Din, İslam ve Laiklik üzerine

Abdullah Gözaydın fatihten@gmail.com


 

Bugün bir gazeteci, "Geliyorum diyen tehlike: Laiklik pompalanıyor, cemaatler bombalanıyor" başlığı altında bir yazı kaleme almış...

"Yaklaşık bir asırdır bu topluma tepeden laik bir devlet, laik bir hayat tarzı, laik bir dünya görüşü dayatıldı!

Devlet, laikler ve devşirmeler tarafından gasp edildi!" diyor...

***

Artık topluma yalan söylemeyi bırakalım...

Laikliğin ne olduğunu insanlara dürüstçe anlatalım...

Tamam Cumhuriyeti'in ilk yıllarında laiklik yanlış uygulandı... Dindar insanlar baskılar gördü... Bu baskıları benim dedelerim de gördü... Çocukluğumuz bu dönemde görülen baskıların hikâyelerini dinlemekle geçti...

Ancak geçmişte yaşanan bu durum laikliği doğru dürüst anlamamıza engel değildir...

Cemaatler bombalanıyor diyor... Cemaatlerin bombalanması lazım zaten... Kur'an'ın emri bu (Enam 159, Rum 32). Niye bu hakikati insanlardan gizliyorsunuz?.. Ayıp değil mi, dahası günah değil mi?.. İslâmda cemaat, tarikat olamaz... Dinen yasak... Bir insan kendisine hocayım, şeyhim diyemez... İslam'da ruhban sınıfı yoktur... Bir insan ben din adamıyım diye ortaya çıkamaz... Bu tâ cehalet dönemlerinden kalma bir ruhban geleneğidir...

Eski şehir toplumları bilindiği üzere aristokratlar, köylüler, ruhbanlar, askerler olarak sınıflara ayrılıyordu... Laik, din adamı sınıfından olmayan, halktan olan demekti...

Yahudilik ve Hristiyanlık dini eski şehir toplumlarında olan bu ruhban geleneğinden kendisini kurtaramadı... Bu durum dinî önderlerin işine de geldi... İnsanlar kendilerine itaat ediyorlardı... İnsanları yönetiyorlardı... Tanrı'nın yer yüzündeki gölgesi olmuşlardı... Dine istediği kuralı koyuyor, istemediği kuralı da dinden çıkarıyorlardı... Dahası âyin yönetiyorlardı... Avrupa'da ise papa insanların babası olmuştu. Kralları aforoz edebiliyordu, insanları dinden çıkarabiliyordu, günahlarını bağışlayabiliyordu. Doğduklarında insanları din adamları kutsuyordu... Din adamı Tanrının yer yüzündeki temsilcisiydi... Mutlak itaat gerekiyordu... Her şeye o karar veriyordu... Her şeyi o biliyordu... Tüm insanlardan üstündü... Masumdu... Günahsızdı... 

İşte Avrupa'da insanların uyanışıyla birlikte bir aydınlanma dönemi yaşandı... Bunun sonucunda din adamının her şeyin uzmanı olamayacağı anlaşıldı... Kimya ilmini kimyayı okuyan bilirdi... Felsefe üzerine çalışmadan felsefe ile ilgili konular hakkında konuşmak, yazmak abesti... Artık kanun çıkarırken din adamının görüşünü almak gereksizdi, zira hukuk kavramı doğmuştu... Hukuku bilimsel açıdan okuyan insanların görüşlerine başvurmak gerekiyordu... Bilim üretmek için de din adamından görüş alınmamalıydı, çünkü o, din dışı konuların uzmanı değildi... Ülke yönetimine de karışmaması gerekiyordu... Böylece Batı'da Sezar'ın hakkı Sezar'a verildi... Laiklik kavramı böyle doğdu...

Gelelim İslâmiyete...

