AYNI SEMTİN ÇOCUKLARI

Misafir Yazar fatihten@gmail.com

Aklımın erdiği günden itibaren, penceremden, dışarıyı izlerken gördüklerim, dışarı çıkarıldığımda duyduklarım, hafızama kazınmaya başlandı. Yıllar geçse de hafıza denilen bellekte anılar asla silinmiyor. Silmek istediğinde de bunu başarabilmek çok zor, belki de bana öyle geliyor. Unutmak gibi sorunum hiç olmadı, olamadı. Acısıyla, tatlısıyla tüm yaşamım hafızamda ki arşiv çekmecelerinde yerini aldı; gün gün, ay ay, yıl yıl, önem sırasına göre. 



İstanbul da doğduğum söyleniyor; o büyük şehirde. Yaşadığım çocukluk diğer çocuklarınkine benzemiyordu, bundan eminim. Bebekliğimin çocukluğumdan daha iyi olduğu kanısındayım. Çünkü dört yaşıma kadar ev de tek çocuk idim; ta ki otuz ağustos bin dokuz yüz altmış üç yılına kadar.

O gün bir erkek kardeşim dünya ya gelmişti ve sonradan anlamlandırabildiğim cümle söylenir olmuştu, “artık senin pabucun dama atıldı”. Hatırladığım, o gün, kundak içinde gelen sarı bir varlık. Tüm ilgi odağı o idi. Ve kâbus gibi üzerime çöktü. İşte ben o günlerden itibaren kardeşimi hiç sevemedim. Tüm çocukluk çabam, damdan bir gün pabucumu alabilme çabası ile geçti. Ama nafile. Sonra da iklimler geçti ve pabucum orada çürüdü gitti. Bir daha da ayağıma giyemedim. Ayaklarım hala çıplak üzerinden kırk sekiz yıl geçmesine rağmen. Bunca yıl geçse de gerçek böyle, onun için “biz” hiç kardeş olamadık. 



Fener’de çok büyük bir evde oturuyoruz, içinde at koştur. O kadar çok penceresi var ki annem hep dert yanardı, temizlik konusunda. Ben en çok Vodina caddesine bakan pencereyi seviyorum, o benim pencerem; o pencereden hayatı seyrediyorum, hayatı öğreniyorum.

O pencere beni dış dünya ya bağlayan tek aralık. Oynamadan o pencereden bakarak öğrendim çelik çomak, yakar top, dokuztaş, körebe, istop, dekman, mısır koçanı savaşı ve saklambaç oyunlarını. Nasıl da imrenerek bakardım sokakta oynayan çocuklara, aralarında olsam en az ben de onlar kadar iyi oynardım, bu çocuk oyunlarını; öyle dikkatli izlerdim ki, her bir kuralı, her bir inceliği hafızama kazınmıştı ama sokağa çıkmam yasaktı; ailem öyle istiyordu, akılları sıra beni kötü şeylerden koruyorlardı.

Onu için bebekliğim çocukluğumdan iyi geçmiştir diyorum. Başında bembeyaz iğne oyalı tülbentti, üzerinde Sümerbank basması elbisesi mis gibi köy sabunu kokuyor, burnumu göğsüne yaslayıp içime çekiyorum kokusunu, sırtından yaz kış çıkartmadığı hırkası ile babaannem, penceremden dışarıyı seyrediyoruz; berjer koltuğunda oturmuş, kucağında ben, pastırma yazı dedikleri ılık bir ekim günü. Annem ortalıkta yok, merak ediyorum, o kocaman evin içinde dolap beygiri gibi dört dönüp annemi arıyorum.

Yatak odasına girdiğimde şok yaşıyorum. “O” annemin kucağında, memesini emiyor. “Ondan kurtulmalıyım” diye aklımdan geçiriyorum. Annem bana böyle şeyler yapmadı diye düşünüyorum; çocukluk işte. Sonradan öğreniyorum ki annemin memelerini altı ay kadar emmişim; annemin süt dolu pamuk memelerini. Meme emişim o korkunç ses ve sarsıntı ile son buluyor. O gün, Fener de dinamit fabrikasında kaza sonucu bir patlama oluyor, patlamanın sesi bir yandan, şiddetli sarsıntısı öte yandan, bu olay memeden kesilmeme neden oluyor; çok korkmuşum.

Zaten memesinin birini neredeyse hiç emmemişim. Sütten şişermiş, sancı ateş yaparmış anneme, pompayla çekerlermiş anasütü mü, rahatlarmış annem. Neden emmediğim de zeki doktorum tarafından anlaşılıyor. Annemin her iki memesinden ayrı kaplara süt alınıyor, yapılan tahlil sonucunda da bir memenin tatlı süt, diğerinin de tuzlu süt ürettiği tespit ediliyor. Eh ben de sürekli emme hakkımı tatlı süt üreten memeden yana kullanıyorum. Yani acısıyla tatlısıyla o patlamaya kadar memelerinin kokusunu alıyorum ama yeterli zaman değil kokusunu hafızama kaydetmek.

