Hayata dair etkileyici anlatım, BAKMAK VE GÖRMEK
Dün Sarayburnunda yüzmüştüm, İstanbulun pisliğine, çarpık kentleşmesine, Rant dönüşümlerine, Tıkışık yollarındaki eğsoz gazlarına, Sağdan yürümesini 80 yılda öğrenememiş kaldırım çarpışmalarına rağmen temiz kalmış, tertemiz ve soğukça suyu ile bazen nazlı bazen oldukça yoğun akıntısında yüzerek oldukça yorulmuştum.
Eve geldiğimde vakit namazımı kılıp belki yorgunluğumu giderir umuduyla çay demledim, Bahçedeki hamağıma uzanıp tepemdeki ceviz ağacına ve bu yıl meyve vermeye başlayan Karedeniz kokulu siyah üzüm asmasına bakıp hayal kuruyorken dalmışım, kendime geldiğimde çaya koştum, bir büyük fincan doldurup bahçeye çıktım, biraz soğusun diye çayı masada bırakıp tekrar hamağa uzandım, Bu sefer biraz uyumuşum, yatsıyı kılarak salonda kanepeye uzandım bu sefer iyi uyumuşum 04:00 da uyandım ince yağmur damlalarının çıkardığı sesle yağmur geliyor diyerek bahçedeki hamağı toparlayıp eve girdim, ateşin üstünde unuttuğum çayın suyu bitmek üzere, oldukça acılaşmıştır diyerek içmekten vaz geçtim, Bahçedeki bir bir bir yudum almadığım fincanıda dökerek çay hevesim kursağımda kalmış oldu.
Elimi kadıracak halim yok ama Bu gün çektiğim videoların bazılarını Youtuba attım Sabah namazınıda kılarak tekrar uzandım..
O kadar yorulmuşum ki uyandığımda saat 12'yi gösteriyordu.
Yorgunluğum hala var, kahvaltı hazırlayacak halim yok, dünden kalma pirinç plavını alıp Bilgisayarın karşısına oturdum.
Açık bıraktığım bilgisayarımda dünkü Sarayburnunda çektiğim yüzme videolarımın Youtube yüklenmesi tamamlanmıştı. Bunları Facebook'ta paylaşıp duvarıma yapıştırılan paylaşımlara bakıyorum..
Genelde kişisel paylaşımlar, aralarında 15 Temmuz sonrası başlatılan cadı avında muhaliflerin toplandığına dair uyarılar, Aman beni silin hakkımda soruşturma var, Falancayı engelle abi bu hakkında soruşturma yapılan Fetöcüymüş, Abdullah seni hala almadılar mı? sıran gelmedi demekki.......
Alıştık artık bu ukela sendromlara, ispiyon, fitne ve iftira ile sözde davasına, Aslında nemalanmasına hizmet eden aşağılık mahlüklara..
facede devam ediyorum karşıma bir fotoğraf çıktı, Ülkede birçok yerde örneğini gördüğümüz kentsel dönüşüm, Rant dönüşümü uygulamalarının iğrenç bir örneği.
3-5 katlı bir mahalle 1 m2 yeşil alan bırakmadan 25-30 katlı bloklar dikilmiş, Adına kentsel dönüşüm denilmiş. Bütün belediyelerin tercih ettiği rantsal dönüşüm.
Yolsuzluğun Fakir halkın elinden alınan değerli arsaların nasıl ranta dönüştürüldüğünün ibret levhası,
Darbe teşebbüsü nedeniyle yerel haber yapamaz olmuştuk, Bu gün bıraktığım yerden başlıyayım diyorum, Süleymaniyeye giderek oradaki İBB-KİPTAŞ Fatih belediyesi tarafından uygulanan rantsal dönüşümü bir kez daha gözlere sokacak bir haber daha yapayım diyorum
Dünden beri yaşam amacımı sıfırlayan olumsuzluklar tereffuat kaldı gözümde, İnsanların 3-5 nesil yaşadığı semtleri birilerinin Rant uğruna talan edilip Mahalle kültürünün yok edilip mukimlerinin darmadağın edildiği bir vahşi uygulama için binlerce haber makale yaptık, Gene yapmalıyım derken Bir vatandaşımızın Belçika seyahati anıları karşıma çıktı.
