AKŞEMSEDDÎN HAZRETLERİNİN VEFATI 15 OCAK 1460 -2 -
İstanbul’un fethi ve Akşemseddîn: Fâtih Sultan Mehmed Hân, muhteşem ordusu ile İstanbul’u fethe çıktığında, Akşemseddîn, Akbıyık Sultan, Molla Fenârî, Molla Gürânî, Şeyh Sinân gibi meşhûr âlimler ve velîler, talebeleriyle birlikte orduya katılmışlardı. Orduya katılan Aydınoğlu, Karamanoğlu Kuvvetleri gibi gönüllü birlikler, İstanbul’un fethedilmesinin, bütün Türk-İslâm alemince mukaddes bir gaye kabûl edildiğini dile getiriyordu. Bilhassa talebeleriyle birlikte orduya katılan Akşemseddîn hazretleri ve diğer âlim ve evliyâ zâtlar, ayrı bir şevk ve azîm veriyorlardı. Fâtih Sultan Mehmed Hân, İstanbul önlerinde ordugâhını kurduktan sonra, düşmana önce İslâmı tebliğ etti. İslâmiyetin emri olan husûsları bildirdi.
Fakat, Bizanslılardan red cevâbı aldı. Bunun üzerine İstanbul’u kuşatmaya başladı. Bu arada Akşemseddîn’den, devamlı ve ısrarla bilgi ve işâret istiyordu. Kuşatma sırasında Fâtih Sultan Mehmed Hân, Veliyüddîn Ahmed Paşa’yı Akşemseddîn’e göndererek; “Şeyhe sor, kal’a fetholunacak ve düşmana karşı muzaffer olacak mıyız?” dedi. Buna Akşemseddîn hazretleri şöyle cevap verdi: “Ümmet-i Muhammed’den bu kadar müslüman ve gaziler bir kâfir kal’asına müteveccih oldu (Hücum etti). İnşâallahü teâlâ fetholur.” Fâtih Sultan Mehmed Hân, umûmî cevapla yetinmeyip, Veliyyüddîn Ahmed Paşa’yı tekrar Akşemseddîn’e gönderip; “Vaktini ta’yin etsin” dedi. Akşemseddîn murâkabeye daldı. (Başını eğip, Allahü teâlâya yalvardı.) Mübârek yüzü terledi.
Sonra başını kaldırarak; “İşbu senenin Rabî’ul-Âhır ayının yirminci günü, seher vaktinde, sıdk-u himmetle filân cânibden (taraftan) yürüyüş (hücum) etsinler! Olgün feth ola!... Kostantiniyye, sedâ-i ezan ile dola...” dedi. Bunun üzerine Fâtih Sultan Mehmed Hân, gerekli hazırlığı yaptırmaya başladı. Bu sırada Baltaoğlu Süleymân Paşa, Cenevizliler ile yaptığı deniz savaşında mağlup olmuştu. İstanbul üzerine yapılan ba’zı hücumlardan da henüz netice alınamamıştı. Bu hâdiselerin fetih işini engelleyebileceğini gözönüne alan Akşemseddîn hazretleri, Fâtih Sultan Mehmed Hân’a bir mektûp yazdı. Bu mektûbunda, Cenevizliler ile yapılan deniz savaşında mağlub olma sebeplerine dikkati çekip, bir tahlil yaptıktan ve cihâda teşvik ettikden sonra, mektûbuna şöyle devam etmiştir, “İmdi; Kul tedbir alır, Allahü teâlâ takdîr eder kaziyesi (delîli) sabittir. Hüküm Allahü teâlânındır. Velâkin Kul, elinden geldiği kadar gayret göstermekte kusur etmemeli.