İslâmiyet zaten din adamlarıyla mücadele eder... Peki neden?.. Çünkü kuralları değiştirmeğe kalktıkları için... İnsanları esir almağa, kendilerine bağlamağa çalıştıkları için... Bu yüzden İslâmiyet'te din adamlığı kabul görmez... İslamiyet zaten dünyevî bir dindir... Dünya hayatı ile ahiret hayatını dengeleyen bir orta yol dinidir... Hayatın içindedir... Bilimsel ilerlemeğe karşı değildir... Bu yüzden Abbasiler döneminde kendilerinden önceki dönemlerde yazılan çizilenlere merak ettiler... Eski Yunan bilginlerini bu yüzden önce Müslümanlar keşfettiler... Ön yargısız olarak incelediler, dünyada ne varsa... Müthiş bir aydınlanma oldu İslâm dünyasında...

Ancak bu aydınlanma ile birlikte mistik düşünceler de İslâmiyet'e bulaştı, ardından tasavvuf düşüncesi doğdu...

Bir lokma bir hırka anlayışı İslâm dünyasını geriletmeğe, onu uhrevî bir din hâline getirmeğe başladı... Sonuçta ilk zamanlardaki o haşmetini git gide kaybetmeğe başladı... Batıdaki aydınlanma algılanamadı ve bugünlere gelindi...

Şimdi lâiklik gelmesin deniyor...

Ee, ne gelsin o zaman?..

Lâiklik İslâmın ön gördüğü bir sistemdir... 

Bu ülkeyi Orta Doğudaki gibi her konunun uzmanı şeyhler, hocalar mı yönetsin?..

Ne yapalım yani, yarından tezi yok, bir hocaya, bir şeyhe mi intisap edelim?..

Böylece dinden çıkıp din şeytanlarını mı kendimize mürşit edinelim, ne yapalım?..

Ben kendi adıma "En hakikî mürşit ilimdir" diyorum...

Tek kurtuluşumuzun da lâiklik olduğuna inanıyorum...

Mesut Şen

6 Ağustos 2016

 



 

AÇIKLAMA

EN'ÂM Suresi Âyet - 159 Tefsiri

Bismillâhirrahmânirrahîm

Allahû Tealâ burada aslında bir tek dîn olduğunu, insanların, o dîni ayırdığını ve gruplara ayrıldıklarını söylüyor. Son derece önemli bir konu; bir küçücük kelime farklılığı birçok şeyi yanlış algılamamıza sebebiyet verebilir. Birden fazla dîn hiç olmadı. Allahû Tealâ "onlar" deyince hristiyanları da, musevileri de kastediyor, "onların dînlerini" deyince sanki Hristiyanlık ayrıymış, Yahudilik ayrıymış gibi yani Allahû Tealâ'nın Hz. Musa'ya verdikleri ayrıymış, Hz. İsa'ya verdikleri ayrıymış gibi bir sonuçla karşılaşılıyor. Ancak öyle değildir.

 

Hz. Musa ve ona bağlı olanların da hepsi, herşeyleriyle Allah'a teslim oldular. Hz. İsa ve Hz. İsa'ya bağlı olanlar da ruhlarını, vechlerini, nefslerini, iradelerini Allah'a teslim ettiler. Aynı şeyleri, aynı standartlarda, aynı şeriatle yaşadılar. Daha sonra gelen Peygamber Efendimiz (S.A.V) de sahâbesiyle beraber aynı şeyleri, aynı standartlarda, aynı şeriatle yaşadı.

 

42/ŞÛRÂ-13: Şeraa lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).

Allahû Tealâ bu âyet-i kerimede, bir defa daha açık ve kesin bir şekilde anlatıyor. Bu açıdan âyet son derece önemlidir. İnsanların ayrı ayrı gruplar oluşturduğunu, dîni parça, parça, ayırdıklarını, tefrik ettiklerini ve fırkalara ayrıldıklarını ifade ediyor. (Tefrik etmek, fırkalara, parçalara ayırmak istikametinde kullanılıyor, fırka kelimesi de, tefrik kelimesi de, ferrekû kelimesi de aynı kökten gelmektedir).

