IŞIĞA GEL
Şimdiki gençler pek bilmezler, biz gençliğimizde Büyükçekmece Körfezi’nde gece lüfer avına açılırken piknik tüpüne lüks lamba takardık, balık ışığa gelsin diye. Kömürlü mangalımız da olurdu elbette sandalımızda.
Günümüzde ne lüks lambalı aydınlatma kaldı ne de oltaya gelen lüfer. Yapılan zamansız ve kaçak avlanma nedeniyle daha çinakopken yok edildiğinden sarıkanat bile olamıyor, kofana ise artık ansiklopedik bilgi.
Antalya falezlerini aydınlatma projesinin yeniden gündeme geldiğini hatta ihaleye çıkıldığını duyunca gençlik anılarımı hatırladım.
Daha önceki belediye başkanları da niyetlenmiş ancak yapılmamıştı. Eski ANAP'lı sonradan CHP'li olan şimdiki Başkan Muhittin Bey'de soyunmuş Antalya merkezine turist getirme işine. Falezleri aydınlatıp pavyona çevirdik mi iş tamam, Tophane çay bahçesine turist yağacakmış.
A, benim divane kardeşim. Turist balık mıdır ki ışığa gelsin?
Falezleri ışıklandırırsanız dibindeki mağaralarda yaşayan ve nesli tükenmekte olan Akdeniz fokları gider, falezlerde yuva yapan dünyanın en hızlı kuşu gökdoğanlar gider, kaya kırlangıçları gider, yalı çapkınları gider. Onlar giderse tabiat da gider.
Tabiatın gittiği yerdense güzel kardeşim, bırak fazlasının gelmesini, olan turist de gider.
Antalya kent merkezinde yaşayan herkes şehrin içine turist gelmemesinden şikayetçi. Minibüs şoföründen belediye başkanına varana kadar. Antalya'ya uçak dolusu turist gelmeye başlayalı 35 yılı geçti, lakin II. Attalos heykelini görmeye gelen yok.
Çünkü, çözüm konusunda dişe dokunur iş yapan yok. Antalya kent merkezine turist gelmez mi, elbette gelir. Gelir gelmesine de yapılması gereken işler dişe değil, zülfü yare dokunacağından yapan yok. Bu yüzden eylem yapmak yerine kamuoyunu oyalamak, iş yapıyormuş görünmek için temcit pilavı gibi "falezleri aydınlatalım" lafı sürülüyor ortaya.
1989 yılından beri Antalya'da yaşayan, Antalya ve çevresi başta olmak üzere ülkemizde ve Kıbrıs'ta yüz binin üzerinde turizm yatağının yapılmasına işletilmesine fikir ve emek koymuş bir mühendis olarak zülfü yare ben dokunayım.
Şehrin merkezinden, kale içinden başlayalım düzeltmeye. Gelin, kale içini çarşı olmaktan kurtaralım. Elli sene önce bu kadar dükkan mı vardı kale içinde? O haline dönelim. Kale içi şehir halkının yaşadığı yer olsun yine. On evden yedi tanesinde bizler yaşayalım, pansiyona çevrilmiş üç tanesinde gelen turistler konaklasın. Şehir içindeki otellerde, buradaki pansiyonlarda kalan turistler kale içi sokaklarında tezgahtarlar tarafından iteklenmeden kollarından çekilmeden dolaşıp tadını çıkarabilsinler. Tezgahtarlar da haklı, bu kadar çok dükkan olunca müşteri kapma yarışına giriyorlar haliyle, çakma ürün satmak için.
Balbey Mahallesi’ni de imar planı değişiklikleriyle Bahçelievler ve Deniz mahalleleri gibi belediye meclisindekilerin yakınlarına ait bitişik nizamlı girişi 5,5 mt. kotlu mağaza üstü altı kat apartmanlarla doldurmayalım. Orası da yüz yıl önceki haliyle yaşayan canlı bir mahalle olsun, yasemin kokan sokaklarında gezilecek. Şehrin mimarları sanatçıları buraya yerleşseler, evleri atölyeleri Balbey Mahallesi’nde olsa cazibe yaratmaz mı? Dünyada hiç böyle mahalle var mı? Dokusunu korumuşu çok ama estetik ve sanat yuvası olmuşu yok.
Antalya'da yapılacak çok iş var, dokunulacak da zülfü yare. Bir başka makalede devam ederim dokunmaya.
Işık, falezlerde led aydınlatmayla değil, güzel sanatlarla harmanlanmış yaşam kültürüyle yakılırsa ancak o zaman turistler gelir ışığa...
31.03.2021 - M. Şevket Atalay