Resûlullahın ve Eshâbının sünneti budur. Ve dahî melâletle (gamlanarak) biraz Kur’ân okuyup yatmak vâki oldu. Şükür Allahü teâlâya, envai vecihle lütüflar idüb beşaretler (müjdeler) oldu ki; çok zamandır anın misli olmadıydı. Tesellî-i tam hâsıl oldu. Ve bu sözleri söylediğimiz, hazretinize fudul kelâm addolunmaya!.. Sevdiğimizdendir hazretinizi.” Akşemseddîn hazretleri böylece İstanbul’un fethi için açılan cihâdın idâresi hakkında gerekli tavsiyelerde bulunarak, yeni müjdeler veriyordu. Fâtih Sultan Mehmed Hân da, ordusunun başında gece-gündüz devamlı bulunarak, İstanbul önlerinde hücum için gereken hazırlıklarla meşgûl oluyor, önceden hazırladığı harp plânlarını birer birer tatbik ediyordu. Mücâhid ordusunun arasında bulunan büyük âlimler ve evliyâ zâtlar, nusret-i ilâhînin (Allahü teâlânın yardımının) gelmesi için devamlı duâ ve niyaz ediyorlardı. Artık İstanbul üzerine hücum etmeye her yönden elverişli olan bahar mevsimi de girmiş
bulunuyordu. Edirne’den yola çıkarılan büyük ve ağır silâhların (topların), İstanbul civarına taşınması tamamlanmıştı. Muhteşem taarruz için gerekli keşifler yapılmıştı. Haliç’in, savunma yönünden Bizanslılar için mühim bir yer olduğu biliniyordu. Zincirlerin gerilerek Haliç’in kapatılması sebebiyle, Osmanlı donanması için mühim bir mania ortaya çıkıyordu. Bunu yerinde gören Fâtih Sultan Mehmed Hân, gemilerini, karadan kızaklar üzerinde kaydırarak yürütüp Haliç’e indirmişti. Bu harikulade işi başardıktan sonra, sür’atle fethe yaklaşan Fâtih Sultan Mehmed Hân, ordusunun son durumunu tekrar gözden geçirmişti. Birbuçuk aydan fazla bir zaman devam eden kuşatmayı neticeye ulaştırmak istiyordu. Bunun için yirmialtı Mayıs’ı yirmiyedi Mayıs’a bağlayan günün gecesi, büyük bir harp meclisi kurdu. Bütün komutanları ve orduya ma’neviyat verme bakımından fevkalâde te’sîrli olan âlimleri ve evliyâ zâtları da’vet edip, bu mecliste toplamıştı. Bu mecliste iki fikir ortaya çıkmıştı. Biri; kuşatmaya devam ederek, İstanbul’u fethetmek. Diğer görüş; Bizanslılar tarafından yapılan sulh teklifini kabûl etmek.
Akşemseddîn, Molla Gürânî, Zağanos ve Şehâbeddîn paşalar, kuşatmaya devam edip, fethi gerçekleştirmeyi istiyorlardı. Çandarlı Halîl Paşa ve arkadaşları ise, ikinci görüşü tercih etmişlerdi. Akşemseddîn hazretleri, hocası Hâcı Bayram-ı Velî’nin kendisine İstanbul’u fethedecek olan ve hadîs-i şerîfte “Ne güzel emirdir...” buyurularak vasfedilen sultan ile beraber bulunacağına dâir verdiği müjdeyi biliyor ve buna göre hareket ediyordu. Toplanan büyük harp meclisinden, cihâda devam etme kararı çıkmıştı. Bunun üzerine Fâtih Sultân Mehmed Hân, ordusunda son hücum hazırlığını başlattı. Son emirlerini verip, askerlerinin fethi gerçekleştirmek için gösterecekleri gayret ve hizmetlerin nasıl değerlendirileceğini de sözlerine ilâve ettikten sonra şöyle dedi: “Şimdi size emirlerim şudur Herkes kendi alayına ve çadırına gidip yemek yesin ve istirahat etsin. Emriniz altında bulunanlara tenbîhatımızı bildiriniz. Yarın sabah kalkarak, herkes kendi mevkiinde muntazam bir şekilde safları tertîb etsin ve şu tertîbimiz, ağyara (başkalarına) asla teşerruh etmesin (bildirilmesin).”
Fâtih Sultan Mehmed Hân, bu emirlerini verdikten sonra gerekli olan bütün maddî ve ma’nevî hizmetleri yerine getirmeye çalıştı. Hocası Akşemseddîn’e; “Bana bir duâ ta’lim et (öğret) okuyacağım” dedi. Bunun üzerine Akşemseddîn; “Duân, söyleyeceğin söz; “Yâ Fakîh Ahmed” olsun. Fakih Ahmed’den himmet taleb eyle!... Tazarru ve niyaz eyle” dedi. Fâtih Sultan Mehmed Hân, hocası Akşemseddîn’in bu tavsiyesini yerine getirerek, İstanbul surlarına doğru yoğun bir hücuma geçti. Bu hücum sırasında hocası Akşemseddîn’i yanına da’vet edip, gelmesini istedi. Akşemseddîn ise, bu sırada talebelerine: “Benim üzerime hiç kimse getirmeyesiz!... (Yanıma hiç kimseyi sokmayınız)” diyerek, tek başına çadırına girip, kapıları iyice kapattırmıştı.
