CİHAD-TERÖR KARMAŞASI VE FİTNE

Misafir Yazar fatihten@gmail.com


 

Biz müslümanlarda bu konuda derin bir kafa karışıklığı var. Bu kafa karışıklığının temelde iki sebebi vardır:

1-İç sebep (Zihinsel kirlilik)

2-Dış sebeb (Dezenformasyon)

1-İç sebep: Batı yaklaşık bir asırdır islam dünyasını gerek askeri gerekse ekonomik, kültürel ve siyasi anlamda işgal etmiş durumdadır. İşgal ettiği ülkelerin eğitim politikalarına da müdahale ederek müslüman nesillerin nasıl düşüneceklerine de yön vermeye çalışmaktadır.

Bugün müslümanların düşünürken kullandıkları kavramlar ya batı zihniyetinin kodlarını teşkil eden, ya da şeklen islami kavramlar olsa bile asli manasından kaydırılarak içi bir şekilde yanlış doldurulmuş kavramlardır.

 

Yani anlayacağınız, kavramın şekli müslüman ama manası müslüman değil! Kur’anda “Onlar kelimeleri yerlerinden kaydırıyorlardı”(Maide/13) ayeti Allah’ın dininin nasıl dönüştürüldüğünü anlatmaktadır.

Bugün maalesef biz müslümanlar isimlerimiz müslüman olsa da, kullandığımız kelimeler islama ait olsa da, hayatımızda birtakım ibadetler olsa da zihnimiz yoğun bir şekilde kirletildiği için düşünme biçimimiz ve olaylara bakış açımız çoğu zaman müslümanca olamamaktadır.

Hatta müslümanca düşündüğümüzü zannettiğimiz konularda bile yanıldığımızın farkında olmayabiliyoruz. Kısacası, zihinlerimiz müslümanca düşünemeyeceğimiz oranda kirli!

2-Dış sebep: Bir yönüyle enformasyon çağı diyebileceğimiz bu çağda teknoloji batının elinde geliştiği için doğal olarak medya gücünü de elinde bulundurmaktadır. Batı bu medya gücüyle dünyadaki olayları kendi çıkarları doğrultusunda yayarak kendi lehine küresel bir kamuoyu oluşturuyor. Biz müslümanların haber kaynakları genelde batılı emperyalistlerin ya da işbirlikçilerinin yönetiminde olduğu için haberdar edilirken aslında yönlendirildiğimizin ya da habersiz bırakıldığımızın çoğu zaman farkında değiliz.

Bugün ülkemizdeki her haber bülteninin aslında bir zihniyeti temsil ettiği bilinen bir gerçektir. Böylece haberleri takip ederken aynı zamanda zihinlerimiz inşa ediliyor. Bu şekilde her gün haberlere muhatap olan bizler acaba bu şekilde üretilen ve yayılan haberlerle dünyaya nasıl müslümanca bakabileceğiz? Yanlış olarak yayılan bu bilgi kirliliği dediğimiz dezenformasyon sürecinde müslümanca düşünebilmemizin imkanı kalmış mıdır acaba!

Mesela, Amerikan’ın olayları tutuş biçimine bir örnek vermek gerekirse, Oklahoma saldırısı güzel bir örnektir. Bilindiği gibi 1995’te Amerika’da büyük bir patlama oldu ve Oklahoma saldırısı denilen bu saldırıda 168 kişi öldü. Amerika ilk etapta Arap ya da Müslüman teröristlerce yapıldığı yönünde bir haber yaydı. Sonradan Hıristiyan bir Amerikalının yaptığı ortaya çıkınca sadece bir Amerikalının yaptığı belirtildi ve bu şahıs tutuklanarak idam edildi.

Burada dikkat çeken şey şu: Amerika ve batı terör kavramıyla islamı ve Müslümanları birlikte kullanıyor. Eğer olmuş bir olayı müslüman biri yapmışsa müslüman ya da İslamcı terörist yaptı diyerek kamuoyuna duyuruyor. Eğer müslüman olmayan biri yaptıysa sadece ismini ve ülkesini söylüyor.

Bu yüzden batı medyasında hiç bir zaman Hıristiyan terörist şeklinde bir ifade duymadık ve duymayacağız! Amerika ve batı emperyalizmi, olan olayları bu şekilde yayarken bazen de küresel emperyalist arzularını gerçekleştirmek için bizzat kendisi olayları yapıyor ya da yaptırıyor, ardından da müslümanların üzerine atıyor.

