AKŞEMSEDDÎN HAZRETLERİNİN VEFATI 15 OCAK 1460 (3)
Menkıbeleri: Birgün Şeyh Akşemseddîn’e yemesi için bir tabak pilav getirdiler. Akşemseddîn elini pilava uzatmadı. Orada bulunanlar; “Buyurun yiyelim” dediler. Akşemseddîn hazretleri; “Bu pilav, burada oturanların nasîbi değildir. Nasıl yiyebiliriz?” dedi. Oradakilerden birisi; “Niçin nasîb olmasın?” dedi ve Besmele çekip elini pilava azattı. O esnada, kapı çalındı ve bir fakir, “Allah rızâsı için bir sadaka” diye seslendi. Şeyh Akşemseddîn hemen; “Pilavı sahibine verin” dedi. Pilavı o fakire verdiler.
Bir cinni, Akşemseddîn hazretlerine çok büyük bir muhabbet besledi Şeyhden habersiz, kedi sûretine girerek onun evine gitti. Orada günlerce kaldı. Bir gece Akşemseddîn yattığında, kedi sûretine giren cin ocağın kıyısında oturuyordu. O sıra kapının arkasından, garip bir eda ile birisi kediyi çağırdı. Kedi, ona kapıyı açmadan cevap verdi. O, kediye; “Kapıyı aç içeri gireyim, çok acıktım, yemek yiyeyim” dedi. Kedi ona; “Şeyh kapıyı, Besmele çekerek kapattı. Kapı açılmaz. Senin yiyeceğin yemek de burada yoktur” dedi. Akşemseddîn’in evinde hazır köfte vardı. Dışardakinin ısrârı üzerine, kedi köfteyi kapının aralığından dışarıya uzattı ve; “Bununla karnını doyur” dedi. Akşemseddîn hazretleri bu durumu gördü. Fakat kediye birşey demedi Ertesi gün sabah namazından sonra, Akşemseddîn, gece işittiği garip eda ile kediye seslendi Kedi şaşırarak, hemen Şeyh’in yanına geldi Akşemseddîn, kediye; “İnsan ile cinninin devamlı olarak bir yerde bulunması güçtür. Evimden git. Sık sık gelme” dedi. Cin çıkıp gitti. Ara sıra gelir, Şeyh’i ziyâret ederdi.
Akşemseddîn Göynük’te iken, bir kız çocuğu gece vakti sokağa çıkmıştı. O esnada cinnllerin toplantısı vardı. Kızı alıp bir keçiye bindirdiler.
Göynük’ün üst kısmındaki Hisar dağında oynayıp gezmeye başladılar. Derken sabah ezanı okundu, horozlar öttü. Bunun üzerine cinnîler dağıldı. O kızcağız da sarp bir yerde kaldı. Sabahleyin, babası kızı aramaya başladı ve o sarp yerde buldu. O kız başına gelenleri anlattı. Fakat kızın iki gözü kör olmuştu. Her ne yaptılarsa, derdine deva olmadı. Birgün o kızcağız pencerede otururken, yanında talebeleri olduğu halde Akşemseddîn hazretleri oradan geçiyordu. Allahü teâlâ, onun bereketine kızcağızın gözlerine bir nûr ihsân etti. Kız annesine ve babasına; “Anneciğim, babacığım! Gözlerim açıldı; Şeyhi gördüm. Onun alemini gördüm” diye çağırdı. Herkes merakla üstüne üşüştüler ve gözlerinin gördüğünü anladılar.
Talebesi Şeyh Mısırlıoğlu Abdürrahîm şöyle anlatır: “İstanbul fetholunmadan önce, hocam Akşemseddîn ile Edirne’ye gitmiştik. Sultan Murad Hân’ın kadıaskeri Süleymân Çelebi hasta idi. Bizi saraya da’vet ettiler. Sultanın tabibleri, Süleymân Çelebi’nin etrâfında, ona ilâç vermekle meşgûl idiler. Hocam tabiblere; “Bunun hastalığı nedir?” diye sordu. Onlar; “Şu hastalıktır” diye cevap verdiler. Hocam; “Buna “Sersem” ilacı yapmak lâzımdır” buyurdu. Tabibler, bunun hastalığı o değildir. Sen yine de ilâcını ver” dediler. Ben tabiblerin öyle demelerine hayret ettim. Çünkü, ben hocamın, hastanın hâline tam vâkıf olmadığını zannetmiştim. Hocam, divitle kalem istedi. Onları getirince, reçete yazdı, istediklerini getirdiler. Onlardan bir ilâç yaptı ve Süleymân Çelebi’ye verdi. Aradan kısa bir zaman geçmişti ki, Süleymân Çelebi’de sıhhat alâmetleri belirdi, iyi oldu.”
