Türkiye Belediyesi ve işbilirlik
Türkiye Cumhuriyeti, gündem konuları dikkate alındığında, cumhuriyetten daha çok bir ''belediye'' gibi yönetildiğini akıllara getirmektedir.
Cumhuriyet, halkın yönetimde söz hakkı olarak değerlendirildiğinde, inşaat işleri ve toplum mühendisliği çalışmalarının böylesine ön planda olması, halkın ''gerçek'' takdiri olarak değerlendirilmemelidir.
Halkın, cumhuriyet sisteminden asıl beklentisi, toplum sözleşmesinin yürütülmesi, yargılamanın eşitliği ve yasamanın bu sözleşme maddelerindeki mutabakatı sağlaması olarak anlaşılmalıdır.
Kamu yararı adına, kentlilerin ''apolitik'' bir sistemden beklentisi, konforun sağlanması ve mekansal gereksinimlerin karşılanması şeklinde değerlendirilmektedir. Bu görevi üstlenen kurum, kamu adına harcama yetkisi ve işin denetimini yapan belediyelerdir. Kamunun belediyelerden öncelikli beklentisi, mekansal kalitenin arttırılması ve donatı ihtiyaçlarının karşılanması, harcamanın ise şeffaflığıdır. Kısacası, bugün ülkemizin gündemini meşgul eden inşaat işleri ve projeler, milletin iradesinin yansıdığı bir cumhuriyet yönetiminin programı değildir.
Veya bir başka ifadeyle, İstanbul'da Marmaray'ın inşa edilmiş olması, Hakkarili kardeşimin neyine? Ülke olarak kalkınıyoruz denebilir ama bu ülkenin değil, İstanbul'un kalkınmasıdır. İstanbul'un kalkınmasının yansımaları olur ve bu yansımalar ülkenin dört bir yanına eşit olarak dağılamayabilir. Milletin refahı ve kamunun yararı, sadece tek yönlü bir ''projecilik'' anlayışıyla değerlendirilmemelidir.
İkinci aşama olarak, belediye programı ile yönetilen bir devletin, gerçekten hakkıyla yönetilip yönetilmediği sorgulanmasıdır. Belediyeler, belirtildiği üzere şeffaf harcama yetkisine sahip ve kent mekanının standartlarını arttıran tüzel kişilerdir. Yerel halkın seçimleri ile belirlenen yönetim, her ne kadar siyasi partinin adayının seçilmesi ile sonuçlansada, seçimlerden sonra adayın siyasi kimliği ve adresi ortadan kalkar.
Bu aşamadan sonra, halk için fark ve bölge gözetmeksizin, projelerini gerçekleştirmeye başlar ve kamu yararı önceliklidir. Kamu yararı söz konusu olduğunda, projenin fizibilitesi ve maliyeti ön plana çıkmaktadır. Projenin fizibilitesi, tüm parametrelerin net olarak ortaya konduğu, eşgüdümlü mesleklerarası çalışmanın ürünü, uzun vadede sonucu önceden bilinebilen projenin yapılabilirliğidir. Maliyette, yapılabilirlik analizine paralel olarak hesaplanmalı ve kamunun bu harcamadan bir ''çıkarı-yararı'' olmalıdır.
3.Köprü Projesi'ne odaklanıldığında, yukarıda bahsettiğimiz hususlar yerine, özel sektör yararı ve işbilmemezlik karşımıza çıkmaktadır. Bir belediye gibi yönetilen devlet, bu aşamada belediyenin asıl vizyonu ve misyonunu da yerine getirememektedir. Fizibilite olarak ele alındığında, şehrin doğal kaynakları olan ormanları tahrip edilmektedir ve şehrin gelişimi incelendiğinde, bu köprünün güzergahına doğru şehrin gelişim gösterdiği görülmektedir.