Başımı önüme eğip babaannemin yanına dönüyorum, annemin arkamdan seslenmesine rağmen. Alnımı cama dayayıp dışarıyı seyrederken, ondan nasıl kurtulurum(?)un hesaplarını yapıyorum. Hangi ay, hangi gün hatırlamıyorum ama artık onu odasında yalnız bırakıyor, ev işleri ile haşır neşir. Babaannem koltuğunda yine uyuklarken, yavaşça mutfağa doğru gidiyorum, çekmeceden bir bıçak alıp soluğu onun yanında alıyorum. Uyuyor. Uzunca bir süre baktıktan sonra, minicik karyolasına iyice yaklaşıyorum, bıçağı sımsıkı tuttuğum elimi hızla havaya kaldırıyorum ve bekliyorum. Yavaşça elimi indiriyorum. Gözlerim o anda havada ki elime takılıyor, kapkara bir böcek, karafatma mı(?) desem, akrep mi(?) desem bilmiyorum? Elimi tırmalıyor. Birden irkilip elimi onun üzerinden hızla çekiyorum. Eminim gözlerim fal taşı gibi açık ve öylece kalakalıyorum.

Babaannemin sesi ile elimden bıçak düşüyor. Babaannem beni kucakladığı gibi pencereden baktığımız odaya götürüyor, yüzüne baktığımda da ağladığını görüyorum. “Sen benim ilk göz ağrımsın” diyor ve bıçağı mutfağa götürüyor. Babaannem hep diz ağrılarından söz eder dururdu. İlk göz ağrısı olmak babaanneme acı çektirmek anlamına mı geliyor acaba, diye düşündüm durdum yıllarca. Bu bir daha konuşulmadı ve aramızda bir sır olarak kaldı. Nur içinde yatsın, şimdi Feriköy mezarlığında dedemin ayakucunda yatıyor; bu sırrımızla beraber, ama şimdi sır olmaktan çıkıyor, affet babaannem. Bu itirafı yazmaya karar verdiğimde, o semtin çocuklarından biri olmuş muydum(?) acaba diye düşünüyorum. Hayır, olmamıştım. Eğer olsaydım, ben şimdi fener de olurdum.

Öyle bir semt ki kendinden olanı asla bırakmaz. Tutku mu dur orada olmak? Hayır, değil. Peki, nedir(?) dendiğinde de, cevabı yok gibi ama orada bir süre de olsa ömür geçiren zaman zaman Fener’e gitmeden duramaz, belli aralıklarla ben de fenere giderim. Oradaki insanlar la, arkadaşlar la kahve önlerinde, meyhaneler de geçmiş günleri konuşur, yâd ederiz. Penceremin önünde dışarıyı seyrederken, babaannemin parmaklarının saçlarımın içinde gezindiğini hissediyorum. Beni artık hiç yalnız bırakmıyor. Birbirimize öylesine bağlanmışız ki… Günler gelip geçiyor. Yaşadıklarım, gördüklerim daha da akılda kalıcı hale geliyor. Bir yaş daha büyümek, o yıllarda bana ne kattı, bilmiyorum? Ama bugün düşündüğümde o yaşların çok önemli olduğunu anlamış durumdayım.

Beşli, altılı yaşlarda sorgulamalar, karşılaştırmalar başlıyor. Dinlediklerin gördüklerin unutulmamak üzere bellekteki arşiv çekmecelerinde yerini alıyor. Zamanı geldiğinde, naftalin kokulu çekmeceleri bir bir açıp, ya tebessüm edersin, ya ağlarsın ya da kendine yol çizmek için feyiz alırsın. Hayat tecrübesinin ilk temelleri orada atılıyor; bu ben de böyle oldu. Birden bire dönüp babaanneme soruyorum, “Ben niye sokağa çıkmıyorum?” o da bana anlayamadığım bir şekilde uzun uzun anlatıyor. Gözlerimle vodina caddesinde ki yaşamı izlerken babamın elli dokuz Playmouth marka gri, damalı arabasını görüyorum, “babam geldi” diye bağırıyorum.

Babaannem de “şimdi bıraksam babanın yanına gidebilir misin?” diye soruyor. Ben de “evet” diye bağırıyorum. Arkamdan “yavaş” diye bağırsa da merdivenleri üçer beşer atlayıp, sokağa doğru koşuyorum. Tembihliyim, hiçbir çocukla konuşmadan doğru evin karşısındaki kahveye, babamın yanına gideceğim. Uzun bir yaz günü olsa gerek, herkes işinden çıkmış, kahve de toplanmaya başlamışlar. Tahta sandalyeler sokakta, birer birer dolmaya başlıyor. Konuşmalar gülüşmeler ardı ardına. Ben tedirgin bir şekilde yaklaşıyorum. İstiyorum ki babam beni kucağına alsın, kahveciye “oğluma bir gazoz ver” diye seslensin, tıpkı dedem gibi.

Yok, öyle bir sipariş. Yok! Yerine “sen neden sokağa çıktın” diye azar var. Birden duruyorum, başım önüme eğik, ilk defa, babaannem tarafından, babam kahve de diye yanına gönderiliyorum, karşılaştığım duruma bak. Gözlerim doluyor, başımı kaldıramıyorum, korkudan mı, utancımdan mı bilemiyorum? Yabancı bir ses geliyor kulağıma “İbrahim ağabey çocuğa bir gazoz, bize de çay gönder” diye sesleniyor, kahvenin açık penceresinden içeriye doğru. Sese doğru baktığımda, tamirci Turgut amcanın o gülümseyen çakır gözlerinle karşılaşıyorum, ben de gülümsüyorum, beni kucağına alıyor. Kahveci İbrahim sesleniyor “yılmaz Bakan okey e dördüncü lazım, gel” diyor.

