MERHAMETİN GÜCÜ ŞİDDETİN GÜCÜNDEN DAHA GÜÇLÜDÜR
Allah Kur’anda müslümanların birbirlerine karşı merhametli ama kafirlere karşı şiddetli olmaları gerektiğini beyan ediyor.
“Muhammed Allah’ın elçisidir. O’nun beraberinde bulunanlar kafirlere karşı şiddetli, kendi aralarında merhametlidirler…”(Fetih/29)
Bu ayetten müslümanların tüm müslüman olmayanlara karşı şiddetli davranacakları sonucunu çıkarmak kesinlikle yanlıştır. Çünkü ayette geçen kafirler kelimesi “küffar” şeklinde mübalağa kalıbıyla gelmiştir.
Bu da ancak küfrünü çoğaltıp dava haline getiren ve müslümanları düşman olarak görüp onlara karşı her türlü mücadeleyi yürüten kafirleri kapsar. Bu tür kimselerle izzetli, hikmetli ve adalete dayalı bir mücadele yapmak zaten imanımızın gereğidir. Yoksa müslümanlara zararı olmayan kendi halindeki kafirlerle müslümanların bir sorunu olamaz. Aşağıdaki ayetler bunu ifade eder.
“Onlar size dürüst davrandıkları müddetçe siz de onlara dürüst davranın. Çünkü Allah takva sahiplerini(sorumluluk bilinci içinde davrananları) sever”(Tevbe/7)
“Allah, sizinle din uğrunda savaşmayan ve sizi yurtlarınızdan çıkarmayanlara karşı iyilik yapmanızı ve adil davranmanızı yasaklamaz. Çünkü Allah adaletli olanları sever”(Mümtehine/8)
Bu ayetlerin yanında Rabbimiz insan ilişkilerinde nasıl davranmamız gerektiğine dair özellikle merhamete vurgu yaparak başka bir ayette şöyle buyuruyor:
“O vakit Allah’tan bir rahmet sebebiyledir ki, onlara yumuşak davrandın! Şayet sen kaba, katı yürekli olsaydın, hiç şüphesiz, etrafından dağılır giderlerdi…”(Al-i İmran/159)
Buradan hareketle küfrünü dava haline getirmiş olan kafirleri bir kenara bırakacak olursak çok net bir şekilde şunu söyleyebiliriz: Allah müslümanların sadece müslümanlarla değil, diğer insanlarla ilişkilerinin de merhamete dayalı olmasını istemiştir.
Kur’anda konu bu kadar net iken ümmetin tarihine baktığımızda müslümanların vahyin prensiplerine aykırı olarak çok acılı tablolar sergilediklerini görüyoruz.
Daha Resulullah(sav)in vefatının üzerinden kısa bir süre geçmişken sahabe nesli arasında çıkan olaylar geçekten çok düşündürücüdür.
Dört halifenin ilki olan Hz. Ebubekir yaklaşık iki yıl kadar halifelik yapıyor. Bu kısa sürede başlayan dinden dönme olayları halifenin onlarla savaşmasına yol açıyor. Ondan sonra gelecek üç halifenin de suikastlerle şehit edilmeleri ile başlayan olaylarda sahabe ve tabiin nesli çeşitli ihtilaflarla birbirlerine girmiş ve binlerce müslüman birbirlerini öldürmüşlerdir.
Daha sonra yönetim işi saltanata çevrilerek Peygamberimizin torunu Hz. Hüseyin’in ve başka müslümanların hunharca katledilmesine sebep olan acı olaylarla devam etmiştir.
Yakın tarihimizden örnek verecek olursak, bilindiği gibi Ruslar 1979 da Afganistan’ı işgal etmişlerdi. Oradaki müslümanlar gerçekten destanlara konu olacak bir şekilde mücadele ederek, Allah’ın yardımıyla Rusları ülkelerinden kovdular. Fakat ne acıdır ki sonradan birbirlerine düştüler. Yıllarca birbirlerini öldürdüler.