Bunu alıntı yaparken Birazda kendi vatanımda çektiğim ızdırıpları sizinle paylaşmak istedim.
Bu güzelim hayatı, kendi ellerimizle nasılda cehenneme çeviriyoruz diye kendimi, milletimi, devletimi sorgulamak istedim.
Bu günden sonra bu tür sosyal paylaşımlara ağırlık vereceğim, İnsanlarımızın yaşadığı travmaları sizlere duyuracağım, Bu daha etkili olur belkide.
KRAL ÇIPLAK DEMEKTEN BIKTIK, ETKİLİ OLMUYOR, ÇÜNKÜ ÇOĞUNLUK ÇIPLAK
Böyle iyi, giyinme derdimiz yok rahat yaşıyoruz diyorlar herhalde.. ya insanlık, merhamet, dostluk, kardeşlik vede ilahi huzurda vereceğimize inandığımız sorgu-hesap günü...... Bunları düşünen kaç kişi kaldık.
Brugge Yağmuru
Tur şirketlerinin paketleyip süsleyerek sunduğu bir tura katılmaktansa kendi rastlantısallığımızın arayışıydı yapmak istediğim. Öncesinde biraz okuyup bilgi almış olsam da beklentiyi düşük tutunca sararmış yaprakları suya değen bir ardıç ağacı görmek gibi küçük detaylar bile insanı mutlu etmeye yetiyordu.
Şehir tüm renkleriyle sonbaharı yaşıyor yağmur durmamacasına inceden yağmayı sürdürüyordu. Ortaçağdaki özellikleriyle korunmuş binalar, ördek ve kuğuların yüzdüğü irili ufaklı kanallarla bölünmüş müze kent görüntüsündeki Brugge sokakları, irili ufaklı çikolata mağazalarından yükselen kakao kokusunun sakinleştirici etkisi altındaydı. Hayli ıslanmış olmamıza karşın tümüyle kendi kurgumuz olan bu geziden herkes memnundu.
- Kaçmam gerekiyordu. Nakliye işiyle uğraşan bir dostumun yardımıyla Brüksel’e geldim. Tümüyle yabancıydım. Dil bilmiyordum, param da yoktu. Orada tutunamayınca bindiğim tren beni bu kente attı. Vatandaşlıktan atılınca bir süre vatansız yaşadım sonra buradaki birkaç tanıdığın yardımıyla göstermelik evlilik yapıp Belçika vatandaşlığı aldım.
- Geldiğinizde ne iş yaptınız? Nasıl tutundunuz bu şehirde?
- Bedenim buradaydı ama beynim ülkemden ayrılamamıştı. Ülkemin insanlarının daha güzel ve insanca yaşaması için mücadele etmiş olmama karşın onlar beni reddetmişti. Anlamakta güçlük çekiyordum. Hiç unutmuyor, yine böyle yağmur yağan bir gündü. Bu barın bulunduğu hanın girişine sığınmış gelen geçene bakıyordum. Burası sosyalist bir ülke değildi ama insanlar mutluydu, her şeyleri vardı. Kimse kimseye karışmıyor, nasıl davranması gerektiğini buyurmuyordu. Yağmurun sürekli yağmasına karşın sokaklarda çamur yoktu. Kabullenmekte zorlandım ama burada o hayal ettiğim insanca ortam fazlasıyla vardı. Bisiklete bineninden kasaları taşıyan işçisine, yol kenarındaki anne ve kıza durup saygıyla yol veren adama kadar herkes birbirine saygıyla davranıyordu. Şehir 500 yıl öncesindeki haliyle duruyor ve herkes onu bu halde tutmak için elbirliği ve özenle çabalıyordu. Öylece bakıyordum. O gün bira kasalarını taşıyacak işçinin gelememesi nedeniyle kasaları taşımaya yardım ettiğim bar sahibi para istememem üzerine yanında işe aldı. Ahbap olduk. Hatta bir süre barda yatıp kalktım.
- Peki ya antikacılık işine nasıl bulaştınız?