Babam beni bırakıp okey masasının başına gidiyor. Ben o kalabalıkta yapayalnız kalıyorum; kumara giderken de “üstünü kirletme” diye ikaz ediyor ve ben de kumar nefreti o an da başlıyor. O andan itibaren de kumardan ve kumar oynayandan nefret etmişimdir. Gazozumu içerken, konuşmaları dinliyor, anlamaya çalışıyorum. Ne kadar da çok konuşuyorlar(?) hiç alışık olmadığım durum. Çünkü bizim evde çok konuşulmaz; konuşursan “sus” denir. Bana “sen anlamazsın” derler. Soru sorarsın, tatmin edici cevap alamazsın, bilgi edinemezsin. Saat geç oldu ki, Turgut amca babama sesleniyor “Ömer Lütfi’yi eve götür” diye.

O da masanın başından kalkmadan sesleniyor “nasıl geldiyse öyle gitsin” sözüm ona ceza verecek. Turgut amca babama, o kendine has sertlik te bakıp, okkalı bir küfür sallayıp, beni evin kapısına kadar getirip “doğru yukarı çık, camdan, geldim Turgut amca” diye seslen diyor ve gülümsüyor, elime parıldayan bir yirmi beş kuruş bırakıyor, şaşırıyorum. Ben küçücük adımlarımla üçüncü kata çıkarken, Turgut amcanın bana seslen deyişi aklımdan uçup gidiyor. Parmaklarımın ucunda yükselip zile basmaya çalışırken, kapı açılıyor, babaannem “nerede baban?” diyor, ben de “gelmedi” diyorum, “Allah ıslah etsin” diyor, ama babam hiç ıslah olmadı.

İçeri giriyorum annem yine onunla ilgileniyor, cevap alamadığı sorular, konuşmalar, o da bakıp gülüyor. Hâlbuki bana sorsa, bana konuşsa, neler söylerim ona, neler. Altı temizlenirken mutlu şekilde durmadan gülüyor anlamsız sesler çıkartıyor, şeytan diyor ki git odanın ortasına yap. Yok, yapmam, çünkü sonrasında dayak var, daha önceden biliyorum. Akıllandım artık. Koşarak dedemin kucağına atlıyorum. Hiç farkında değilim sol elim sımsıkı kapalı, “aç elini bakim” diyor dedem, açamıyorum. Çünkü bana dedem tarafından öğretilen, aile haricinde kimseden bir şey almayacaksın. Bu bir emirdir ve asla karşı gelinmez.

Ben elimi açma açmama arasında gidip gelirken, kapı çalıyor, koşarak kapıya gidiyorum, babaannem benden önce davranmış, kapıyı açıyor. Turgut amca karşımızda, nefes nefese, onu görünce babaannemin arkasına saklanıyorum. “Ömer Lütfi’yi merak ettim, seslenecekti, seslenmedi” diyor. Annem, dedem, amcam hepsi kapıda Turgut amcayla konuşup, teşekkür edip uğurlarken ben de kaçacak delik aramalıyım. Dedem pamuk elleriyle, ensemden tutup beni odasına götürüyor, korkuyorum, “aç bakim elini” diyor, hâlâ unutmamış. Açıyorum, pas parlak yirmi beş kuruş terli avucumun içinde parlıyor.

- Kim verdi?

- Turgut amca.

-Neden aldın?

- ?

- Ben sana kimseden bir şey almayacaksın demedim mi?

- ?

- Neden aldın?

- Bilmem.

- Bir daha alma!

- Almam.

- Söz mü?

- Söz.

- Aferin torunuma.

Diyor, kahvede neler olduğunu soruyor. Dedemin kıymetlisiyim, onun adını taşıyorum, bana seslenirken beni nasıl sevdiğini anlayabiliyorum, otoriter bir adamın sevinç saçan gözlerini benden başkası göremiyor, beni ne kadar da çok seviyor; Fener’li Ömer Lütfi Usta. Onu mezarına koyarken, kendim girdim o mezara sanki ağlayarak toprak attım üstüne. Eve dönüp babaanneme “babişko merak etme kendi ellerimle koydum yerine” dedim birlikte ağladık.

İkisi de birbirini o kadar çok seviyorlardı ki babaannem hasretine dayanamayıp ardından kısa bir süre sonra öldü. Dedem karısını o kadar çok seviyordu ki, karısı hastalandığında, acele hastaneye gitmek gerekirse elbiseleriyle, ayakkabılarıyla başucunda beklerken koltukta veya yatağında öylece uyurdu. Dedem öldüğünde elli yılı aşkın bir süre aynı yastığa baş koymuşlar, asla birbirlerini kıracak tek bir laf söylememişler, saygıyla sevgiyle geçen elli küsur yılda onları hep çocukları üzmüş; babam ayrı bir dert, amcam başka bir dert, hem de ne dert, babaannemin bir göğsü kanser teşhisi ile alınmasına, dedemin kanserden ölmesine sebep olacak kadar.

