KONFORMİZM VE DİNDARLIK

Misafir Yazar fatihten@gmail.com


Madem ki bu hayata gelmişiz, öyleyse bu hayatı bir şekilde yaşayıp gideceğiz. Zaten istesek de istemesek de hayat devam ediyor. Burada bizim ele alacağımız sorun, bu hayatı tüm nimetleriyle en üst seviyede yaşamayı amaç edinerek yaşamaktır. Oysa yaşamanın amacı bu değildir.

Hayvanların hayatına baktığımızda onların en güzel şeyleri yiyip içerek en güzel yerlerde yaşamaktan başka bir amaçlarının olmadığını görüyoruz. Eğer biz insanların da amacı buysa, o zaman hayvanlardan farkımız kalmaz. Biz insanlar bu hayata geldikten sonra nereden geldik?, niçin geldik? ve nereye gideceğiz? sorularını sormadan bu hayatı yaşamaya koyulursak, elbette ki hayvanlardan farkımız kalmayacaktır. Sonuçta bir amaç uğruna yaşayan değil, yaşamayı amaç edinen insanlar olacağız.

 

“Sizi sadece boş yere yarattığımızı ve sizin hakikaten huzurumuza geri getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”(Mu’minun/115)

“Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık. Bu, kafirlerin zannıdır. Vay o inkâr edenlerin ateşteki haline!”(Sad/27)

İnsanlık tarihine baktığımızda maalesef insanların çoğunun her zaman bu hayatı dolu dolu yaşama arzusu içinde olduklarını, hatta bunu amaç haline getirdiklerini göreceğiz.

 

Ahiret gibi bir dertleri olmayan imandan uzak insanlar elbette bu hayatı en güzel şekilde yaşamayı amaç edinecekler. Bizim bunlarla bir işimiz yoktur.

Bizim asıl işimiz Allah’a ve ahirete iman ettikleri, hayatın amacının Allah’a kulluk etmek olduğunu seslendirdikleri ve kendilerinin müslüman/mü’min olduklarını söyledikleri halde tıpkı ötekiler gibi bu hayatı en güzel şekilde yaşamaya heves eden kimselerledir.Çünkü bunlar dindarlık ile bu hayatı en güzel şekilde yaşamayı birlikte sürdürmeyi düşünüyorlar. Acaba gerçekten hem kaliteli bir dindarlık, hem de bu hayatı tüm nimetleriyle en üst seviyede yaşıyor olmak birlikte sürdürülebilir bir şey mi? Diğer bir ifade ile bu mümkün mü?

Bir müslüman problemlerini öncelikli olarak Kur’ana arzeder. Biz de bu konuyu incelemek için öncelikli olarak Kur’ana başvuracağız. Çünkü Allah böyle istiyor.(Nisa/59)

 

Vakıa süresinde Rabbimiz cehennemliklerden bahsederken şöyle buyurur:

“Çünkü onlar bundan önce(dünyada) mütref yaşıyorlardı.”(Vakıa/45)

Mütref kelimesi kök itibariyle bitkilerin suyu bol olmak, refah ve bolluk içinde yaşamak, nimet ve bolluğun azdırması, rahat ve konfor içinde yaşamak, dertsizlik, sorumsuz, rahat yaşayan… vb. gibi anlamlara gelir.

“Mütref” kelimesi Türkçede kullandığımız ve latince olan “Konfor” kelimesiyle aynı anlam dünyasında buluşuyorlar. Her ikisi de son derece bol imkanlar içinde devamlı rahat ve lüks içinde yaşamayı her şeyin önünde tutarak hayatı sürdürmek anlamlarına gelir. Konformizm ise bu şekilde hazlar peşinde koşarak sürdürülen hayatı amaç haline getirmeyi ifade eder.

 

İşte Kur’andaki mütref kelimesi de böyle hazlar peşinde koşarak sürdürülen hayatın yozlaştırıp çürüttüğü insanlar anlamına gelir. İnsan rahat ve lüks yaşamı amaç edinmeye görsün, tüm insani,ahlaki ve dini kayıtlardan kurtularak her şeyi yapabilir hale gelebiliyor.