Akşemseddîn hazretleri bir beldeye giderken, yolda birisiyle arkadaş oldu. Yol arkadaşı çok güzel bir ata binmişti. Şeyh Akşemseddîn’in kalbinden; “Şu ata ben de binsem” diye geçti. Sonra bu düşünce hemen kalbinden silindi. Bu sefer yol arkadaşının kalbinden, atı Akşemseddîn hazretlerine hediye etmek geçti. Derhâl o atı Akşemseddîn hazretlerine hediye etti. Oğlu Sa’dullah Çelebi; “Bunun hikmeti nedir?” diye sordu. O da; “Ben ibâdetlerimi sâdece Allahü teâlânın rızâsı için yaparım. Bundan dolayı, dünyâ bana hizmet eder” buyurdu.
Şeyh Akşemseddîn, İstanbul’un fethinden önce, Ebegümeci ismi verilen bir bitkinin tohumunu, talebelerine ve kendisini sevenlere çok miktarda toplattırdı, İstanbul feth edilince, o tohumları etrâfa serpti. Bunun hikmetini soranlara; “Kıyâmete yakın kanlı büyük bir savaş olsa gerek. O savaş zamanında, kıtlık ve kuraklık olur. O senelerde ot, buğday, arpa gibi şeyler yetişmez. Ebegümeci otu ise, kuraklıkta yetişir. O kıtlığa karşı hazırlıklı olmak için, Ebegümeci tohumunu çok miktarda saklamıştım, İstanbul’un fethinde, kardeşim Hızır aleyhisselâma kıtlığın ne zaman olacağını sorduğumda; “O kıtlığa siz erişemezsiniz” dedi. Ondan dolayı o tohumları serptim” dedi.
Akşemseddîn’in hocası Hacı Bayram-ı Velî’nin vefâtı yaklaştığı sırada, talebelerine; “Benim namazımı Akşemseddîn kıldırsın ve cenâzemi yıkasın. Benim bu vasıyyetimi ona iletirsiniz” dedi. Hâcı Bayram-ı Velî vefât ettiği zaman, Akşemseddîn orada değildi. Nerede olduğunu da kimse bilmiyordu. Talebeler ve Hâcı Bayram-ı Velî’nin yakınları, merak ve hayret içinde kaldılar. Ba’zı kimseler; “Hacı Bayram-ı Velî’nin bu sözü, ölüm hâlinde söylenen sözlerdendir. Buna pek i’tibâr edilmez” dediler. Kararsız bir halde idiler. O esnada; “Akşemseddîn geliyor” diye bir ses işittiler. Halk Akşemseddîn’i karşılamaya çıktı. Durumu anlattılar. O da vasıyyet üzerine namazı kıldırdıktan sonra, Hacı Bayram-ı Velî’nin cenâzesini defn etti. İşler bittikten sonra Hâcı Bayram-ı Velî’nin borcunu sordu. Doksanbin akçe olduğu ortaya çıktı. Akşemseddîn hazretleri bu borcun otuzbin akçesini kendi üzerine aldı. Kalan borcu da Hâcı Bayram-ı Velî’nin diğer yakınları ve dostları üzerlerine aldılar. Akşemseddîn, üzerine aldığı otuzbin akçenin yirmidokuz binini ödedi. Geriye bin akçe kaldı. Alacaklı, Akşemseddîn’e gelerek borcunu vermesini istedi. Şeyh Akşemseddîn ona; “Birkaç gün müsâade et” dediyse de, bir faydası olmadı. O kimse sert bir lisanla alacağını istedi. Akşemseddîn, o kimseyi içeri da’vet etti. Evin önünde bir bahçe vardı. O kimseye; “Bahçeye gir, alacağın bin akçeyi al. Fazlasını alma” dedi.