Babaannemin ağzına “Adam”, dedemin ağzına “Karı” kelimesi o kadar çok yakışıyordu ki, hiç kimse yadırgamazdı. Birbirlerine “Adam” “Karı” diye seslenirler, köyden gelen alışkanlıklarıyla. Şimdi ne “Adam” var hayatımda ne de “karı” nur içinde yatsınlar, Allah gani gani rahmet eylesin her ikisine de. Şimdi babam dedemin mezarında, onu da ben koydum mezarına, kulağına da “dedem senin hakkından şimdi gelir, bakalım ne yapacaksın öbür tarafta” diye fısıldadım. Amcam hala yaşıyor birkaç saat önce hatır sormak için aradım kolunu kırmış öylece yatarmış evinde, artık bayağı yaşlanmış bu satırları yazarken seksen üç yaşında idi. Artık o da öldüğünde herhalde babaannemin yanına gömülür, o da göğüs aldırmanın hesabını orada annesine verir. O akşam kahvede olanların hepsini dedeme anlattım; sözümü kesmeden dinledi. Babaannem, annem (kucağında o), amcam konuşmamızı dinliyor.

Dedem babaanneme dönüyor, “bu çocuğu her gün parka götüreceksin, dükkâna getireceksin, gezdireceksin” diyor. Bu da bir emir, aksi olamaz ve ben ertesi günden itibaren Fener semtinin dünyası ile tanışıyorum. Yemeğe babamsız oturuyoruz. Herkes sessiz, dedem radyodan ajansı (haberler) dinliyor, saatler geçiyor. Herkes yatağına gidiyorken, kapı açılıp babam içeri girdiğinde dedemin sesi gürlüyor “Yılmaz buraya gel.” Babam tıpış tıpış dedemin odasına doğru giderken, başımı kaldırıp ona gülümsüyorum. O anlamıyor, o gülüş biraz sonra işiteceği azarın mutluluğundan geliyor. Ben uykuya dalana kadar dedem hiç susmadı, babam da hiç konuşmadı, hep sustu.

Ertesi gün babaannem beni bir güzel giydirip, saçlarımı limon suyu (o yılların saç jölesi; limon suyu) ile şekillendirip, elimden tuttuğu gibi sokağa çıkardı. Camcı yokuşunu inip sağa döndük, esnafın ilgisi üzerimizde. Yeşil köşe şekercisi Cemal amca babaannemin izniyle akide şekeri verdi, kardeşi de “bir daha ki sefer de şeker benden” deyip başımı okşadı.

İyi günler dedik, Rum bakkal kardeşler dönüşümüzde beklediklerini söylerlerken, gülümseyerek babaannemi başları ile selamladılar. Perdeleri kapalı fener meyhanesinin önünden geçerken babamın ağız kokusunu hatırladım, ekmek fırınının önünden geçerken buram buram kokan sıcak ekmek kokusu ardımızda bizimle geldi. Tekel bayii Remzi amca kırmızı yamalı yüzüyle “Ömer Lütfi mi bu Mürvet hanım” deyip “inşallah dedesi gibi büyük adam olur” temennisinde bulunurken küçücük penceresinden bana bisküvi uzatıyordu, babaannem para vermek istese de almadı, “yine uğrayın Ömer Lütfi” diye seslendi. Karşımızdan kapkara kıyafetler içerisinde gelen sakallı adamları görünce durdum, ilk defa görüyordum onları. Babaannem hemen açıkladı onlar papaz, onlar ezan okuyan hocalar gibi din adamı ama patrikhanede duruyorlar, Rumlara Yunanlılara dua ettiriyorlar dediyse de zaten hiçbir şey anlamamıştım,.

Yanımızdan geçerlerken en yaşlıları kalimera Mürvet Hanım dedi, ayaküstü sohbet ettiler, başımı okşayan papaz bana rengârenk kâğıda sarılı kurdele ile bağlanmış yumurta şeklinde çukulata verdi papazların aksanlı, bozuk Türkçeleri de hoşuma gitmiş gülüyordum. Papaz dedeme selam göndererek otobüs durağına doğru ilerledi. Biz de ilk sola döndük. Karşımda Fener vapur iskelesi, solunda Yorgo’nun kahvesi, önümde Fener çocuk parkı, benden mutlusu yok. Parka doğru ilerliyorum babaannem “olmaz” diyor, “önce dedenin dükkânına gidelim, ona hayırlı işler dileyelim” diyor. Hemen sağa dönüyoruz Abdülezel paşa caddesi, sağdan dördüncü iki katlı binanın alt’ı dedemin torna atölyesi. İçeri giriyoruz, dedem tornasının başında, tertemiz mavi önlüğü üzerinde kollarında siyah kollukları var, her zaman ki gibi kravatı boynunda, tornasının başında çalışıyor. Amcam la Laz Kenan ağabey presler de çalışıyor, ortada bir makine kendi kendine dönüyor, altındaki fıçıya konserve anahtarı döküyor. Şaşırıyorum gürültü, motor sesi, preslerin sesleri birbirine karışıyor.