“Burjuva” kelimesi de konformizm bağlamında sözkonusu edilmesi gereken kelimelerdendir. Burjuva Fransızcadan dilimize geçmiş olup latince Burgus (Kale burcu) sözcüğüne dayanır. Orta çağ Avrupa’sındaki kentler surlarla çevrilirdi. Köylüler çoğunlukla surların dışında çiftliklerde yaşardı. Burjuvalar ise surların içindeki kentlerde yaşarlardı. Burjuva sosyal statüsünü ve gücünü eğitiminden, işveren konumundan ve zenginliğinden alan kentli kişi demektir. Bu kimselerin oluşturduğu sosyal sınıfa da burjuvazi denir.

Bugün burjuvazi denildiğinde daha çok hayatın refahına gömülmüş, kendileri gibi bol imkanlara sahip, bu imkanları sınırsızca kullanan insanlarla birlikte kendi gettolarını oluşturmuş, fakirlerle yolları kesişmeyen, hayatın tadını çıkarmaya! çalışan bir toplum kesimi akla geliyor. Diğer bir tabirle burjuvaziye, dünyanın çocukları diyebiliriz.

 

Merhum Ali Şeriati’nin dediği gibi Kur’anda hayatı anlatılan Karun (Kasas/76-83) bugün karşımıza bir kişi olarak değil bir sınıf olarak çıkıyor: Burjuvazi.

Son yıllarda dindar denilen kesim de para ve dünya ile tanışınca maalesef kendi burjuvazisini oluşturmaktan geri durmadılar. Demek ki paranın aynı zamanda bir kültürü de vardır. Para bir yere girdi mi kültürüyle birlikte giriyor. Para ile kültürünü birbirinden ayıramıyorsunuz. Elbette istisnaları vardır, onlara saygı duyuyorum. Ne yazık ki,çok para sahibi insanlar aralarında nüans farkları olsa da hep birbirlerine benziyorlar.

 

Bir defa paranın gücü bu insanlarda israf kavramını bir kenara bırakmalarına sebep oluyor. “Yiyin, için ama israf etmeyin”(Araf/31) ayeti böyle kimselerin hayatında genelde “Yiyin,için” e dönüşüyor! Lüks mekanlarda yenilen yemeklerin yenilenleri mideye, yenilmeyenleri ise çöpe gidiyor. Oysa israf kavramı titiz bir şekilde hayata yerleştirilmiş olsa o zaman sınırsızca çok para kazanmanın bir anlamı kalmayacaktır.

Biz müslümanlar normal zamanlarda “Mülk Allah’ındır” deriz. Ama paralandıktan sonra özellikle zekat ve infakını da veriyorsak, artık mülk Allah’tan bize geçmiştir, zannederiz. Bunu belki Karun gibi “Mülk benimdir” diyerek ifade etmeyiz ama mülk ile ilişkilerimiz bunun böyle olduğunu söyler. Mülk ile ilişkilerde “İsraf” kavramı kesinlikle ilahi bir sınırdır. Biz bu sınırı kaldırdığımız an mütref ve burjuva oluruz. Çünkü israf kavramı mülk sahibi olan Allah’ın koyduğu bir sınırdır. Bu sınıra dikkat etmek mülkün Allah’ın olduğunu ispat eder. Ama bu sınırı kaldırarak hareket etmek ise mülkün sahibinin Allah değil “siz” olduğunu gösterir.

Bugün en uç sapkınlıkların dünyanın refah düzeyi yüksek en gelişmiş ülkelerinde ortaya çıkıyor olması bir tesadüf olmasa gerek. Çünkü insan, bol maddi imkanlar içinde hazları tattıkça, bir müddet sonra o haz sıradanlaşıyor ve tatminsizlik başlıyor. Tatmin olmayan ve yaşadıklarını sıkıcı bulan kimse farklı haz arayışlarına giriyor. Bu süreç bir müddet sonra onu fıtratın dışına taşırıyor. Neticede sapkın dediğimiz davranışlar böyle ortaya çıkıyor. Bireysel yozlaşma toplumsal yozlaşmaya dönüşünce helak kaçınılmaz bir son oluyor.