O dönemlere ait bir anısını anlatan S.Eş Çakırgil kardeşimiz 11 mayıs 2013 tarihli Haksöz sayfasındaki yazısında şöyle diyor:
O dönemde (1992’lerde), haberleri acı çekerek izlerken, başkent Kabil’de bulunan (ve merhûm Rabbanî’nin yardımcılarından) bir dostla güç-belâ bir telefon bağlantısı kurup sormuştum; ‘Orada neler oluyor?’ diye…
Üniversite tahsilini Türkiye’de yapmış olan ve o silahlı mücadelenin içinde önemli bir yerde bulunan muhatabım acı bir gülme sesiyle karşılık vermişti:
‘Birader Salâhuddin, dün gece, Kabil civarında, müthiş bir roket savaşı vardı. Gece yarısı, biz bu taraftan onların mevzileri üzerine roket atıyorduk, ‘Allah’u Ekber!’ diyerek; ve onlar da bizim mevzilerimize ‘Allah’u Ekber!’ diyerek mukabelede bulunuyorlar ve gecenin sessizliğini yırtarcasına yükselen roket seslerinden sonra o ‘Allah’u Ekber!’ sadâları vâdilerde bir gûlgûle halinde yankılanıyordu..’(“İnkılapçıların da basireti bağlanabilir”isimli yazıdan)
Yine aynı kardeşimiz bu defa 28 mayıs 2013 tarihli bir yazısında tanık olduğu başka bir notu şöyle aktarıyor:
‘Sabah Ülkesi’ isimli üç aylık derginin Nisan -2013 sayısında, Goethe üzerine araştırmalarıyla bilinen Prof.Katherina Mommsen’le yapılmış ilginç bir röportaj vardı.
Orada, ‘Bugün de Almanya’da, hattâ bütün Avrupa ve Batı dünyasında, İslam’a belli bir önyargı ve tedirginlikle yaklaşıldığı seziliyor. Goethe’nin yaşadığı dönemde de Avrupa’da bugünkünden belki çok daha şiddetli bir korku ve nefret vardı İslam’a karşı… (…) ‘Goethe’nin kendisinden sonraki kuşaklara tesiri ne oldu?’ şeklindeki bir soruya, Mommsen’in verdiği cevabı okuyunca, içimde bir yerlerin sızladığını bir daha hissettim.
O diyordu ki: ‘Eğer diyorsanız ki, bugün de Batı’da İslam’a karşı bir önyargı ve bilgisizlik hakim. İslam coğrafyasındaki insanların birbirlerini öldürmelerini gün-be-gün görmenin Batılı ülkelerdeki insanlar için korkunç bir şey olduğunu müsaadenizle hatırlatmak isterim. Bu durum karşısında insan kendisine ‘gerçekten de, Muhammed Peygamber’in istediği bu muydu?’ diye soruyor.’
Bu söz , her müslümanın içini de acıtmalı değil mi?(“Hz. Peygamberin istediği bu muydu sahi?” isimli yazıdan)
Kendi coğrafyamıza gelecek olursak; yaklaşık olarak 1990-2000 yılları arasında “Hizbullah” adıyla hareket eden müslümanların, kendilerine muhalif gördükleri müslümanları öldürmeye varana kadar yürüttükleri şiddet olaylarını, işin doğrusu düşünmek bile istemiyorum.
Yine günümüzde, Suriye’de zalim Esed rejimine karşı yürütülen mücadelede ümmetin tarihsel kronik bir yarası olan şii-sünni çatışması ne yazık ki hortlatılmıştır. Bölgede bulunan şii Nasrallah’ın İran’ın desteğiyle zalim Esed’ın yanında yer alması ve beraberindeki askeri güçle oradaki sünni sayılan Müslümanlara karşı savaşması, olaylara farklı bir boyut kazandırarak, bir zalim yüzünden Müslümanların birbirlerini kırması gibi bir fitneye yol açmıştır.