Amerika’daki 11 eylül de ikiz kulelere yapılan saldırılar bu konuya örnek olarak verilebilir. Bu olayı yapmış gibi gösterilen El Kaide! bunu üstlenmediği gibi bu olayın Amerika’nın derin güçleri tarafından yapıldığına dair çok güçlü emareler vardır.

İşte böylece emperyalizm tüm yeryüzünde yürüttüğü devlet terörünü örtmek için sürekli provakatif eylemler yapıyor ve dezenformasyon çabalarıyla zulmünü örterek sürdürüyor.

Biz müslümanlar hem eğitim yoluyla hem de medya yoluyla zihnen o kadar kirletilip yanıltılıyoruz, çoğu zaman doğru düşünebilme ve bakabilme imkanımız olmuyor. Hatta küresel terörün oluşturduğu bu kirli atmosfer içinde hareket edip bazen Allah yolunda savaşanlara terörist, tağutlar yolunda savaşanlara ise şehit diyebiliyoruz.

Yine bu kirlilik sebebiyledir ki bazen işgale uğramış vatanlarını kurtarmak için işgalcilere karşı savaşan özgürlük savaşçılarına terörist diyebiliyoruz. Neden? Emperyalizm haberleri böyle servis ettiği için…

Yine oluşturulmuş bu atmosfer sebebiyle müslümanlardaki cihad ruhu neredeyse yok olmuş. Bir müslüman ya da müslümanlar düşmanlarına karşı koymaya çalışsalar ümmet içerisinde hemen “islamda şiddet yoktur, islam teröre karşıdır..” gibi cümlelerle başlayan konuşmalar ve yazılar yayımlanıyor.

Tabi ki islamda şiddet ve terör yoktur. Ancak küresel terör tarafından biz müslümanlar uzun süredir öyle kültürel ve psikolojik bir baskı altına alınmışız ki, bu yenilmişlik ve mahkumiyet psikolojisi içerisinde normal meşru savunma hakkımızı bile çoğu zaman şiddet ve terör olarak algılar olmuşuz. Zaten müslümanları her yönden kuşatan emperyalizmin istediği de buydu.

Mesela, ilginç olabilecek bir örnek vereyim : Bilindiği gibi Resulullah(sav) döneminde Medine’de Yahudilerin oturduğu Kaynuka oğulları çarşısında kuyumcu dükkanında bir müslüman kadın alışveriş yaparken bir yahudi tacizde bulunuyor. Bunu gören bir müslüman o yahudiyi öldürüyor. Daha sonra orada bulunan başka yahudiler de müslümanı orada şehit ediyorlar.

Eğer günümüzde böyle bir olay olsa, biz kirletilmiş zihin yapımızla hemen “islamda şiddet yoktur, islam teröre karşıdır…gibi cümlelerle o müslümanı kınarız ve mahkum ederiz. Yani o müslümanın yaptığını bizim kafamız almaz. Oysa bu olay karşısında Peygamberimiz(sav) den o sahabi aleyhinde söylenmiş hiç bir rivayet bilmiyoruz.

Zaman zaman İslam dünyasından büyük patlama haberleri alıyoruz. Camilerde dahi meydana gelen bu patlamalarda çok sayıda müslüman ölüyor. Tabi haberler sanki müslümanlar arasındaki çatışma gibi yansıtılıyor. Bilmiyoruz ki Müslümanlar mı yapıyor yoksa işgalci emperyalizm müslümanlar arasındaki mezhep ve meşrep çatışmalarını körüklemek için kendisi mi yapıyor? Doğrusu çok da emin değiliz.

Yine biz müslümanlar küresel terörün baskısını üzerimizde demoklesin kılıcı gibi öyle bir hissediyoruz ki, muhalif bir tavır takındığımızda başımıza nelerin gelebileceğini az çok tahmin ettiğimiz için emperyalizmin oluşturduğu havaya uygun davranmaktan kendimizi alamıyoruz. Üstelik muhalif tavırlarıyla zalimleri kızdıran müslümanları da yanlış davranıp fitneyi uyandırmakla suçluyoruz utanmadan!

Bu halimizle biz islam düşmanlarıyla mücadele ederken, içinde sıkıntının, ölme ve öldürmenin olmadığı bir mücadele hayal ediyoruz ki bu eşyanın tabiatına aykırıdır. Çünkü içinde ölümün olmadığı bir hayat yok. Allah bu hayatı hak-batıl kavgasıyla yoğurmuş. Elbette ölme ve öldürme olacak. Kur’an bunu “iki güzellikten biri”(Tevbe/52) olarak ifade ediyor.