- Dil bilmiyordum. Para kazanacak iş ararken insanların yeni eşya alırken eskilerini de çöpe attıklarını gördüm. Özenle kullanıp eski bile sayılmadan attıkları eşyaları onarıp Cumartesi günleri kurulan eskici pazarında satmaya başladım. Kayıp eşya bürolarının zaman zaman sattığı eşyalara da dadandım. Küçük bir depo ve dükkan ile işi büyüttüm. İnsanların terk ettiği eskilerini yeni alıcılar ile buluşturuyor üç beş kazanıyorum. Bu da benim hayatım.
- Siz burayı sevmişsiniz anlaşılan.
- Sokağa atılmış evcil bir hayvan gibi sığınacak yer ararken hiçbir şey beklemeden beni kabul eden bu şehirden başkasını aramayı hiç düşünmedim. Üstelik buraların yağmuru bir garip. Öylesine sessiz sakin yağar ki hiç çamur göremezsin. Ama seni sarar sarmalar bu şehre bağlar. Sen de az ıslanmamışsın dikkat et, Brugge Zot gibi bu şehir de seni çarpmasın.
İkinci birayı da hızla yudumladı. “Biralar benden, tartışma istemiyorum. Buradaysan Cumartesi günü köprünün kenarındaki eskici pazarına beklerim” diyerek barmene ödeme yapıp çıktı gitti. Kısa kış günlerindeydik ve hava hızla kararıyordu.
img_3056
Cumartesi günü araya sora eskici pazarını ve bizim ihtiyarın tezgahını buldum. Beni görünce yüzü aydınlandı. İnceden yağmayı sürdüren yağmura karşın Pazar yeri kalabalık görünüyordu. Tezgahta antika porselen ve cam eşyalar yanı sıra bronz heykeller ve yine antika sayılabilecek çeşitli kişisel eşyalar göze çarpıyordu. Bir süre pazarı gezip yanına döndüğümde fotoğrafını çekmek istedim izin vermedi. Ertesi gün İstanbul’a döneceğimi bir isteğinin olup olmadığını sordum. Tezgahın altından çıkardığı tozlu eski çantayı açıp içindeki çoğu sararmış siyah beyaz fotoğraf ve günlük benzeri tutulmuş notları gösterdi sonra çantayı bana uzattı.
- Bu sahipsiz çantayı 4-5 yıldır saklıyorum. Kayıp eşya bürosundan gelenlerin arasındaydı. Sanırım trende unutulmuştu. Gördüğün gibi içinde tanımadığım bilmediğim bir hayata dair izler var. Üstelik resimler hep İstanbul’da çekilmiş. Dahası tutulan günlük ve notlar da Türkçe ve oradaki bir hayatı anlatıyor.
- Ne yapmamı istiyorsun?
- Normalde içindekileri atıp çantayı elden geçirip satmam gerekiyordu ama yapamadım. İçinde yarım kalmış kocaman bir hayat olan bu çantaya bakınca kendi hayatımı gördüm. Yaşadıklarımdan geriye kalan görüntüler ve notlar olan sahipsiz bir çanta gibi hissettim kendimi. Üstelik geride bıraktıklarımla ilgili elimde ne bir fotoğraf ne de anı olabilecek not var. Çantayı kaybeden için durumun ne kadar acı verici olabileceğini en iyi ben bilirim diye düşündüm. Bazı adres ve isimlerden yola çıkıp çantayı sahibine ulaştırmaya yardımcı olmanı istiyorum.
- İyi de farz et ki buldum çantanın sahibini. Ne diyeceğim ona?
- Hele bir çanta vatanına ulaşsın, diyeceğini o zaman düşünürsün.
Çantayı elime tutuşturduktan sonra “Brugge yağmuru ile ilgili söylediklerimi hatırlarsan daha fazla ıslanmadan uzaklaş buralardan, hadi git artık” dedi. Kaçamağımız kısa sürdü tatil anılarımız ve o eski çanta ile İstanbul’a döndük. Notlarda yazan isimlerden çantanın sahibini ulaşmayı henüz başaramadım. Arayışım sürüyor. Ancak çanta ülkesine, geri döndü. Sahibine de ulaşıp eksik kalan hayatı tamamlayacağı günü bekliyor. O güne kadar bir köşede öylece duruyor. Laf aramızda halinden pek şikayetçi de görünmüyor, hani.
Mehmet Uhri
Cuma, Ocak 28th, 2011
DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