İran’ın desteğindeki Şii Nasrallah grubu bu tavrıyla, Amerika’nın oyununa geldiklerini iddia ettiği Esed karşıtı gruplarla-ki çoğunluğunu müslümanlar oluşturuyor-savaşmak suretiyle Amerika’nın oyununa bizzat kendisi gelmiş oluyor.
Çünkü Amerika’nın yeni oyunu; çıkarlarının olduğu bölgelere bizzat gidip çatışmak yerine, oradaki farklılıkları çatıştırarak çıkar sağlamaktır.
Bu bağlamda islam ümmetindeki şii-sünni çatlağı Amerika için önemli bir malzemedir. Şii Nasrallah’ın bölgedeki şii olmayan müslümanlarla Esed lehine çatışmaya girmesi, maalesef Amerika’nın ekmeğine yağ sürerek oyunun başlamasına sebep olmuştur. Bu hal, biz müslümanları derin derin düşündürmesi gereken acı bir tablodur.
Yazının başından beri ümmetin tarihinden seçerek bahsetmiş olduğum acı tablolar kelimenin tam manasıyla “Fitne” dir. Hiç kimse bu olayları basit birtakım ihtilaflara bağlayamaz. Geldiğimiz bu noktada öncelikli olarak hemen belirtmeliyim ki, din anlayışımızı tekrar gözden geçirmemiz gerekir.
İkinci olarak asıl üzerinde durmam gereken husus, merhamet konusudur. Allah aşkına siz bu olaylarda hiç merhamet görüyor musunuz? Aslında bu kadar merhametsiz oluşumuzun temelinde yine yanlış din algımız yatıyor. Çünkü adı “barış” anlamına da gelen islam dini, özellikle kendi içinde bu kadar çatışmacı olamaz. Oluyorsa bu, dinden değil, bizden kaynaklanıyor.
Çünkü yukarıda da belirttiğim gibi, genelde insan ilişkilerinin temeline merhameti yerleştirmiş bir dinin mensupları olarak nasıl oluyor da birbirimize karşı bu kadar merhametten uzak davranabiliyoruz? Herhalde başkalarını mutlaka kendimiz gibi yapmaya dair Allah’a ahdimiz var da!, bu yüzden ne yapıp-edip başkalarını bize göre değiştirmeye çalışıyoruz. Değişmeyenlerin de hesabını görmeye kalkıyoruz!
Tabi ki buradan bir şey çıkmaz, sadece şiddet çıkar. Oysa insanların hesaplarını görmek Allah’a aittir, bizim böyle bir görevimiz yoktur. Dava edindiğimiz şeyi insanlara örnek olarak merhametle anlatalım, sonrası bizi ilgilendirmiyor.
Aslında Kur’ana baktığımızda, ancak “fitne” olarak isimlendirebileceğimiz bütün bu olayların sebebini nefsi problemlerimize bağladığını görüyoruz.
“Doğrusu Allah katında din islam’dır, o kitap verilenlerin anlaşmazlıkları ise sırf kendilerine ilim geldikten sonra aralarındaki taşkınlık ve ihtirastan dolayıdır. Her kim Allah’ın ayetlerini görmezlikten gelerek hareket ederse bilsin ki, Allah hesabı çabuk görendir”(Al-i İmran/19)
Müslümanlar arasında çıkan fitnelerde manzarayı bir düşünün bakalım! Dövüşen ve birbirlerini öldüren her iki taraf da Allah adına hareket ettiğini söylüyor ve “Allahuekber” diyerek birbirlerine saldırıyorlar.
Bu manzara karşısında, bilmeyen bir kimse şöyle düşünür: Bunların her biri Allahuekber diyerek birbirlerine saldırıyor. Bu, Allah dedikleri ne biçim bir varlık ki, önce insanları kendine bağlıyor, sonra bunları birbirine kırdırıyor!, Sonra da oturup keyifle izliyor! O, çok sadist ve kanı seven bir varlık olmalı!