 

Kur’andaki helak edilen toplumlara bakın hep refah seviyeleri yüksek toplumlar olduğu görülecektir. Çünkü imkanların bolluğu bir güç anlamına geliyor. Güç ise sahibinde genellikle müstağnilik, yani kendi kendine yeterli olma ve başkalarına muhtaç olmama gibi duyguları oluşturuyor.Bu duygular da çoğu zaman azgınlığı beraberinde getiriyor. Bu yüzden Rabbimiz Kur’anda “İnsan kendini kendine yeterli görünce azıverir”(Alak/6,7) buyuruyor.

Ayrıca peygamberlere ilk muhalefet edenlerin başında mütreflerin gelmesinin sebebi de sürdürdükleri hayatın ve sahip oldukları imkanların onları azgınlığa sürüklemiş olmasıdır. Aşağıdaki ayetler bunu anlatmaktadır.

 

“Biz, herhangi bir ülkeye bir uyarıcı gönderdiğimizde mutlaka oranın mütrefleri, “Biz, size gönderilmiş şeyi reddediyoruz” demişlerdir”(Sebe/34)

“Bir şehri yok etmek istediğimiz zaman, oranın mütreflerine yola gelmelerini emrederiz, ama onlar yoldan çıkarlar. Artık o şehir yok olmayı hakeder. Biz de onu yerle bir ederiz.”(İsra/16)

Bu hayatı elbette kendimize eziyet ederek yaşayacak değiliz. Ancak tüm nimet ve lezzetleriyle bu hayatı yaşamayı amaç haline getirmek de insana yakışan bir durum değildir. Çünkü yukarıda da söylediğim gibi bu hayvani bir yaşamdır. Biz insanların hayata dair Allah’a dayanan daha derin ve ulvi bir hedefinin olması gerekir. Çünkü insan bir şeyi amaç haline getirdiği zaman artık o amaç insanı yönetmeye başlar. O amaç bundan sonra insanın tüm yapacaklarını ve yapmayacaklarını belirler. Hedefe kilitlenmek dediğimiz şey gerçekleşir. Hedefe kilitlenen kimse artık başka şeylere karşı duyarsızlaşmaya, hatta onları unutmaya başlar.

 

Ayrıca bir şeyi çok arzuladığımız zaman bu arzumuz ya gerçekleşecek, ya da gerçekleşmeyecektir. Gerçekleşmeyen arzu acıyı, gerçekleşen ise tokluğu(müstağniliği, şımarıklığı…vs.) beraberinde getiriyor ki, her ikisi de olumsuz bir sonuca götürüyor. Demek ki asla amaç olamayacak şeyleri amaç haline getirmemek gerekir.

Aşağıdaki ayette Rabbimiz mahşer gününden bir kesit anlatırken, insanların Allah’ın dışında kulluk ettiklerini çağırır ve onlara “Bu kullarımı siz mi saptırdınız?” diye sorarken, onların verdiği cevap çok düşündürücüdür:

“Onlar: Sınırsız kudret ve yüceliğinle Seni tenzîh ederiz!, Senden başka dostlar, efendiler edinmek bize yakışmazdı! Fakat, [bunlara gelince-] Sen bunlara ve babalarına dünya hayatının tadını çıkarmaları için fırsat verdin; öyle ki, onlar da sonunda [Seni] anmayı büsbütün unuttular; çünkü bunlar helake müstehak olmuş kimselerdi, diye cevap verecekler”(Furkan/17,18)

 

Görüldüğü gibi bu hayatı yaşamayı gözünde büyütüp adeta amaç haline getirdiğin zaman bu hayat sana Allah’ı ve O’na kavuşmayı unutturuyor. Kısaca bu hayata niçin geldiğini unutuyorsun. Hayatın amacı unutulunca da, hayatı yaşamak amaç haline geliyor. Çözülme ve helak süreci böyle başlıyor.

“Doğrusu onları ve atalarını kendilerine hak olan Kur’an ve onu açıklayan bir peygamber gelinceye kadar (dünya nimetlerinden) yararlandırdım. Fakat kendilerine hak gelince: Bu bir büyüdür, biz onu reddediyoruz, dediler.”(Zuhruf/29,30)

 

Bu ayette dünya hayatından güzel bir şekilde uzun süre faydalanmanın insanı hakikatlere karşı yabancılaştırma ve duyarsızlaştırmasına bir ima vardır .Çünkü kendilerine ilahi mesajlar ve uyarılar gelince reddetmiş olmaları bunu gösteriyor.