Fâtih Sultan Mehmed Hân, haber gönderdiği hâlde Akşemseddînin gelmemesi üzerine, derhâl Akşemseddîn’in bulunduğu çadıra gitti. Çadırın her tarafı iyice kapatılmıştı. Fâtih Sultan Mehmed Hân çadıra yaklaşıp, hançerini çıkardı. Hançerle çadırdan biraz keserek, içerisinin görülebileceği kadar bir delik açtı. İçeri baktı ki, hocası Akşemseddîn hazretleri kuru toprak üzerinde secdeye kapanmış, başından sarığı düşmüş, ak saçı ve ak sakalı nûr gibi parlamaktaydı. Ak saçını ve ak sakalını toprağa sürüp, saçını sakalını toprak içinde bırakmıştı. Bu hâli ile İstanbul’un fethinin gerçekleşmesi için Allahü teâlâya yalvarıp duâ ediyor, ağlayıp gözyaşı döküyordu. Gözyaşları, secdeye kapandığı toprak üzerine dökülüp, bir sofra kadar yer ıslatmıştı. Fâtih Sultan Mehmed Hân, hocası Akşemseddîn’in Allahü teâlâya yalvarıp, duâ etmekte olduğu bu yüksek hâlini görünce, doğruca tekrar yerine döndü. Kal’aya baktı gördü ki, İslâm askeri hisara hücum etmiş, önlerinde ak abalar giyinmiş bir grup insan hisara girdiler, arkalarından askeri İslâm girdi ve böylece İstanbul’un fethi gerçekleşti.
Akşemseddîn, fetih ordusu İstanbul’a girdikten sonra, İslâmiyetin harp ile ilgili hukukunun gözetilmesi husûsunu genç pâdişâha tekrar hatırlattı. Buna uygun hareket edilmesini bildirdi.
Fetih ordusu İstanbul’a giriyordu. Pâdişâh beyaz bir ata binmişti. Çok sevdiği hocası Akşemseddîn de yanındaydı. Yerli halk yolları doldurmuştu. Fâtih Sultan Mehmed Hân çok genç olduğu için, herkes Akşemseddîn’i pâdişâh sanıyordu. Ona, demet demet çiçek veriyorlardı. Akşemseddîn genç pâdişâhı göstererek; “Sultan Mehmed ben değilim, odur” dedi. Sultan Mehmed de; “Gidiniz, yine ona gidiniz. Sultan Mehmed benim, ama o benim hocamdır. Şehrin ma’nevî fâtihidir” dedi.
Fâtih Sultan Mehmed Hân İstanbul’u fethedip, İstanbul’a girdikten sonra, hocası Akşemseddîn üç gün gözden kayboldu. Fâtih Sultan Mehmet Hân, aradı bulamadı. Üç gün sonra, Edirnekapı yakınlarında virane bir yerde ibâdetle meşgûl bir hâlde buldular. O zamandan beri bu yere, onun ismine izafeten “Akşemseddîn” mahallesi denildi. Fâtih Sultan Mehmed Hân, fethin üçüncü günü Ayasofya’ya gidip, orayı câmiye çevirdi. Ayasofyayı câmiye çevirmesi, Bizanslılar ile yapılan bir anlaşmaya bağlanmıştı. Burada ilk hutbeyi, hocası Akşemseddîn’e okutturdu. Zaferden sonra gazilere, ganîmetten hisseleri dağıtıldı. Okmeydanında bir zafer alayı tertiplenmişti. Orada Akşemseddîn de vardı. Ganîmet dağıtımı işi bitince, Akşemseddîn gazilere bir konuşma yaptı. Bu Konuşmasında şöyle dedi: “Ey gaziler, bilin, agâh olun ki; cümleniz hakkında, âhır zaman Peygamberi ol Server-i kâinat; “Ne güzel askerdir onlar” buyurmuştur. İnşâallah cümlemiz affedilmişiz. Fakat gazâ malını isrâf etmeyip, İstanbul içinde hayr-ü hasenâta sarf ve pâdişâhımıza itaat ve muhabbet ediniz.” Bu konuşmasından sonra, Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın başına iki çatal ablak sorguç takıp; “Pâdişâhım, bütün Âl-i Osman’ın âb-ı rûyu oldun. Hemen mücâhid-i fî sebilillah ol!..” diyerek, Gülbank-i Muhammedi çekmiştir.