Haşa! Allah böyle bir varlık olmaktan münezzehtir. O, Rahman ve Rahimdir, yani çok merhametlidir. O, El Vedud olandır, yani kullarını dövüştürmez, seviştirir. O, Es Selam olandır. Yani kullarını selamet, barış ve huzur içinde yaşatandır. O, savaştırmaz, barıştırır.
Ya da bilmeyen kimse şöyle düşünür: Birbirlerini öldürenlerin hepsi Allah dediklerine göre demek ki, birden fazla Allah var ve bu Allahlar birbirleriyle kavga halinde oldukları için, bunların kulları da Allahları adına birbirleriyle çarpışıyorlar!
Haşa! Böyle bir şey de yok. Allah tektir. O’ndan başka ilah yoktur.
O halde sorun nerede? Sorun, ayetlerin de ifade ettiği gibi, ilim geldikten sonra nefislerimizden kaynaklanan problemlerden dolayı ellerimizle fitne çıkartıyoruz, sonra da fitnemizi sürdürürken Allahuekber naraları atarak ve Allah adına hareket ettiğimizi söyleyerek tüm masumiyetiyle Allah’ı da işin içine karıştırıyoruz.
Şunu net bir şekilde bilmeliyiz ki, biz müslümanlar ne zaman birbirimizle kavga etmişsek, zarar görmüş ve güç kaybetmişizdir. Ama bunun tam tersi olarak tüm müslümanlar güç birliği yapıp islam düşmanlarıyla mücadele etmişsek, bu defa Allah’ın yardımıyla hem güç kazanmışız, hem de aramızdaki ihtilafları unutarak ittifaka ve vahdete doğru yol almışız.
Şimdi düşünelim! Birbirlerine merhametsizce davranan müslümanlara Allah merhamet eder mi? Biz birbirimize merhamet etmezken, Allah’tan merhamet beklemeye hakkımız var mı?
Oysa biz bir kafire bile din anlatırken “Acaba, etkileyebilir miyim?” diye alabildiğine tüm merhamet ve nezaket duygularını takınırız. Hal böyleyken müslüman kardeşlerimize niçin merhametsizce davranışlar sergileriz? Kafirlere gösterdiğimiz merhametin çok daha fazlasına müslümanlar layık değil mi?…
Biz merhameti unuttuk. Şiddetin gücüne inanmaya başladık. Şiddet aciz, sabırsız ve sonuca odaklanıp hemen sonuç almaya çalışanların tavrıdır. Şiddet güce tapanların, merhametsizlerin ve nefislerinin elinden belaya kalmışların işidir.
Merhamet ise, rahmete layık olan, Allah’ın rızasına odaklanmış, Rahman ve Rahim olan Allah’ın ahlakıyla ahlaklanmış, sabırlı ve nefsini aşmış insanların işidir.
Şiddet belki ilk anda yarattığı korkuyla insanları etkiler ama bu etki aldatıcı ve geçicidir. İnsanın yüreğine işlemez. Bu yüzden şiddete maruz bırakılan insanlar dıştan istenileni yaparlar ama, kalplerinde başka şeylere inanır ve düşünürler. Bu yüzden şiddet münafıklığı doğurur.
Merhamet ise insanları hem şiddetten daha çok etkiler, hem de bu etki yüreğe işlediğinden dolayı gerçek manada insanları dönüştüren bir güç taşır. Şiddetin etkisi hemen ama geçici görüldüğü halde, merhametin etkisi zamanla ve kalıcı olarak ortaya çıkar.
Bundan dolayı insanları etkileyen şiddet değil, merhamettir. Çünkü Allah insanı yaratırken rahmet etmiş ve onun hamurunu adeta merhametle yoğurmuştur!