Şimdi aşağıdaki ayetleri de dikkatlice okuyun! Hepsinin ortak noktasının bu hayatın aldatıcı refahına kendilerini kaptırmış, bu yüzden hayatın amacından sapmış, Allah’ı ve ahireti unutmuş ve hakikatlere karşı yabancılaşmış, konforizmin kurbanları olmuş mütref kimseler olduklarını göreceksiniz.

“Öyleyse kendisine güzel bir söz verdiğimiz ve o söz verilene kavuşacak olan kimse; sırf kendisine dünya hayatının geçici zevkini yaşattığımız ve sonra kıyamet günü hesap ve azap için getirilen kimseler gibi midir?”(Kasas/61)

“Düşünsene! Biz onlara yıllar yılı nimetler vermiş olsak, sonra da tehdit edildikleri azap başlarına gelse, kendilerine verilmiş olan nimetler onlara bir fayda sağlar mı?”(Şuara/205-207)

 

“Bırak onları, yesinler, eğlensinler ve boş ümitler onları oyalayadursun. İleride yaptıklarının yanlış olduğunu bilecekler.”(Hicr/3)

“Kâfirler ise dünyada zevklerini yaşamak ister, hayvanlar gibi yerler. İşte onların barınağı ateştir.”(Muhammed/12)

“Allah şöyle bir ülkeyi örnek verdi: Bu ülke güvenli, huzurlu idi; ona rızkı her yerden bol bol gelirdi. Sonra onlar, Allah’ın nimetlerine karşı nankörlük ettiler. Allah da onlara yaptıklarından dolayı açlık sıkıntısını ve korkuyu tattırdı.”(Nahl/112)

 

Ayetteki ilginç nokta, bu insanlar son derece bol imkanlar içinde yaşadıkları halde aynı zamanda gelecekte aç kalma endişesi taşıyorlar. Ayete göre bu endişenin sebebi, nimetlere nankörlük etmeleridir. Bol imkanlar içinde olduğu halde gelecekte aç kalırım korkusuyla yaşamak kesinlikle yozlaşma ve çürüme psikolojisidir. Rızık endişesi kesinlikle Allah’a güvensizlik olup bir iman sorunudur.

“Oysa biz, varlık ve konfordan dolayı azgınlaşan nice toplumları yok etmişizdir. İşte gözler önünde, onların yaşadıkları yerler, pek azı dışında onlardan sonra oralarda kimse yerleşmemiştir. Onlara hep biz varis olduk, hepsi bize kaldı.”(Kasas/58)

 

Bu yüzden hayatın içine fazla sokulmayacaksın sonra çıkamazsın. Ya da çıkmak çok zor olur. Çünkü hayatın üst seviyedeki nimetlerine bir kavuşmayagör, artık alt seviyedeki nimetlerini hor ve eziyetli görmeye başlıyorsun. Böylece artık alt seviyedeki bir yaşama dönmek çok zor oluyor. Oysa insanların çoğu böyle yaşıyor.

Modern hayat oradaki cenneti hemen şimdi burada verme vadiyle! tüm aldatıcı cazibesiyle kendini insanların gözüönüne seriyor. Dünya nimetlerinin peşin ve hemen yaşanabilir olması bu cazibeyi tetikliyor. Bu cazibe o kadar kuvvetli ki, çoğu insan bu akıntıda kendini kontrol edemiyor. İnsanlar tüketim kurbanları olarak bu hayatın içinde boğulup gidiyorlar.

 

Mesela, denizde yüzmek isteyen insanlara çoğu zaman “Aman fazla açılma, akıntıya kapılırsın!” şeklinde uyarılar yaparız.

Tıpkı bunun gibi modern hayatın akıntısı o kadar güçlü ki fazla yaklaşan kapılıp gidiyor. Ortalık hayatın bu şekilde kaptığı insanlarla dolu. Daha en son aldığı bir şeyin taksitlerini bitirmeden bir üst versiyonu çıkıyor. Üst versiyonu çıkan her şey artık sahibinin gözünde “Eski” oluyor. Eski olan şey doğal olarak gözden düşüyor. Bu defa “En son yeni”ye heves ediyorsun ve almak için çırpınıyorsun. İşin yoksa kapitalizmin patronlarına para yetiştirmekle uğraş. İşte ömrün bu çırpınışlar içinde gelip geçiyor. Sonunda dünya hayatının aldattığı insanların safına sen de dahil oluyorsun. Bu yüzden Allah dünya hayatına “Metaul ğurur/aldatıcı faydalanma” (Ali İmran/185) diyor.