Ayrıca Tevbe süresi 111. ayette şöyle buyuruyor: “Allah mü’minlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır. Çünkü onlar Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve ölürler. Bu,Tevratta, incilde ve Kur’anda Allah üzerinde hak bir vaattir. Allah’tan daha çok sözünü yerine getiren kim vardır? O halde onunla yapmış olduğunuz alışverişten dolayı sevinin. İşte bu gerçekten büyük kazançtır.”

Düşman sürekli saldırıp öldürecek biz ise, “islamda terör ve şiddet yoktur” deyip, doğru bir cümleyi yanlış bir yerde kullanarak meşru müdafaa hakkımızı bile kullanamayacağız!

Biz müslümanlar gerçekten büyük bir fitne ile karşı karşıyayız. Bakın, yeri gelmişken Kur’ana göre fitne kavramına değineyim. Kur’ana göre fitne, öldürmekten daha büyük ve daha kötüdür.(Bakara/191 ve 217)

O halde fitne nedir? Fitne; İnsanları Allah’ın yolundan alıkoymak için onların üzerinde her türlü baskıları kurmak, yanlış bilgilerle ve baskılarla onları hakikatlerden alıkoymak, inançlarını yaşamalarına müsade etmemek ve gerekirse onları yerinden yurdundan etmek ve nihayetinde öldürmek…

Günümüzde zalimler hayatın her alanında müslümanların dinlerine göre yaşamalarına ve eğitim görmelerine müsade etmedikleri gibi, islamı kendilerine zarar vermeyecek şekilde yorumlayarak öğretmeye kalkıyorlar. Müslümanları eskiden olduğu gibi yurtlarından çıkarmıyorlar, daha ziyade kendi öz yurtlarında mahkum ediyorlar. Neredeyse tüm islam ülkelerinin hali böyle.

İşte ümmetin içine düşürüldüğü ve Kur’anın öldürmekten beter dediği fitne budur. Bir Müslüman, müslüman olarak ölse zaten bu arzu edilen bir şeydir. Ama maruz kalınan fitne dolayısıyla müslümanlar nesiller boyu Allah’a kulluk etmekten alıkonularak ebedi hayatı hüsrana uğratılıyor. Zaten bu yüzden fitneye maruz kalmak öldürmekten daha beterdir.

Zorlu Tebük seferine katılmak istemeyen bazı münafık tipli kimseler kadınlara çok düşkün olduklarını, bu savaşa katılırlarsa Rum kızlarını gördüklerinde nefislerine hakim olamayacaklarını ve bunun da kendileri için bir fitne olacağını öne sürerek savaşa sokulmamalarını istemişler. Bunun üzerine inen ayet şöyle diyor:

“Onlar zaten bu halleriyle fitnenin içine düşmüşlerdir”(Tevbe/49)

Görüldüğü gibi Kur’ana göre kişi ister kendi isteğiyle olsun, isterse başkaları tarafından engellenmek suretiyle olsun Allah’tan uzak bir şekilde yaşadığı sürece fitnenin içindedir.

Kısacası, başta Amerika olmak üzere tüm emperyalist güçler müslümanlar üzerinde her türlü işgal yöntemini uygulayarak onları Allah’ın yolundan alıkoymaktadırlar.

Bugün biz müslümanların maruz kaldığı en büyük fitne Allah’a kulluk etme yolunda gerek zihinsel gerekse askeri, ekonomik ve siyasal engellerle kuşatılmış olmamızdır. Bu kuşatılmışlıkla biz sadece dünyamızı değil daha önemlisi ebedi ahiret hayatımızı kaybedeceğiz. Bu yüzden Kur’ana göre bu şekilde yaşamak fitnedir ve öldürmekten daha beterdir.

Bu sebepten dolayı islam, müslümanların zayıf olduğu dönemlerde önce doğru davranmak şartıyla güzel bir sabır, sonra baskılar dayanılmaz bir hal alınca hicret, en sonunda da düşmanlarla savaş yöntemini uyguluyor. Bunların dışında fitne içinde yaşamak asla kabul edilemez. Çünkü ebedi ahiret hayatı gidiyor.