Bunun için tüm insanlar er veya geç merhametten etkilenirler. Şu ayet salih ve merhamete dayalı amellerin insanları etkilediğine çok net bir örnektir:
“İman edip de iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allah,(gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.”(Meryem/96)
Ayette de belirtildiği üzere iyi davrandığınız kimselerin kalbinde Allah size karşı sevgi oluşturuyor. Çok ilginçtir, Allah bu hususu belirtirken “Rahman” ismini kullanıyor. Bu demek oluyor ki, siz insanlara iyi ve merhametle davrandığınız zaman Yaratanın merhametini anlatan “Rahman” ismini harekete geçirmiş oluyorsunuz.
Gerçekten sosyal hayatımızda bu gerçeği sık sık müşahede etmekteyiz. Mesela, müslüman olmayan birine dahi merhametle davranıp iyilik yaptığınızda bu davranışınızın onda saygı uyandırdığını görüyorsunuz. Müslüman olmayanda durum böyleyse, hele birde merhamet ettiğiniz şahsın müslüman olduğunu düşünün, çok daha fazla etki yaratacağı kesindir.
Merhamet insanların vicdanlarını, şiddet ise nefislerini uyandırır. Merhamet, gönüllerde sevgiyi, şiddet ise, gönüllerde kin ve nefreti oluşturur.
Bazen, yanlış olan bir şeyi bile merhamet damarından girerek yaptırıyor olmamız, bunun yanında, doğru olan bir şeyi şiddet ve dayatma içeren bir tavırla yaptırmaya kalktığımızda zorlanıyor olmamız, merhametin gücünün ne denli olduğuna dair yeterli bir örnek olsa gerek.
“İyilik ve kötülük bir değildir. Sen kötülüğü en güzel bir şekilde sav, o zaman, seninle arasında düşmanlık bulunan kişinin yakın bir dost gibi olduğunu görürsün”(Fussilet/34)
Merhamet, karşıdakine değer vermek ve onu saymaktır. Kendimiz gibi onu da insanlık ailesinin bir üyesi olarak görmektir. Kur’anda “Adem’in çocukları” diye bir tabir vardır.(Araf/26, 27, 31, 35, 172, İsra/70, Yasin/60) Bu, aslında çok önemli bir tabirdir. Çünkü “ötekileştirme” ye kapalıdır. “Ötekileştirme”, insanı inciten bir tavırdır. Diğer insanlara Adem’in penceresinden bakmak, onlarla aynı anne-baba paydasında buluşmak, tüm farklılıklara rağmen bir arada yaşama terbiyesi kazandırır. Tıpkı bir aile gibi…
Mesela, kardeşler arasında farklılıklar olan bir aile düşünün! Hatta bu farklılıklar bazen iman-küfür farklılığı kadar uzak olabilir. Ama aynı anne-babadan olma, yani kardeşlik duygusu o farklılığı görmezden getirir ya da geriye atar. Bu da, ona sahip çıkma, acıma ve onun iyiliği için çalışma sonucunu doğurur. Biz müslümanlar diğer insanlarla insanlıkta kardeş olduğumuzu unutmayalım.
Bu şekilde diğer insanlara “Adem’in çocukları” penceresinden bakarsak, bu bize merhametle bakmayı öğretecektir. Sonuçta nasıl ki biz tüm farklılık ve olumsuzluklarına rağmen kendi öz kardeşlerimize merhametle yaklaşıp onların iyiliği yönünde hareket ediyorsak, tıpkı bunun gibi, insanlıkta kardeş gördüğümüz diğer insanlara da merhametle yaklaşacağız. Bunun da toplumsal barış ve diğer insanların hidayetine vesile olma yolunda güzel bir sonuç doğuracağına inanıyorum.
Böyle bakmak hiç bir zaman “İslam kardeşliğini” yok sayan bir bakış değildir. Bizim müslüman kardeşlerimizle kardeşlik hukukumuz yine devam eder. Ancak islam kardeşliği, diğer insanlarla insanlıkta kardeş olduğumuz gerçeğine engel değildir.