 

Modern hayat farkında olmadan insanları pozitif köleler haline getiriyor. “Köleliğin pozitifi mi olurmuş? Biz köleliği hep negatif bilirdik” demeyin. Bakın ben size anlatayım:

Eskiden mükatep(anlaşmalı) köleler olurdu. Bu köleler efendileriyle belli bir miktar para üzerinde anlaşırlardı. Köle o taksitleri ödeyip bitirince özgürlüğüne kavuşurdu. Kısacası bu köleler taksitlerini özgürlük için ödüyorlardı.

 

Ama günümüzdeki modern hayatın köleleri bu hayatın nimetlerine kavuşmak için taksit ödüyorlar. Bu nimetler sürekli bir üst versiyonlarıyla devam ettiği için taksitler de bitmiyor. Dolayısıyla mükatep kölelerin taksitleri köleliğin bitmesi için ödenirken, modern kölelerin taksitleri köleliğin devam etmesi için ödenmektedir. Bu hal, modern kölelerin bizzat kabullenerek sürdürdükleri bir kölelik sürecidir. Şimdi pozitif köleliğin ne demek olduğunu sanırım anladınız! Burada kölelikten daha kötü olan şey, sanırım insanın köle olduğunun farkına varamamasıdır.

Modern hayatın çözdüğü insanlar artık sağlıklı düşünme özelliklerini kaybettiklerinden dolayı içinde oldukları hali fark edemiyorlar. Dünya karşısında önce yumuşamak sonra da çözülmek böyle bir şey olsa gerek.

 

Bir mumu sıcağa olduğundan fazla yaklaştırırsan önce yumuşar, biraz daha yaklaştırırsan bu defa erir ve akar gider. İnsan dünyanın refahına fazla sokuldu mu tıpkı mum gibi önce yumuşuyor ve gevşiyor, sonra da çözülüp gidiyor. Bu yüzden bu hayatla aramıza her zaman kendimize zarar vermeyecek bir mesafe koymalıyız. Aşağıdaki ayetler bunu gerekli kılıyor: “Allah, kullarına rızkı bol bol verseydi, yeryüzünde azarlardı. Fakat Allah rızkı dilediği ölçüde indirir. Allah, kullarını çok iyi bilir ve görür.”(Şura/27)

 

“Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın oğlu, oğulun da babası için bir şey ödeyemeyeceği günden korkun. Allah’ın verdiği söz şüphesiz gerçektir. Dünya hayatı sakın sizi aldatmasın. Allah’ın affına güvendirerek şeytan sizi ayartmasın.”(Lokman/33)

“Kafirlerin ülkelerde diyar diyar dolaşarak bu hayatı evire çevire her türlü versiyonuyla yaşıyor olmaları seni aldatmasın. Bu kısa süreli bir yararlanmadır, sonra cehennemi boylayacaklar; ne kötü bir yatak!”(Ali İmran/196,197)

 

“Her can ölümü tadacaktır. Ancak kıyamet günü yaptıklarınızın karşılığı size tastamam verilecektir. Kim cehennemden uzaklaştırılıp cennete konursa o, gerçekten kurtuluşa ermiştir. Zira bu dünya hayatı, aldatıcı bir zevkten başka bir şey değildir.”Ali İmran/185)

“Kendilerini sınamak için dünya hayatının süsü olarak onlara verdiğimiz çeşit çeşit nimetlere göz dikme! Rabbinin nimeti hem daha üstün, hem de daha süreklidir.”(Taha/131)

 

“Dünya hayatı bir oyun ve eğlenceden başka bir şey değildir. Takva sahipleri için âhiret yurdu elbette ki daha hayırlıdır. Hâlâ aklınızı kullanmayacak mısınız?”(Enam/32)

Konformizm insan tabiatına aykırıdır. Çünkü insana sürekli rahatlık sağlar. Bu rahatlık hareketsizliği, tembelliği ve ataleti beraberinde getirir. Her türlü imkana sahip yiyen, içen ama hareketsiz kalan insanların biyolojik sağlıkları bir müddet sonra bozuluyor. Doktorlar hareketsizliğe bağlı olarak bir çok hastalığın geliştiğini söylüyorlar. Bunların başında obezite, kas hastalıkları, yüksek tansiyon, kalp-damar hastalıkları ve tip 2 diyabet gibi hastalıklar geliyor.