Dedem kalın siyah çerçeveli gözlüklerinin üstünden bakarak gülümsüyor, “hoş geldin Ömer Lütfi” diyor, gözlerinin içi gülüyor dedemin. Amcam bize dönerek bana laf atıyor. Dedem “Sıtkı önüne bak yine koparacaksın bir parmağını daha” diyor. Amcam daha önce dikkatsizliğinden sağ elinin işaret parmağını presin altında kopartmış. O an atölyenin sesi beni ürkütse de, o dükkân da öğrendiklerim, gördüklerim zanaatkârlık yönümü çok geliştirmiştir. Dedemin kucağında dışarı çıktık. Beni öptü yere bıraktı. Bozuk para cüzdanından para çıkarırken “yirmi beş kuruşu ne yaptın” dedi. “Sakladım” dedim. “Aferin” dedi. Beş tane on kuruşu avucuma bıraktı. Şaşkınlıkla paralara bakarken, bir yandan da dedemi dinliyorum. “Şimdi babaannenle parka gideceksin.

Orada güzelce oyna, babaannen galetacıyı çağıracak. İki tane galeta isteyeceksin, bu paralardan iki tanesini galetacıya vereceksin. Sonra Yorgo’nun kahvesine gideceksiniz, dışarıda oturun. Yorgo sana sorduğunda iki tane gazoz isteyeceksin, kalan üç tane parayı da ona vereceksin.” Gülümseyerek “tamam” diyorum. Hayatımda ilk defa para harcayacağım. Park ta kendimi kaybettim, ilk salıncağa binişim, ilk tahterevalli ile gökyüzüne ulaşma çabam, ilk defa özgürce kum’a dokunmak ve farkına varmadan ilk böylesine kirlenmek. Çok mutluyum, çok. Gaaleetaaa diye ses duyunca kendime geliyorum, önünde para önlüğü, kolunda galeta dolu hasır sepeti ile bize doğru yaklaşıyor. Babaannem sesleniyor galetacıya, ben cebimden iki para çıkartıp adama veriyorum. Adam sepetinden iki upuzun galeta alıyor bana uzatıyor, şaşırıyorum, neredeyse benim boyumdalar.

Babaannem üstümü, başımı öylesine temizleyip doğru Yorgo’nun kahvesine gidiyoruz. Yorgo amca, kahvenin sigara dumanından nikotin sarısına dönüşmüş, kalın beyaz kaşları, gür beyaz saçları, gülümseyen sinekkaydı traşlı yüzüyle (toprağı bol olsun) bizi kapıda karşılıyor, omzundaki rengi dönmüş havlu ile iki sandalyenin tozunu alıyor, hemen içeri gidip içinde su ve büyük buz kalıpları olan fıçıdan kendi imalatı gazozlarda iki tane alıp geliyor, aynı havlu ile suyunu kurulayıp kapaklarını kendine has tarzı ile açıp bize uzatıyor. Gazoz kapağının açılış sesi bile bana o gün çok değişik gelmişti. Biz babaannemle gazozlarımızı yudumlarken Yorgo amca başımızdan ayrılmıyor. “Eee bana bir şey vermeyecek misin?” diye o kalın beyaz kaşlarını çatıyor. Babaannem “para” diye kulağıma fısıldıyor. Ben cebimde ki üç parayı Yorgo amcanın avucuna bırakıyorum. Gülümseyerek “Allah bereket versin” diyor.

Belli ki dedem tarafından tembihlenmiş. Yorgo amca yıllara meydan okuyarak o kahve de direndi, o gazozun yapımından vaz geçmedi. Ben lise yıllarına kadar onun gazozunu içmeye, kahvesinde oturmaya devam ettim. Karşısında iki dev vardı; biri, çocuklarının para hırsından kahvenin yıkılıp yerine iş hanı yapacak olan Laz müteahhit diğeri ise emperyalizmin dev simgesi Cocacola. Artık yapacak bir şeyi kalmadı önce kahveyi kapadı, sonra gazoz yapımına devam etse de artık satamaz hale gelene kadar direndi ve bir gün ortadan kayboldu. Kimi Yunanistan’a gitti dedi, kimi büyüklerimizde, “çocukları hayırsız çıktı, önce balıklı Rum hastanesine yatırıldı, sonrasında da bakım evinde ölüme terk ettiler” dedi.

Yorgo amcaya her ne olduysa o anılarımda en güzel yerini aldı. O galetanın tadı, o gazozun esansı bu gün bile damağımdaki tat belleklerinde yerini alıyor, unutmam mümkün değil. Başımı dükkâna çeviriyorum, aklım orada, makineleri incelemem lazım, anlamam lazım. Babaanneme “hadi dükkâna gidelim” diyorum. El ele yol alıyoruz, karşıdaki dükkâna. O sırada iskeleye vapur yanaşıyor, bir sürü insan iniyor, güzel giyimli güzel kadınlar yanımdan geçerken başımı okşamaları, şık adamların yanımızdan geçerken babaanneme fötr şapkalarını çıkartarak selam vermeleri hoşuma gidiyor. O insanlarla beraber yürüyoruz. Dedem dükkânın önünde alçak tabureler oturmuş, iki adamla sohbet ediyor. Dükkân komşuları tornacı iki Rum kardeş, Apostol ve Lamandi amcalar. Ellerini öpüp dedemin kucağına atıyorum kendimi. Dedem babaanneme “hadi sen git torunu ben getiririm” diyor. Başlıyoruz sohbete her şeyi anlatıyorum.