Fitne zamanlarında bir müslüman olarak nasıl bir yol izlememiz gerekir? Bu konuda başvuru kaynağımız elbette Kur’an ve ona ters düşmeyen sahih sünnettir.
Bu konuda en çarpıcı ayetlerden biri Adem’in iki oğlunun kıssasını anlatan ayettir.
“Onlara, Adem’in iki oğlunun haberini gerçek olarak anlat: Hani birer kurban takdim etmişlerdi de birisinden kabul edilmiş, diğerinden ise kabul edilmemişti. (Kurbanı kabul edilmeyen kardeş, kıskançlık yüzünden) ‘Andolsun seni öldüreceğim’ dedi. Diğeri de ‘Allah ancak takva sahiplerinin yaptığını kabul eder’ dedi(ve ekledi:)
Andolsun ki, sen öldürmek için bana elini uzatsan(bile) ben sana, öldürmek için el uzatacak değilim. Ben alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım.
Ben istiyorum ki, sen hem benim günahımı, hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın, zalimlerin cezası işte budur.
Nihayet nefsi onu, kardeşini öldürmeye itti ve onu öldürdü. Bu yüzden de kaybedenlerden oldu”(Maide/27-30)
Bir kardeşin diğer kardeşini öldürmek istemesi gerçekten büyük bir fitnedir. Burada ölüm ile tehdit edilen şiddet mağduru kardeşin diğer kardeşine söylediği “Andolsun ki, sen öldürmek için bana elini uzatsan(bile) ben sana, öldürmek için el uzatacak değilim. Ben alemlerin Rabbi olan Allah’tan korkarım” şeklindeki merhamete dayalı tavır, aslında bize bu tür fitneler karşısında nasıl davranacağımızı gösteren öğretici bir işleve sahiptir.
Demek ki fitneler karşısında aktif değil, alabildiğine pasif kalmamız gerekiyor ki, fitne artmasın ve fitneye ortak olmayalım. Çünkü şiddet, daha fazla şiddeti doğurur. Ayrıca fitne dediğimiz şey öyle bir problem ki, çözmek niyetiyle bile müdahale edildiğinde bırakın çözmeyi daha da artırmış oluyorsunuz.
Şiddet mağduru kardeşin daha sonra söylediği “Ben istiyorum ki, sen hem benim günahımı hem de kendi günahını yüklenip ateşe atılacaklardan olasın, zalimlerin cezası işte budur” sözü ise, kardeşine duyduğu kin ve nefretin neticesi olarak onun cehenneme gitmesini istediği için değil, tam tersine, Merhum M. Hamdi Yazır’ın tefsirinde dediği gibi; davranışının kendisine neye mal olacağını ona gösterip sakındırmak içindir. Çünkü merhametinden dolayı kendisini öldürmek isteyen kardeşine elini kaldırmamıştır.
Eğer böyle olmayıp kin ve nefretle hareket etseydi, o da kardeşine karşı elini kaldırır ve onu öldürmeye çabalardı. En azından kendini savunmak için elini kaldırırdı.El kaldırmamış olması merhametini gösterir. Hem başkasının cehenneme gitmesini istemek muttaki bir kimseye yakışmaz. Ben böyle anlıyorum.
Peygamberimizin hadislerine baktığımızda da Kur’anla örtüşen bir şekilde fitne karşısında bizlere pasif bir pozisyon almayı öğütlediğini görüyoruz. Bu konuda Ebu Davud ve Tirmizi’de geçen hadis gerçekten çok manidardır.