Hareketsizlikten dolayı gelişen hastalıklara doktorlar çoğu zaman fizik tedavi yada spor gibi egzersizler tavsiye ediyorlar. Açılan spor salonları çoğu zaman modern hayatın sağladığı hareketsizlikten dolayı oluşan rahatsızlıkları gidermeye yönelik mekanlardır. Aslında normal hayat mücadelesi zaten insanı yeteri kadar hareketli kılıyor. Ama ne yazık ki modern insan rahat edeceğim diye harcadığı bir sürü parayı, sonuçta rahatlıktan dolayı bozulan sağlığını tekrar düzeltme yolunda harcamaktadır.

 

Rahatlıktan dolayı boşta kalan insanların zamanlarını pek de faydalı şeylerle geçirdikleri söylenemez. Araştırmalar bunu göstermektedir. Ayrıca boşta kalan insanların yapacakları bir şey olmadığı için canlarının sıkıldığını biliyoruz. Can sıkıntısı ruhsal bir problemdir. Dolayısıyla rahatlık öyle göründüğü gibi tamamen iyi değil, hem biyolojik, hem de ruh sağlığını bozucu bir tabiata sahip olduğu söylenebilir.İnsan fıtratı açısından düşündüğümüzde sıkıntıların insanı terbiye edip olgunlaştırma, keyfin ise insanı çözüp dağıtma gibi bir işlevinin olduğunu kesin olarak biliyoruz. Her insan keyifli olduğu anlarda mı, yoksa sıkıntılı olduğu anlarda mı daha çok Allah’ı hatırlayıp hatırlamadığını bir düşünsün! Kesinlikle keyifli olduğumuz anlarda Allah’ı unuturken sıkıntılı olduğumuz anlarda daha çok Allah’ı hatırlıyoruz. Kur’anda bir çok ayetlerde insanın sıkıntıya uğradığında sadece Allah’a yalvardığı ama sıkıntı geçtikten sonra Allah’ı unuttuğundan bahsedilir.(Bak.Zümer/8,Yunus/12,22, Ankebut/65…)

 

Hatta Rabbimiz, Allah’ı unutan kimseleri kendilerine getirmek ve Allah’ı hatırlatmak için birtakım sıkıntılara uğrattığından bahsediyor.

“Şüphesiz ki, senden önce ümmetlere peygamberler göndermiştik; onları yalvarsınlar diye darlık ve sıkıntıya sokmuştuk. Hiç olmazsa, onlara bu şekilde azabımız geldiği zaman boyun eğselerdi! Fakat kalpleri iyice katılaştı ve şeytan da onlara yaptıklarını cazip gösterdi.”(Enam/42,43)

“Biz hangi ülkeye bir peygamber gönderdiysek, ora halkını peygambere baş kaldırdıklarından ötürü Allah’a yalvarıp yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır.”(Araf/94)

 

Bir müslümanın Allah’a kulluk sınavı için gönderildiği dünya hayatında “daha iyi nasıl rahat edebilirim” derdiyle! konformizmi amaç haline getirmesi, onun inancıyla asla örtüşmeyecek bir durumdur. Çünkü sınava hazırlanan kimselere bakın, rahatlarından ve keyiflerinden fedakarlık ederek hazırlanırlar. Üniversiteye hazırlanan öğrenciler bu konuda en iyi örneklerdir.

Dolayısıyla sınav ile rahatlık asla bir araya gelemeyecek iki kelimedir. Eğer bu hayatı sınav olarak görüyorsanız rahatınızdan fedakarlık edeceksiniz. Yoksa sınav bozuk gelir. Çünkü konformizm kaygısı dindarlığı bozan bir zehirdir. Barnabas incilinde Hz. İsa ile Petrus arasında şöyle bir konuşma geçer:

İsa: Ey Petrus! Bana dinlenmemi söylersin. Ey Petrus! Sen ne dediğini bilmiyorsun, yoksa böyle konuşmazdın. Bakın, size diyorum ki, bu dünya hayatında dinlenmek dindarlığın zehri ve her iyi işi tüketen bir ateştir.