 

Öyleyse bir tek dîni insanlar kendilerine göre farklı şekillere sokmuşlardır. Bunu yapanlar ne yazık ki her devirde, insanların çoğudur. Hz. Âdem zamanında da, Hz. Âdem'in oğullarından, torunlarından, torunlarının torunlarından büyük kısmı gene Allah'ın yolunda değillerdi. Hz. Âdem'in ve ona tâbî olan evlâtlarının, torunlarının, bütün dileklerine, temennilerine, hatta ısrarlarına rağmen onların çoğu Allah'ın yoluna girmediler. Allah'ın tek dînini yaşamadılar. Âdem (a.s)'dan bu tarafa kâinatın hiçbir noktasında, hiçbir millet resûlsüz olmamıştır. Kıyâmete kadar da aynı şey olacaktır. Bütün kavimlerde, şu anda yaşadıkları gibi Allah'ın resûlleri yaşayacaktır. Her kavmin içinde, onların kendi dînlerinin içinde, ama o dînin aslını, tek dîni yani Allah'a teslim olmayı yaşayan, kendilerine tâbî olanlara, da Allah'a teslim olmayı yaşatan resûller hep var olacaktır.

 

Rum (31-32) 

Allah'a yönelerek O'na karşı gelmekten sakınınız, namaz kılınız, dinlerinde ayrılığa düşüp fırka fırka olan, her fırkasının da kendisinde bulunanla sevindiği müşriklerden olmayınız.

 

AÇIKLAMA

 

Bismillâhirrahmânirrahîm

Allah'a yönelenler tek bir fırkayı, mü'minleri oluştururlar. Allah'a ulaşmayı dilemeyenlerse, dînde fırkalara ayrılanlardır ve onlar geriye kalan bütün inanç gruplarını oluştururlar. Allah'a ulaşmayı dilemezlerse, takva sahibi olmazlarsa onlar müşriklerden olacaklardır. Şirkte oldukları için gidecekleri yer cehennemdir. 

 

Bugün Allah'a ulaşmayı dilemeyenlerin 72 tane fırkasından bahsedilmektedir. Ama aynı fırkaların içinde Allah'a ulaşmayı dileyen küçük birer azınlık hepsinin içinde mevcuttur. Onlar fırkalara ayrılmayan, takva sahipleridir. Allahû Tealâ sadece iki grup insanın olduğunu ifade etmektedir:

Allah'a ulaşmayı dileyenler, takva sahibi olanlar.

Allah'a ulaşmayı dilemeyenler, takva sahibi olmayanlar.

Allahû Tealâ, Allah'a ulaşmayı dileyip de tek bir fırkada olanları, müşriklerden olmayanları Sebe Suresinde mü'minler olarak anlatmaktadır: 

 

34/SEBE-20: Ve lekad saddaka aleyhim iblîsu zannehu fettebeûhu illâ ferîkan minel mu’minîn(mu’minîne).

Ve andolsun ki iblis, onlar üzerindeki zannını (hedefini) yerine getirdi. Böylece mü’minleri oluşturan bir fırka (Allah’a ulaşmayı dileyenler) hariç, hepsi ona (şeytana) tâbî oldular.

Şûrâ-13 Allah'a yönelmenin Allah'a ulaşmayı dilemek olduğunu ispat etmektedir. 

 

42/ŞÛRÂ-13: Şeraa lekum mined dîni mâ vassâ bihî nûhan vellezî evhaynâ ileyke ve mâ vassaynâ bihî ibrâhîme ve mûsâ ve îsâ, en ekîmûd dîne ve lâ teteferrakû fîhi, kebure alâl muşrikîne mâ ted’ûhum ileyhi, allâhu yectebî ileyhi men yeşâu ve yehdî ileyhi men yunîb(yunîbu).

(Allah) dînde, onunla Hz. Nuh’a vasiyet ettiği (farz kıldığı) şeyi (şeriati); “Dîni ikame edin (ayakta, hayatta tutun) ve onda (dînde) fırkalara ayrılmayın.” diye Hz. İbrâhîm’e, Hz. Musa’ya ve Hz. İsa’ya vasiyet ettiğimiz şeyi Sana da vahyederek, size de şeriat kıldı. Senin onları, kendisine çağırdığın şey (Allah’a ulaşmayı dileme) müşriklere zor geldi. Allah, dilediğini Kendisine seçer ve O’na yöneleni, Kendisine ulaştırır (ruhunu hayatta iken Kendisine ulaştırır).