Akşemseddîn hazretlerine; “İstanbul’un fethedileceği zamanı nasıl bildin?” diye sorulunca, şöyle cevap verdi; “Kardeşim Hızır ile, ilm-i ledünniyye üzere İstanbul’un fetih vaktini çıkarmıştık. Kale fethedildiği gün Hızır’ı gördüm, yanında evliyâdan bir cemâatle hisara girdiler. Kale fetholunduktan sonra da, Hızır kardeşimi kalenin üzerine çıkmış oturur hâlde gördüm.”
İstanbul’un fethi sırasında, hocası Akşemseddîn’in duâsını alıp emirlerine uyan Fâtih Sultan Mehmed Hân, fetihden sonra hocası Akşemseddîn’e, fethe başladığı sırada, “Yâ Fakîh Ahmed” diyerek Fakîh Ahmed’den himmet taleb etmesini söylediğini hatırlatarak; “Fakîh Ahmed kimdir ki; tazarru ve niyaz eyledim? (himmetini istedim?) Allahü teâlâyı tazarru etmiş olsa idim evlâ değil mi idi? diyerek, sebebini sordu. Hocası Akşemseddîn bu suâle; “Ol hıynde (o sırada) Fakîh Ahmed kutb, sâhib-i tasarruf idi” cevâbını vererek, Allahü teâlânın yardımını, onun vasıtasıyla ve onun bereketi ile gönderdiğini ve onun da himmet ettiğini söylemiştir. Akşemseddîn hazretlerinin “Fakîh Ahmed” dediği kendisi idi. Fakat tevâzuunun çokluğundan şöhretten kaçıp, kendisini gizleyerek böyle işâretli konuşmuş, gayet ârifane tavır takınmış olduğu rivâyet edilmiştir.
Fâtih Sultan Mehmed Hân İstanbul’u feth edince, öylesine sevinip şad olmuştu ki, hiçbir zaman böyle sevinmemişti. Bu sevincini şöyle dile getirmiştir “Bu ferah ki bende görürsiz, bu kal’anün fethine sevinür sanman, Akşemseddîn benim zamanımda oldığına sevinürin.”
İstanbul’un fethinde, daha önce vefât etmiş olan evliyâ zâtlar ve o zaman yaşamakta olan evliyâ zâtlar himmet edip yardımda bulunmuşlardır. Meselâ; o zaman Buhârâ, Taşkend’de bulunan ve zamanın en büyük evliyâsı, insanların rehberi olan Ubeydüllah-i Ahrâr hazretleri, İstanbul’un fethi sırasında sokakta giderken, ansızın atını istedi. Talebeleri ile Semerkand’ın dışına çıktı. Onlardan ayrılıp, çok zaman sonra talebelerinin yanına döndü. “Türk Sultânı Muhammed Hân (Fâtih), kâfirlerle harp ediyordu. Onun yardımına gittim. Allahü teâlânın izni ile gâlib geldi” dedi. Fâtih, İstanbul’u bu sûretle fethetti.
İstanbul’un fethinden sonra, Fâtih Sultan Mehmed Hân, hocasını ziyârete gitmişti. Sohbet esnasında; “Muhterem hocam! Elhamdülillah büyük yardımlarınızla İstanbul’u fethettik. Artık beni talebeliğe (dervişliğe) kabûl buyurmanızı istirhâm ediyorum” dedi. Akşemseddîn hazretleri buyurdu ki: “Sultânım, sen bizim tattığımız lezzeti tadacak olursan, saltanata bırakırsın. Devlet işlerini tam yapamazsın. Dîn-i İslâmı yayma işi yarım kalır. Müslümanların rahat ve huzûr içinde yaşıyabilmeleri için, devletin ayakta kalması şarttır. Talebelikle padişahlığın bir arada yürütülmesi çok güçtür. Seni talebeliğe kabûl edersem, düzen bozulabilir, halkımız perişan olabilir. Bunun vebali büyüktür. Allahü teâlânın gazâbına ma’rûz kalabiliriz.” Böylece, teklifini reddetti. Bunun üzerine Fâtih Sultan Mehmed Hân, hocasına ikibin altın hediye etmek istemiş ise de, bunu da kabûl etmedi.