Laz Kenan ağabey bana da tabure getiriyor, anlatmaya devam ediyorum ve en sonunda “ekmeğin kokusu hep peşimizden geldi dede” diyorum. “Senin torun acıkmış Lütfi usta” diyor Apostol amca kalkıyor yanımızdan. Birazdan gazete kâğıdına sarılmış bir paket ve Yorgo Amcanın gazozuyla geliyor. Kesif bir ekmek kokusu yayılıyor gazete kâğıdından, açıyorum paketi sıcacık çeyrek ekmeğin arasında sapsarı eski kaşar. Mis gibi. Yıllar geçse de bu tatlar unutulur mu? Bir lokma kaşar ekmek, bir yudum gazoz, bir gün içinde bu yaşanmışlıklar çok fazla geliyor, çok mutluyum, hala Apostol amcanın sesi kulaklarımdadır. Ben kaşarlı ekmeğimi yerken, haliyle ekmek kırıntılarını, minik kaşar parçacıklarını yere döktüm. O da bana “ben bu gâvur halimle ekmeğin yere dökülemeyeceğini bilirim, sen Müslüman çocuk bunu bilmez misin(?), baban, annen öğretmez mi sana bunları, hadi topla yerdeki kırıntıları” der ve bana ilk hayat dersimi verir, senin de toprağın bol olsun Apostol amca. Halen yerde ekmek kırıntısı görsem o gün gelir aklıma.

Dedem bu kadar ders yeter hadi bakalım iş başına der, beni dükkâna sokar. Tav ocağının başına gittiğimizde cılız ateşin verdiği sıcaklık hafiften yüzümü yalıyor. Maşa ile tuttuğu demir parçasını kömürlerin arasına sokarken “gel bakalım” diye bana sesleniyor. Yavaş yavaş körüğü çevirmeye başlıyor. Bana da “şimdi bana yardım et bakalım, bu gün harcadığın elli kuruşu hak etmek için” diyor. Ne yapacağımı bilmez halde tav ocağının yanına gidiyorum sıcaklık daha da artmış. Bir elinle körüğü çeviren dedem bir eliyle de benim elimi tutarak körüğün döndürme kolunu elimle tutmaya yardım ediyor ve yavaşça elini çekiyor ben şaşkınlık içinde körüğü çeviriyorum, ateş biraz daha harlanıyor. “yavaş” diyor, biraz daha hızlı diyor, yarısı siyah yarısı kırmızı kömürlerin hepsi kıpkırmızı oluyor, ateş her yanımı sarmış, “hadi” diyor, “çevir” diyor, maşayı eline alıyor, demiri ateşin içinde şöyle bir çeviriyor, “aferin Ömer Lütfi” diyor, tüm dikkatim ocakta.

Demir parçasını maşayla alıyor, örsün üzerinde kocaman çekiçle kıpkırmızı demir parçasına vurmaya başlıyor. O vurdukça demirin şekli değişiyor, “çevir” diyor, bir daha, bir daha tekrarlanıyor onun yaptıklarıyla benim yaptıklarım. “Bırak” diyor, bırakıyorum çevirme kolunu. Son birkaç çekiç darbesinden sonra demir son şeklini almış, su dolu kovaya atıyor kızgın demir parçasını, dayanamıyor demir, soğuk suya, cozzz diye ses çıkartıyor, eski rengini alıyor. Dedem mengenenin başına geçip “getir bakalım suyun içindeki parçayı” diyor elimi ılımış suyun içine sokarak demiri çıkartıyorum dedeme götürüyorum, boyumdan büyük işler yaptırıyor, dedem bana. Para kazanmak ne zormuş. Zaman öyle çabuk geçti ki akşam nasıl oldu(?) anlamadım. Hayran bir şekilde hem dedemi seyrettim hem de oynadım, bu da demir ile ilk tanışmam oldu.

Amcam la dedemin arasında tekrar evin yolunu tuttuğumuzda babaanneme esnaf tarafından gösterilen saygının çok daha fazlasını dedeme gösterildiğine şahit oldum, herkes saygılı herkes güler yüzlü. Sabah dedemin verdiği siparişler bir bir kese kâğıtlarında amcama teslim ediliyor. Evin önüne geldiğimizde dedem başını kahveye doğru çevirip gözleri babamı arıyor, dişlerinin arasından “yezit” dediğini hatırlıyorum. Amcama “git şuna söyle eve gelsin” diyor. Biz dedemle el ele yukarı çıkarken ben ne haldeyim bilmiyorum tabi. Onu eve girdiğimde anlayacağım. Koltuklarımın altından tutup beni havaya kaldıran dedem “hadi bas bakalım zile” diyor, basıyorum. Kapı açıldığında annemin çığlığı kulaklarımı yırtıyor “bu ne hal” diye bağırıyor.