Tahrip olan ormanlık alan, şehrin içilebilir tatlı su rezervlerinin orjinidir. Rüzgar içinde taşınan nemli hava (poyraz-lodos), bu ormanların çatısında sürtünme sebebiyle barındırdıkları suyu bırakır, bu su yoğun ölü yaprakların ve ağaç parçalarının bulunduğu bir ''filtreleme'' sisteminden geçerek zemin sularına karışır, yeraltındaki kanallar vasıtasıyla da çukur arazilerde bu su birikir. Binlerce yılda oluşmuş bu kusursuz sistem, bozulduğu takdir de birkaç yılda kesinlikle onarılamaz. Şehrin bu yeşil alanlara doğru büyümesi değil, sadece köprü güzergahı için kesilen ağaçların bile bu bakımdan ''yanlış'' olduğu anlaşılacaktır.
Maliyet açısından incelersek, 3.Köprü ile mukayeseli analiz yapabileceğimiz bir referansa ihtiyacımız bulunmaktadır. Bu referans, başka ülkelerdeki yapılan proje de olabilir, geçmiş yıllarda ülkemizde gerçekleşmiş bir projede. Bu aşamada, geçmiş yıllarda yine aynı coğrafyada, İstanbul'da gerçekleşmiş bir projeyi değerlendirmek yerinde olacaktır. 1970'li yıllarda tamamlanan Boğaziçi Köprüsü, 39m genişliğinde, 165m yüksekliğinde, 1074m uzunluğunda ve maliyeti 22 milyon $ olan bir projedir. Yapımına başlanan Yavuz Sultan Selim Köprüsü ise 59m genişliğinde, 320m yüksekliğinde, 1408m uzunluğunda ve maliyeti 2.3 milyar $ olan bir projedir. Birbirlerine yapısal oranları bakımından, 3.Köprü, Boğaziçi Köprüsü'nün yaklaşık 2 katıdır.
Tüm bunları bilgi hazinemizde tutarak, maliyetin değişmediği bir parametre üzerinden mukayeseyi gerçekleştirmek doğru olacaktır. Dövizin maliyeti değişebilir ancak, ekmeğin maliyeti sınırlıdır. Ekmek, en temel besin maddesi olarak, birim maliyeti en az değişendir. 1970'li yıllarda 1 $ ile 54 adet 200 gramlık ekmek alınabilirken, bugün 1 $ ile 2.5 adet 200 gramlık ekmek alınabilmektedir. Konuya bu yönüyle baktığımızda, ülkemizin ekonomisinde bir gelişimden söz edilebilir. Ancak, köprü maliyetlerini ''ekmek'' cinsinden hesapladığımızda, 22 milyon $'lık Boğaziçi Köprüsü ile 1.2 milyar adet 200 gramlık ekmek alınırken, 2.3 milyar $'lık 3.Köprü ile yaklaşık 6 milyar adet 200 gramlık ekmek alınmaktadır.
Oransal olarak 3.Köprü'nün, Boğaziçi Köprüsü'nden 2 kat daha büyük olduğunu düşündüğümüzde ki bugün inşaat teknikleri geliştiğinden ve köprü yapımında birim maliyetler 1970'li yıllara göre daha uygun olduğundan bunu söylememeliyiz, yine de bu halde bile 3.Köprü'nün maliyeti 3 milyar adet ekmek olarak karşımıza çıkacaktır ve yine Boğaziçi Köprüsü'nden daha maliyetlidir.
Bu durumda, ekonomik olarak da bu projenin uygun olmadığı ve hayli pahalı olduğu görülmektedir. Maliyet açısından da, fizibilitesi bakımından da, projenin kamu yararı gözükmemektedir.
Sonuç olarak, belediyecilik bakımından bile bakacak olursak, mevcut yerel yönetimin başarılı olduğu asla söz edilemez. Grup toplantılarında bir zamanlar bu halka ekmeğin ''karne'' ile dağıtıldığını söyleyenlerin, ekmek üzerinden yapılan bu hesabı dikkatle incelemesi gerekmektedir. Zira söylendiği gibi karne ile zar zor midemizle buluşan bu ekmeği bile bulamayacağımız zamanların gelebileceği endişesini taşımaktayım. Evdeki hesap çarşıya uymaz ise bırakın ekmeği, su bile içemeyeceğiz...
Azat YALÇIN
Kentsel Koruma ve Yenileme Uzm.
Peyzaj Y.Mimarı
yalcinazat@yahoo.com