Fetih’den sonra bir gece, Fâtih Sultan Mehmed Hân, Akşemseddîn hazretlerinin ziyâretine gitti. Fâtih Sultan Mehmed Hân, Sohbet sırasında bir ara Akşemseddîn’e; “Hocam! Eshâb-ı Kirâmın büyüklerinden, Mihmandâr-ı Resûlullah olan Ebû Eyyûb-i Ensâri’nin mübârek kabrinin İstanbul surlarına yakın bir yerde olduğunu târih kitaplarından okudum. Yerinin bulunması ve bilinmesini bilhassa rica ederim” dedi. O zaman Akşemseddîn hemen; “Şu karşı yakadaki tepenin eteğinde bir nûr görüyorum. Orada olmalıdır” cevâbını verdi. Derhâl pâdişâhla oraya gittiler. Akşemseddîn hazretleri, orada bulunan çınar dallarından iki dal aldı. Birini bir tarafa, diğerini az öteye dikti ve buyurdu ki: “Bu iki dal arası, Mihmandâr-ı Resûlullah’ın kabridir.”
Bundan sonra, tekrar kaldıkları yere döndüler. Fâtih Sultan Mehmed Hân, Akşemseddîn’in söylediğine inandıysa da, hiç şüphesi kalmasın istiyordu. O gece silâhdârına; “Gidin, Akşemseddîn’in diktiği çınar dallarının ortasına şu yüzüğümü (mührü) gömün ve o dalları yirmişer adım güney tarafına çekin” dedi. Sabah olunca Sultan Fâtih, Akşemseddîn’den, hazret-i Hâlid’in kabrinin yerini tekrar ta’yin etmesini rica etti. Oraya gittiler Akşemseddîn, silahdârın diktiği dalların olduğu yere hiç bakmayarak, doğruca gidip kabrin olduğu yerde durdu ve; “Dalların yeri değiştirilmiş, hazret-i Hâlid’in kabri burasıdır” dedi ve sonra silâhdâr ağasına hitaben; “Sultân hazretlerinin mührünü çıkarın ve kendisine teslim edin” dedi. Akşemseddîn hazretleri, silâhdâr ağanın gizlice gömdüğü pâdişâhın yüzüğünün de orada olduğunu kerâmetiyle anlamıştı.
Bunun üzerine Fâtih Sultan Mehmed Hân, Akşemseddîn’e; “Kalbimde şu ânda hiç şüphe kalmadı. Ama tam inanmam için bir alâmet daha gösterir misiniz?” dediğinde, Akşemseddîn: “Kabrin baş tarafından bir metre kazılınca, üzerinde “Bu Hâlid bin Zeyd’in kabridir” yazılı bir taş vardır” dedi. Kazdılar, Akşemseddîn’in dediği gibi çıktı. Bu hâli gören Sultan Fatih’in vücudunu bir titreme aldı. Neredeyse yerlere kapanacaktı. Sonra o hâl üzerinden kalkınca, Fâtih; “İstanbul’un fethine sevindiğimden ziyâde, böyle ehl-i keşf ve kerâmet sahibi olan Akşemseddîn’in maiyetinde bulunmak iftihar vesilemdir” dedi. Silâhtar ağa Akşemseddîn’e, “Emrederseniz çınar dallarını kabrin baş ve ayak ucuna dikeyim” deyince: “O dallar da orada senin hâtıran olsun” buyurup, gönlünü aldı. Böylece orası da gezilmekten, basılmaktan korunmuş oldu. Şimdi orada büyük çınarlar ve su vardır.
Fâtih Sultan Mehmed Hân, Ebû Eyyûb Ensârî’nin kabri şerîfinin üzerine bir türbe ve Akşemseddîn ile talebelerine mahsûs odalar, bir de câmi-i şerîf bina ettirdi. Akşemseddîn’den orada oturmalarını rica etti ise de. Akşemseddîn, pâdişâhın bu teklifini kabûl etmeyerek, memleketi olan Göynük’e döndü ve vefatına kadar orada kaldı.
KAYNAK Ertuğrul Ocağı
DEVAMI İÇİN TIKLAYINIZ