Biz müslümanlar öncelikli olarak, müslümanca hayata bakabileceğimiz bir kafa yapısına sahip olmak zorundayız. Bunun için ilk olarak Kur’ana yönelip vahiyle zihnimizdeki kirlerden arınmalıyız. Vahiyle düşünebilecek müslümanlar haline gelmeliyiz.

Daha sonra haber kaynaklarımızın emperyalizmin kontrolünden uzak, güvenilir kaynaklar olması gerekir. Kur’andaki anlamıyla fitne içerisinde yaşamanın öldürmekten beter olduğunu kavramamız bizlere cihad ruhu verecektir.

Bir başka yanılgımız da bugün nasıl hareket edeceğimizi henüz ateşli silahların olmadığı yüzlerce yıl önce yazılan savaşla ilgili fıkıh kitaplarına bakarak tesbit etmeye çalışmamızdır. Oysa o tarihlerde şartlar böyle değildi. Henüz her zaman kontrol edilemeyen ateşli silahlar yoktu.

Evet, islamda savaşa katılmayan kimseler öldürülmez, bu anlamda sivil halka karışılmaz. Kısacası, islama göre savaşın da bir ahlakı vardır. Ama işin doğrusu bu ahlak tek taraflı yürümüyor. Sadece müslümanların bağlı kaldığı savaş ahlakı müslümanların aleyhine bir sonuç doğuruyor. Aslında islamda bir savaş ahlakı olmakla beraber çoğu zaman müslümanların ne yapacağı biraz da düşmanlarımızın nasıl hareket ettiğine bağlıdır.

Tabi böyle bir durumda bile müslümanlar her zaman ahlaklı savaşmalıdırlar. Biz her konuda düşmanlarımız gibi davranacaksak o zaman müslüman olmamızın ne anlamı kalacak? Elbette biz her halde Allah’tan sakınarak hareket edeceğiz ki Allah’ın yardımına layık olalım. Çünkü düşmanımıza göre ne kadar güçlü olursak olalım Allah’ın yardımı olmadan başarıya ulaşmamız mümkün değildir.

Demek istediğim o ki; müslüman ilim ve fikir adamları müslümanların içinde bulundukları durumdan nasıl çıkacaklarının çözümünü bundan yüzlerce yıl önce yazılan fıkıh kitaplarındaki savaş hukukuyla ilgili yorumlarda değil, günümüzde gelişen savaş teknolojisi karşısında Kur’anın temel ilkeleri üzerinde yeniden düşünerek aramak durumundadırlar. Bu söylediğim hususun daha iyi anlaşılması için bazı örnekler vereyim:

Mekke döneminde müslümanlar zayıftı ve zaman zaman bireysel saldırılara maruz kalıyorlardı. Henüz hicret emri gelmemişti. Bazen şehit verdikleri de oluyordu ama henüz toplu olarak savaşmaya izin verilmemişti. İnen ayetler müslümanlara güzel bir sabır tavsiye ediyor. Güzel söz ve hikmetle insanları Allah’ın yoluna davet etmemizi emrediyor. Aslolan budur.

Ancak böyle bir dönemde bile saldırıya maruz kalan müslümanlara aşırıya kaçmadan misliyle karşılık verebileceklerine dair ruhsat veriliyor. Fakat sabretmenin daha hayırlı olduğu belirtiliyor.

“Eğer ceza verecekseniz size yapılan kadar ceza verin. Eğer sabrederseniz elbette o sabredenler için daha hayırlıdır”(Nahl/126)

Bu ayetin Medine döneminde indirildiğine dair rivayetler varsa da ayetin üslubunun Mekkî ayetlere daha yatkın olması ve Medine döneminde sabrın değil, savaşın emredilmesi bu rivayeti delil olmaktan çıkarmaktadır. Dolayısıyla ayet Mekke’de inmiştir. Çünkü bağlı olduğu Nahl süresi bütünüyle Mekkîdir. Bu yüzden ayeti neden ait olduğu bütünlükten kopartalım?

Günümüzde müslümanların teröre bakışı Kur’andan değil, emperyalist ve terörist devletlerin oluşturduğu bakış açısından besleniyor. Yani biz müslümanlar bu konuda kuşatılmışlıktan dolayı emperyalizmin etkisinde düşünüyoruz.