Dedem “geliiiinn” diyor annem susuyor. Babaannem beni doğru aynanın önüne götürüyor bu sefer ben şaşkınım “Arap olmuşum” diye bağırıyorum. Her tarafım simsiyah, annem banyoyu yakıyor, bir süre sonra da etlerimi koparırcasına beni yıkıyor, kirlenmenin bedelini ağlayarak ödemiş oluyorum. Bu sefer her tarafım ovalanmaktan keselenmekten kıpkırmızı olmuş. Bu gezmeler, galeta ve gazoz paralarını kazanma çabalarım Fenerden taşınana kadar devam etti. Ben ve babaannem, galeta ve gazoz, kaşar-ekmek ve gazoz demir ve kirlenmek iç içe 1966’nın Temmuz ayına kadar devam etti ve Etiler de yeni çocukluk yıllarım başladı, o artık üç yaşında konuşuyor ve yürüyor. Etilere taşınmamıza dedemin ileriyi görmesi neden oluyor. “bu çocuklar burada yetişemezler” diyor. Nur içinde yat dedem. 



Dedemden işittiği azardan sonra, babam bazı akşamüstleri beni evden alıp kumar oynadıkları sohbet ettikleri kahveye götürmeye başladı. Ben yanındayken okey masasına hiç oturmadı ama ben yokken de o masanın başından hiç kalkmadı. Bunu da annemin şikâyetlerinden anlıyorum. O kahveye gittiğimiz günlerde tanıdım; o semtin çocuklarını. Çocuk dediğime bakmayın, hepsi babamın, amcalarımın, dayılarımın arkadaşları. Hepsi orada doğmuş büyümüş. Babam amcalarım hariç. Onlar 1936 da gelmişler Balıkesir – Havran – Küçük Dere Köy’den. Babam 6, bir amcam 8, bir amcam 10 yaşında, halam o yıl Fener de doğmuş, hemen kaynaşmışlar, beraber gençliğe doğru yürümüşler, büyümüşler, ne halt yediyseler beraber yemişler, o semtin çocuklarıyla. O günlerde tanıdım Kahveci İbrahim’i, Tahta Yüksel’i, Tornacı Harun’u, Tamirci Turgut’u, Sarı Kenan’ı, Sucu Naci’yi, Ahmet Barlan’ı, Jeolog Nuri’yi, Cahit ağabey’i Kimyager Ahmet’i, Kont Nuri’yi, Tamirci Adil’i, Şekerci Cemal’i, Tekel Remzi’yi, Yakup ağabey’i, Hristo’yu, Apostol’u, Lamandi’yi daha nicelerini. Amcalarım Sıtkı ve Nurettin’i, dayılarım Jeoloji Mühendisi Sami’yi, Rahmi Usta’yı, eniştem Planyacı Kâzım’ı o yıllarda daha iyi tanıdım. Onlar akşam oldu mu Kahveci İbrahim’in mekânının müdavimleri.

Neredeyse bir kaçı hariç ben yaşlarda çocukları var. Arada sırada oraya gittiğimde o semtin küçük çocuklarıyla da oynama fırsatım oldu. Ne sohbetler, ne anılar dinledim o kaldırıma dizilmiş tahta iskemleler de. Tecrübe temelimin atıldığı o günlerde tabi anlayamadığım, sonradan çözümlediğim sohbetler de vardı. Herkes iyi giyimliydi, biri hariç; Kimyager Ahmet o pejmürde hali ile ilk dikkatimi çekenlerdendi. Bir de Tahta Yüksel, marangoz dükkânı kahvenin karşısında olduğu için hep iş kıyafetiyle gelirdi, akşam sohbetlerine. Tahta Yüksel’in dükkânından gelen gomalak kokusu hep burnumun ucundadır. Eski ahşap eşyalara dokunduğumda, eskici dükkânlarına girip etrafıma baktığımda burnumdaki gomalak kokusu keskinleşir, hep Tahta Yüksel gelir aklıma. Her halde yaşamıyordur artık.

O yıllarda işleri çok iyi, Rum, Ermeni ve Yahudi nüfusu çok fazla, Fener’de, Balat’ta ve İstanbul’un birçok yerinde. (!)

Tahta Yüksel sürekli lüks tabutlar yapıyor, neredeyse yetiştiremiyor. Yıllar geçtikçe azınlık nüfusu azaldı, yok denecek sayılara geldi, onun işleri önce düşmeye başladı, ardından da kapısını çalan olmadı. Sonralarda alkolik olduğunu duydum, iyice parasız kaldığında da mavi ispirto içmeye başlamış, yine de Allah rahmet eylesin ortamın neşe kaynağına, o bana tahtayı marangozluğu sevdirmişti. Ağzında sigarası, kulağının arkasında kısacık kurşun kalemi, cila kokusundan gözleri kan çanağına dönmüş halde gelirdi kahveye. 



Gelelim Kimyager Ahmet’e. 

Artık hangi mesleklerin üniversite eğitiminden sonra yapılabileceğini anlamaya başlıyorum. Üniversite mezunu amcaların konuşmaları daha anlaşılır; kimi zaman daha anlaşılmaz oluyor. Ama kimyager Ahmet öyle değil. Üstü başı bakımsız, tırnakları, çoğu zaman uzun ve kirli, konuşmaları argo ama çok neşeli ve küfür ettiğinde de herkesi güldürebilecek kadar da sevimli. O bu halde iken, her zaman bizimkilerin arasında. Bir türlü anlayamıyorum, bir kimyager nasıl böyle olabilir, diye. Her gördüğümde, mevsimine göre, hep aynı kıyafetler üzerinde, çoğu zamanda kirli. Yaz kış aynı kasket başında, hiç çıkartmaz, adeta o kasketi ile özdeşleşmiş. Hiçbir zaman arkadaşları tarafından dışlanmadı. Ben büyüyene kadar kimyager Ahmet’in ne iş yaptığını öğrenemedim.