 

Peygamberimiz(sav) iman ve risalet mücadelesi içinde yorulurken sahabiler “Nasıl olsa Allah senin gelmiş ve geçmiş günahlarını affetmiş”, diyerek onun bu kadar kendisini yormamasını istediklerinde o “İyi ya şükreden bir kul olmayayım mı?”(Buhari, Müslim) diyordu.

Ayrıca peygamberimiz “Sur sahibi(İsrafil), (sur denilen) boruyu ağzına dayamış, yüzünü semaya çevirmiş, kulağını vermiş hazır vaziyette sur üfleme emrinin geleceği anı beklerken durumunuz ne olacaktır?…”(Tirmizi) derken, aslında bu hayata nasıl ve nereden bakılacağını da öğretmiş oluyordu bizlere.

Aslında bu hayatın her an bitebileceği ve Allah’ın huzurunda toplanacağımız gerçeğini göz önüne alarak yaşadığımızda bu hayatın büyüttüğümüz kadar çok da önemli olmadığını farkediyoruz. Bu hayatın her an bitebilir olması, aynı zamanda aldatıcı cazibesini kıran en önemli bir husustur. Yeter ki insan bu noktayı unutmasın!

 

Her an bitebileceğini herkesin kabullendiği bu hayatta rahat etmeye ve hayatın tadını çıkartmaya koyulmak ne büyük bir gaflettir! Her geçen dakika bizim biraz daha hesap gününe yaklaştığımız anlamına geliyor. Bu yüzden Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“İnsanların hesap verme anı yaklaştığı halde, onlar bundan yüz çeviriyorlar”(Enbiya/1)

Sınava zorluklar içinde hazırlanan bir insan sonuçta istediği yeri kazandığında duyduğu sevinç tüm yorgunluklarını bir tarafa atacaktır. Yani kazanılan şey çekilen sıkıntılara değecektir. Bu konuda peygamberimizden gelen bir rivayet gerçekten bizi derin derin düşündürmelidir:

Enes (r.a)’den Allah resulü (s.a.v) şöyle buyurmuştur:”Ateş ehlinden dünya nimetlerini en çok tatmış olan kişi getirilecek. Cehenneme bir kere daldırılacak sonra şöyle denecek: ‘Ey Ademoğlu! Hiç dünyada iken iyilik gördün mü? Hiç bir nimete erdin mi?’, ‘Hayır vallahi , Yarabbi!’ diyecek. Cennet ehlinden dünyada en çok sıkıntı çeken getirilecek cennete bir kere daldırılacak sonra ona sorulacak: ‘Ey Adem oğlu! Hiç dünyadayken sıkıntı çektin mi? Başından hiç şiddet ve yoksulluk geçti mi?’ O da şu cevabı verecek: Hayır vallahi Yarabbi” (Müslim, Rudani, Hadis Külliyatı,c.5, s.401)

 

Görüldüğü gibi, dünya hayatının başından sonuna kadar zevk de yaşasanız, sıkıntı da çekseniz, ahirette karşılaşacağınız duruma göre sonuçta ikisini de hatırlamayacaksınız bile. Öyleyse dünyanın acısını da, tatlısını da fazla önemsememeliyiz.

Konformizmi yakalamak için çok para lazım. İstisnalar hariç çok parayı elde etmek için ya uyku dışındaki tüm vaktimizi para kazanmak için harcamamız gerekir,ya da inançlarımızdan ödün vermemiz gerekir. Her iki durum da müslümanlıkla bağdaşmaz. Dürüst kalarak çok para kazanmak yolu her zaman azdır. Çok para kazanma hırsı çoğu zaman insanı inançlarından vazgeçmeye sürükler. “Çok mal haramsız, çok laf yalansız olmaz” sözü boşuna söylenmiş değildir. İşte bu hayatı tüm konforuyla yaşama tutkusu insanın önüne böyle sıkıntılı ve pahalı bir fatura koyar.

