Güzel bir Balat hikayesi
BENİMKİ UZUN BİR ÖZÜR MEKTUBU... ÖYLE BAŞLADI
Drim ırmağına benzettiğim Menekşe ırmağının kenarında bir yandan Termosta çay içiyor öte yandan -Muhacir alışkanlığı- kahvaltıyı ucuza getirmeye çalışıyoruz diye düşünün.
Hoca’nım yeni başladığı İnstagram için fotoğraf çekmeye başladı, fotoğraf altı yazıları için benden yardım istiyor.
Bu günkü sohbetimizde başrol oyuncularından olan Kardeşim Süleyman da ödevlerini bana yaptırmaya çalışırdı. “Magma tabakasının içinde neler var?” sorusuna “Elmas –Altın” deyip, kaldığım yerden uykuma devam etmek isterdim.
Eski ve güzel bir roman olan Piedra ırmağına atıfta bulunup “Menekşe Irmağının Kıyısında Oturdum Ağladım” yaz diyorum, bu güne kadar bu kadar çok yorum gelmediğini söylüyor.
İroni diline alışık olmayan yakınları -kenarda gülücük olduğu halde- bin bir endişe içinde… Neden sonra kahvaltı bitip Sema Özkılıç ile iletişime geçtiğimizde ilginç şeyler anlatıyor.
İstanbul’a beş yaşında geldiği halde içindeki Prizren aşkı halen sürmekte. İstanbul’a altı aylık gelen eşi Rüştü ağabey bile benzeri şekilde Prizren’e özlem duyarmış.
Rİfat eniştem İstanbul’a gelip iş tutturamayınca tekrar geri dönmüş. O süre içinde bir evlatları olmuş ama o zaman ki sağlık koşulları… Maalesef.
Aile tekrar İstanbul’a gelme kararı aldıklarında Prizrenli ebe Emine Koro Rüştü ağabeyi İstanbul’da doğmuş gibi göstermiş.
Bu konulara nereden geldik bilmiyorum ama aidiyet duygusu üzerinden bir konuya girdik sanırım. Bir itiraf da bu kısımda var sanıyorum.
BAŞKA BİRİYLE İLİŞKİ KURUYORKEN ASLINDA KENDİNLE KURUYORSUN.
Yıllar yıllar evveldi Çağan Irmak’ın “Dedemin İnsanları” filminde altı çizilen bir sahne var önümüzde. Balat Tamburacı Sokağında dört katlı cumbalı Rum Evinde –babamı da sayarsak-bir futbol takımı kuracak kadar erkeğiz ancak anne öğretileri neticesi-nasıl söylesem biraz ‘hanım evladı’ gibi kalıyoruz mahalleye göre…
O zamanlar “havuzlu kahve” denilen eski Haliç Kahvesini işleten Parlak Fikret ağabeyin İtalyan artistlerine benzeyen sevgili eşi çocuklarına “size sataşan olursa beni çağırın birlikte dövelim” derken, sevgili annem -Arnavut atalarının genetik haritasından icatlar çıkarıp- ”Bir yanağınıza vurana diğerini çevirin” demekte.
Haliç Kahvesinde sotaya yattık, bir üst katta Derneği bulunan Prizrenlileri ve muhitin bıçkın delikanlılarını mukayese etme imkânı buluyoruz.
Haliç kulübündekilere göre –ki başkan ve Antrenör Arnavut kökenli-sonraki yıllarda Prizren’den gelenler Balat’a uyum sağlayamamış, sabahtan akşama bir bardak çiçekle-Ihlamur-kahveyi meşgul eden insanlar. Yutkunuyoruz.
Filmde dede yeni geldikleri muhitte torununa “Buranın çocuklarına uyma” diyerek nasihat veriyor, torun da haklı olarak “Dede ben sizin gibi olamam, burada onlarla birlikte yaşayacağım” dediğinde yıllar öncesine ışınlanıyorum.
Balat’ın çocukları ellerinde meşale ile Anemas Zindanlarına dalıyor, Tekfur Sarayının kırık dökük taşlarına güvenip kendilerini Ulubatlı Hasan filan zannediyorlar.
Tamam, peşlerine takılıp benzeri şeyleri biz de yapıyoruz ama “sonrasında rüyalarımıza giriyor” diyorum size.
BAKMADAN GÖREMEZSİN GÖRMEDEN BİLEMESİN
Bir itirafta bu kısımda yapmak gerekirse Çağan Irmak’ın ‘Dedemin İnsanları’ filminde yer alan çocuğa benzer bir tercihle buralılar gibi olmaya karar veriyor, Fethi Amcamdan geçen genetik özellikle futbol topundan başka bir şey görmüyorum bir süreliğine.
Mahallede Cevdet Başar ve Kumcu Kenan örneği güzel ağabeyler Mesut ve beni destekliyor Hızır Çavuş takımında forma vereceklerini söylediklerinde helecan yapıyoruz.
Neden sonra ‘Prizrenliler Derneği futbol takımı’ kuruluyor, Zani ve Büşray ağabeylerin el vermesiyle orada daha öz güvenli oynuyorum sanki. Aradan yıllar geçiyor, askerlik sonrası -kısa sürede evlendiğim için-hem kahve alışkanlığından hem de futboldan uzak yıllarım geçiyor.
23 yaş sonrası ‘sinema-tiyatro’ derken “Maslov İhtiyaçlar Piramidi” gelip dayatıyor.
-“Erkekler 23 ve 39 yaşları arasında yalnızca ailelerinin istikballeri için çalışırlar” demiş A.Maslov.
‘Kırk Yaş Sendromu’ denilen süreçte içimden gelen bir ses “Güneş Kum ve Deniz Bizim Büyük Çaresizliğimiz” demeye başlıyor, daha çok kırlarda bayırlarda dağlarda dere kenarlarında filan.
İlk başta bunu boğa burcu olmama bağlasam da Şar Dağın çok güzel bir fotoğrafını gördüğümde düşüyor Jeton. Benzeri şekilde tek başıma Uludağ’a teleferikle çıkıp ya da Yalova Termal-Çınarcık arasındaki yüksek tepelerde mutlu oluşum tesadüf değilmiş demek ki…
Anne ve babamın doğduğu, Şar Peyniri ve Prizren sucuğu ile karın doyurduğu memleketleriyle aramda bir bağ olduğunu hissetmeye başlıyorum. Sema Özkılıç ve Zekije Gushi yardımcı oluyorlar sonrasında.
Erhan Çipa