Hiç biri bana onun işi ilgili bir bilgi vermedi. Yıllar sonra Agora meyhanesinde o semtin çocuklarıyla içip, sohbet ederken öğrendim ne iş yaptığını. Meğer bizim kimyager Ahmet ağabeyimiz uyuşturucu imalatı yaparmış; güler misin, ağlar mısın? Her türlü uyuşturucuyu imal edermiş. “yani zehir taciri miydi?” dedim. “Evet” dediler. Bir anda o neşeli adamdan nefret ettim. Ama o yılların belleğimdeki tozlu çekmecelerini tek tek açıp, yüzleştiğimde, onu hiç uyuşturucu almış halde görmemiştim. Ve hiç o kahve de oturup sohbet eden o yıllarda ki o semtin çocuklarını da hiç öyle bir halde görmemiştim. Neydi bu(?) böyle, hayretler içerisindeyim, tüm tanıdıklarıma sordum; “tüm Feneri zehirleyen, insanlara uyuşturucu satan böyle bir adamla ölene kadar nasıl arkadaşlık yaptınız?” diye. Dedesinden gelen geleneği devam ettirmiş, kimyager Ahmet. Babasının da lakabı kimyagermiş.

Bildiği başka bir iş yokmuş. Ama hiçbir zaman, ne bir arkadaşına, ne de semtinden her hangi birine 1 gram mal vermez, isteyene ya sopa atar, ya da demediği lafı, etmediği küfür ü bırakmaz, it’in kıçına sokar çıkarırmış. Çok titiz çalışır, çok iyi mal yaparmış, polisle bir kez olsun başı hiç derde girmemiş; semtinden hiçbir kimse de onu ispiyonlamamış. Karısı ve çocukları asla ne iş yaptığını bilmemiş, beş çocuğunun beşi de üniversite bitirmiş, iyi yerlerde kariyer yapmışlar. Malı hep İstanbul dışına göndermiş, gönderdiği tacirler de o malı yurt dışına kaçırırlarmış, (bu da züğürt tesellisi olsa gerek) hep bununla avunmuş, gerçek mi bilinmez ama onun yaptığı mal Türkiye de hiç kimseye satılmamış.

Ben inanmadım ama arkadaşları öyle diyorlar. Çocukları okullarını bitirdiklerinde kendini emekli etmiş. Bunu duyan zehir tacirleri kimyager Ahmet’i çok hırpalamışlar. O baskılardan yılmamış, elini bir daha da sürmemiş o merete. Bir gün ölüsünü bulmuşlar; kolunda şırınga ile. Polis ile ilk defa ölüsü tanışmış. Polis sormuş “solak mıydı?” diye. Hayır, solak değildi, şırınga sağ kolunda; altın vuruşla onu öldürmüşler. Cenazesine tüm Fener katılır, herkes bilirmiş ki Kimyager Ahmet asla uyuşturucu kullanmaz. Bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu, dediğimde de bana anlattıkları anekdot şuydu: Kimyager Ahmet’in babasının ölümü onu gözleri önünde olmuş, daha 17 yaşında iken babasının evde olmadığı bir gün evi basmışlar. Önce annesine tecavüz edip, sonra öldürmüşler.

Sonrada babasını beklemişler. Babası eve geldiğinde de onu paketleyip bir hayli hırpalamışlar. Adam Nuh demiş, peygamber dememiş, uyuşturucu yapmayı reddetmiş. Onlar bakmışlar böyle olmayacak zehir i boğazından aşağı boca etmişler. Kimyager Ahmet’in gözleri önünde babası çırpınarak ölmüş. Giderlerken Kimyager Ahmet e bu işe sen devam edeceksin diyerek tehdit etmişler. Böylece başlamış kimyagerliğe. Ama kendisi gibi, babası, dedesi gibi olmayan beş çocuk yetiştirmiş. Karısı çocuklarına kol kanat olmuş, onların yetişmesinde en büyük pay sahibi. Hac görevini yerine getirmeye gittiğinde karısı orada ölür. Aslında bu ölümdür onun kırılma noktası. Karısının ölümünden sonra karar verir işi bırakmaya, bu karar da onun sonu olur. Su testisi suyolunda kırılır. O bu şekilde öldükten sonra Fener’in kimyası da yavaş yavaş bozulmaya başlar, racon kesen, dur diyen olmadı, bazılarının işine gelmedi. Fener benim çocukluğumda ki yaşanısı yerlikten çıktı. Bunu erken fark eden dedem o semti terk etme kararı aldığında ne kadar büyük adam olduğunu bana bir kez daha gösterdi. Nur içinde yat dedem, nur içinde yat onun destekçisi babaannem. 

İşte o semtin bazı çocuklarının hikâyesi böyle. Birçok bilim adamı, iş adamı, sanayici, ünlü yetiştirmiş; Fener. Şimdi hiç biri orada yaşamıyor, yaşayamaz da. Ama orada yaşamaya direnen birçok arkadaşım ağabeyim var. Şimdi onlarda orada yaşamak bir tutku ya dönüşmüş durumda.

Ilyas EnginBalat duvar dibi