O kimse, bundan sonraki durumunu şöyle anlatıyor “Bahçeye girdim. Bahçenin içinde yassı yapraklı bir ot vardı. Her yaprağın üzerinde bir akçe vardı. O otta o kadar çok yaprak vardı ki, sayısını ancak Allahü teâlâ bilir. Onun yapraklarından bin akçe topladım. Fakat yaprakların üzerinden bir akçenin eksilmemiş olduğunu gördüm. O bahçenin içi akçe ile doluydu. Bu hali görünce, hayret içinde kaldım. Dışarı çıkıp, o bin akçeyi Akşemseddîn’in Önüne koydum. “Bu akçeleri size bağışladım” dedim, yalvardım ve özür diledim. Fakat Şeyh, o bin akçeyi kabûl etmedi.”
Akşemseddîn hazretleri, seyahatleri esnasında nerede akşam olursa orada yatardı. Göynük’e yerleşmeden otuz yıl önce, seyahat esnasında yolu Göynük’e uğradı. Bir akşam üstü, Göl özü adlı yere vardı. Bir su kenarında, çimenlik biryerde sabaha kadar ibâdet etti. O esnada gönlü o yere meyil etmişti. Aradan otuz yıl geçtikten sonra, yerleşmek için Göynük’e gitti. Birgün bir kişi gelip, Akşemseddîn’e bir miktar mülk bağışladı. Akşemseddîn hazretleri o yerin üzerine gelince, tebessüm etti. “Niçin tebessüm ettiniz?” diye sordular. O da; “Otuz sene kadar önce seyahat ederken, yolum buraya düşmüştü. Görünce gönlüm buraya meyil etmişti. Gönlümden geçen bu arzu, otuz yıl sonra gerçekleşti. Onu hatırladım da, onun için tebessüm ettim” diye cevap verdi.
Akşemseddîn hazretleri, İstanbul’dan Göynük’e dönüsünden bir sene sonra bir taraftan âhıret hazırlığı yaparken, bir taraftan da küçük oğlu Hamîdullah’ın ilim ve terbiyesi ile meşgûl oluyordu. “Bu küçük oğlum yetim, zelîl kalır; yoksa, bu zahmeti çok dünyâdan göçerdim” derdi. Birgün hanımı dedi ki: “Göçerdim dersin, yine göçmezsin?” Bunun üzerine; “Göçeyim” deyip, mescide girdi. Akrabasını ve evlâdını topladı. Vasıyyetini yaptı, Helâlleşti, veda eyledi. Yâsîn-i şerîfi okumaya başladı. Sünnet üzere yatıp, temiz rûhunu teslim etti.
Akşemseddîn hazretleri “Maddet-ül-hayât” adlı eserinde şöyle buyurdu: “Hastalıkların insanlarda teker teker peyda olduğunu sanmak hatâdır. Hastalık, insandan insana bulaşma sûretiyle geçer. Bu bulaşma ise, gözle görülemeyecek kadar küçük, fakat canlı tohumlar vasıtasıyla olur.” Böylece, ayrıca bir Türk hekimi olan Akşemseddîn tarafından, bundan beşyüz yıl evvel mikrop teorisi ortaya kondu. Pasteur, aynı neticeye, hem de teknik âletler elinde iken, Akşemseddîn’den dörtyüz yıl sonra varabilmiştir. Buna rağmen mikrop teorisi, yanlış olarak Pasteur’e mâledilmiştir.
Akşemseddîn hazretlerinin yazmış olduğu eserler şunlardır: 1-Risâlet-ün-nûriyye, 2-Def u metâin, 3-Risâle-i Zikrullah, 4-Risâle-i Şerh-i Ahvâl-i Hâcı Bayram-ı Velî, 5-Telhîsü Def-i Metâin, 6-Makamât-ı Evliyâ, 7-Maddet-ül-hayât, 8-Nasîhatnâme-i Akşemseddîn.