Bilindiği gibi islamda haram aylarda savaşmak yasaktır. Kur’anın indiği şartlarda bu herkesi bağlayan genel bir ilkeydi. Müşrikler mü’minlere bu ayda saldırı düzenliyor. Lakin mü’minler tarafından misilleme yapıldığında hemen onları haram aylara hürmetsizlikle suçluyorlardı. Kendi hürmetsizliklerini görmüyor ve Müslümanların meşru müdafaa haklarını terör gibi gösteriyorlardı. Bunun üzerine inen ayet şöyle diyor:

“Dokunulmazlık ayında saldırana cevap yine dokunulmazlık ayında verilir. Zira dokunulmazlıkta denklik esastır. Her kim de size saldırırsa onun yaptığının aynısıyla karşılık verin fakat Allah’a karşı sorumluluğunuzun bilincinde olun. Allah’ın sorumluluk bilincini kuşananların yanında olduğunu aklınızdan çıkarmayın!”(Bakara/194)

Ayet ne kadar dikkat çekici değil mi? Saldırının yasak olduğu durumda Allah müslümanlara “siz de saldırın” diyor. Burada haramı helal hale getiren şey düşmanın tavrıdır. Hem de Allah “onların yaptığının aynısıyla karşılık verin” diyor.

Mesela, günümüzde düşman müslümanların bir şehrini bombalayıp sivil halkı öldürdüğü zaman bu bize aynı şekilde aşırıya kaçmadan onların bir şehrini bombalayıp sivil halkı öldürme hakkı verir mi? Böyle bir durumda “islamda savaşmayanları öldürmek yoktur” diyerek sineye mi çekeceğiz? Ben mutlaka “sivil halkı öldürelim” demiyorum ama ayetin mefhumuna bakılırsa düşmanın tavrı normalde yapamayacağımız bazı şeyleri bizlere yapma izni veriyor gibi.

Mesela, yine nükleer ve kimyasal silah kullanmak doğru değil ama düşman bunları kullanırsa biz aynısıyla karşılık veremeyecek miyiz?

Kendisine yaklaşamayacağımız derecede elinde güçlü silahı olan düşman bize her türlü zulmü reva görerek hareket ettiği zaman biz eli kolu bağlı bunu kabullenecek miyiz?

Nitekim kabullenmeyip şehadet eylemlerinde bulunarak düşmana zarar veren müslümanların bu tavırlarına kimi alimler şehadet eylemleri derken, kimileri de emperyalizmin jargonunu kullanarak intihar eylemleri diyor. Hakikaten kavramlar çok önemli. Kullandığınız kavramla daha baştan olayın hükmünü de belirlemiş oluyorsunuz.

Yine Rabbimiz Bakara/190. ayette bir savaş ahlakı olarak “savaşırken sınırı aşmayın” diyor. Acaba sınırı aşmamanın sınırı nedir? Evet, biz hadis rivayetlerinden savaşmayan sivilleri öldürmemek, öldürürken müsle(işkenceyle öldürmek) yapmamak… gibi şeyleri biliyoruz ama Kur’anda aşırı gitmenin sınırı belirtilmemiş.

En doğrusunu Allah bilir ama belki de bu sınırı aşmamanın keyfiyeti o anki savaş şartlarına bırakılmış ki şartlar fıkhını doğursun!

Mesela, Medine’deki Nadir oğullarının kuşatılıp sürgüne gönderilmesi esnasında Peygamberimiz (sav) Yahudilere ait hurma ağaçlarının yakılıp kesilmesini emredince onlar; “Ya Muhammed! Hani sen yeryüzünde fesat çıkarmamakla emrolunmuştun” dediler. Hatta bu konuda bazı mü’minler bile tereddüde düştü. Bunun üzerine Allah şu ayeti indirdi:

“Hurma ağaçlarından ne kestiyseniz veya neyi kökleri üzerinde ayakta bıraktıysanız, o Allah’ın izniyle ve fasıkları rezil etmek içindir”Haşr/5)

Gerçekten görünüşte insanlara sadece faydası olan meyve ağaçlarını kesmek hoş bir şey değil. Adama sormazlar mı ki “ağaçlardan ne istiyorsun?” diye.

Ancak görüldüğü gibi savaş şartları ağaçların kesilmesini gerektiriyorsa kesilir. Hem de buna Allah izin veriyorsa, başkaları ne diyebilir ki.

Demek ki “şartlar fıkhını doğurur” sözü ne kadar güzel bir ilke! Şartların dışında kalan müslümanlar içinde bulunmadıkları şartların fıkhını masa başında nasıl oluşturabilirler ki… Ya da ne kadar anlayabilirler ki…

Hasan Eker

12.12.2014/Elazığ