 

Konformizm çoğu zaman insanın manevi/uhrevi heyecanlarını söndürür. Çünkü konformizm insanın ilgisini ve heyecanlarını dünyaya kaydırır. Dünyanın konforuna bağımlı hale gelenler kolay kolay terkedemezler. Bu yüzden hayatlarını masraflı bir zemine oturtanlar baskı ortamlarında konforlarından değil, inançlarından taviz verirler. Türkiye’de başörtüsü sorununun yaşandığı zamanlarda mesela, çift maaşlı hayat sürdüren kimselerden bir çoğu maaşları karşılığında inançlarından vazgeçerek yaşamlarını sürdürdüler. Bu yanlış tavır sonraki zamanlarda onların hayatlarında başka manevi sorunlara da yol açtı.

Bunlar sonradan başörtüsü yasağı kalkınca kapandılar. Acaba tekrar imanımızla sınandığımız zamanlar geldiğinde bunlar tekrar açılır mı, açılmaz mı? bilemem. Ama en azından kendilerini tanıyanlar nezdinde “Baskı ortamlarında bunlar tekrar açılabilir” şeklinde güvenilmez bir algı bıraktılar. Tabi gerçek niyetlerini en iyi bilen Allah’tır. Ama şunu söylemeden geçemiyeceğim: Eğer bunlar baskı ortamları geldiğinde tekrar açılma gibi potansiyel bir niyet taşıyorlarsa, şu anda örtünmüş olmalarının bir değeri olmadığını düşünüyorum. En azından ben böyle düşünüyorum.

 

Konforizm, insanın fıtratında var olan dünya sevgisini daha da tetikleyerek insanın dinde musibete uğramasına, hatta şirk zeminine kaymasına yol açar. Çünkü bir şeyi ne kadar değerli görürseniz o şeyi Allah ile değişme riskiniz o denli artar.

Kur’anda hayatları anlatılan İsrailoğulları kendi zamanlarının müslümanlarıdır. Bunlar dünya hayatına o kadar kendilerini kaptırmışlar ki, müşrikleri bile geride bırakmışlar. Allah bunların halini şöyle anlatıyor:

 

“İnsanlar içinde dünya hayatına en hırslı olanların onlar olduğunu görürsün. Hatta bu hırsta müşriklerden bile daha ileridirler. Onlardan her biri bin yıl yaşamak ister. Fakat uzun ömür onu cezadan uzaklaştıracak değildir. Allah, onların bütün yaptıklarını görür.”(Bakara/96)

Ayetten de anlaşılacağı gibi dünya hayatına düşkün olmak(Konformizm) insanın manevi heyecanlarını söndürüyor ve yavaş yavaş insanın dinini imanını kemirerek helak ediyor.

İlk tefsir derslerine başladığım 1986’lı yıllarda müslümanların refah seviyesi bu kadar yüksek değildi, hayata karşı bu kadar hırs yoktu. Birkaç kişi hariç çoğu kimsenin arabası yoktu. Ama müslümanlarda manevi bir heyecan vardı. Herkes sohbetlere gelmek istiyordu. Ama arabaları olmadığı için gelemiyorlardı. Biz “Keşke arabalarımız olsa da gelmek isteyen herkesi getirebilsek” diyorduk.

 

Aradan yıllar geçti. Bugün müslümanların refah seviyesi çok yükseldi. İstisnalar hariç neredeyse herkesin hem de lüks arabaları var, ama bu defa eski heyecanlarımız kalmadı. Sohbetler olsa bile eskisi gibi heyecanlı ve yoğun değil. Demek ki, zannettiğimiz gibi iki iyilik bir arada olmuyor. O zaman insan tercih yapacak.

“Gerçek şu ki, siz dünya hayatını tercih ediyorsunuz. Halbuki ahiret, daha hayırlı ve daha devamlıdır.”(Ala/16,17)

Demek istediğim o ki, insanların açlıktan öldüğü, birçok insanın ancak günü düşünerek geçinebildiği bir dünyada bunları görmeksizin konformizm çukurunda yaşamak, en hafif ifade ile vicdansızlıktır ve bu hayatın fitnesine tutulmaktır. Bir müslüman olarak bize yakışan, imkanlarımız olsa bile vasat bir hayatın içinde kalarak bu hayatı sürdürmektir.

Rabbim bizleri bu hayatın fitnesinden koru!

Hasan Eker

16.04.2015/Elazığ

 

ALINTIDIR