Ebu Musa’dan Resulullah(sav) şöyle buyurdu: “Kıyamet öncesinde, karanlık gecenin parçaları gibi fitneler meydana gelecektir. İşte o zaman kişi mü’min olarak sabahlayacak, kafir olarak akşamlayacak, ya da mü’min olarak akşamlayıp, kafir olarak sabahlayacak. O zaman oturan ayaktakinden, yürüyen koşandan daha hayırlı olacak. Öyleyse (o zaman) yaylarınızı kırın, kirişlerini koparın! Kılıçlarınızı taşa vurup köreltin! Sizden birinizin evine girerlerse, o zaman o, Adem oğlunun iki oğlundan en hayırlısı(yani ölen) olsun.” (Rudani, Hadis külliyatı, c.5, Hadis no: 9769)
Hadiste de çok net görüldüğü gibi, peygamberimiz bize fitne zamanlarında kılıçlarımızı taşa çalmayı emretmişken, bize ne oluyor da kılıçlarımızı “Allahuekber” naralarıyla müslümanların başına çalıyoruz? Bu halimiz Allah ve peygamberimizi anlamadığımızı ve başka referanslarla hareket ettiğimizi gösteriyor. O referans da Kur’anın dediği gibi nefsimizden başka bir şey değil!
Kur’anın kendisinden önceki kitapları tasdik edici olarak gönderildiğini biliyoruz.(Al-i İmran/3) Tevrat, İncil ve Zebur tahrif edilmiş ama o kitaplarda geçip de Kur’anın doğruladığı veya Kur’ana aykırı olmayan şeyler de bizim için referanstır.
Mesela, konumuzla ilgili İncil’de geçen şöyle bir ayet var: “Ama ben size diyorum ki, kötüye karşı direnmeyin. Sağ yanağınıza bir tokat atana öbür yanağınızı da çevirin”(Matta, 5. bölüm, 39.ayet)
Bir çok müslüman bu sözün zillet ifade ettiğini, dolayısıyla müslümanın izzetli olması gerektiğinden hareketle Kur’ana aykırı olduğunu düşünür. Oysa bana göre İncil’deki bu söz Kur’anın tasdik ettiği sözlerden biridir.
İncildeki bu sözün müslümanlar arası ilişkiler söz konusu olduğunda, hem Kur’an’daki Adem’in iki oğlundan öldürülenin tavrıyla, hem de Kur’anın merhamet vurgusuyla uyum içinde olduğunu düşünüyorum.
Elbette müslüman zillet içinde olamaz. Ancak burada merhameti zilletle karıştırıyoruz gibi geliyor bana. Kardeşinin olumsuz tavrına olumlu bir tavırla karşılık vermek, ya da kötülüğe iyilikle karşılık vermek zillet değil, bir erdemdir, fazilettir ve merhamettir.Bundan dolayıdır ki, Kur’an’da kötülüğü iyilikle savanlar övülür(Kasas/54, Rad/22).
Ayrıca çok ilginçtir ki, Kur’an zillet kelimesini mü’minlerin mü’minlerle ilişkilerinde izzet kelimesini ise mü’minlerin kafirlerle ilişkilerinde kullanıyor. “Ezilletin alel mü’minin, eızzetin alel kafirin” yani mü’minler mü’min kardeşleriyle ilişkilerinde zillet, ama kafirlerle ilişkilerinde ise izzet haliyle hareket ederler.(Maide/54)
Kur’an kötülüğe karşı iyilikle muamele edilmesi konusunda İncil’den daha ileri bir seviye ortaya koyar. İncil “sana tokat atana el kaldırma” derken, Kur’an daha ilerisine giderek “seni öldürmek isteyen kardeşine elini kaldırma”, diyor.
Kur’anda Rabbimiz, haksızlığa uğradığımızda yardımlaşarak karşılık verebileceğimizi ve kötülük yapana misliyle karşılık verebileceğimizi söyler ama affetmenin daha hayırlı olduğunu söyleyerek affı tavsiye eder.
“Haksızlığa uğradıklarında aralarında yardımlaşarak karşı koyarlar. Bir kötülüğün karşılığı ona denk bir kötülüktür. Ama kim affeder ve barışı sağlarsa, onun mükafatı Allah2a aittir. Doğrusu O, zulmedenleri sevmez”(Şura/39,40)
Tabi kötü davranan kimseye karşı merhametli ve affedici davranmak ciddi bir iman ve olgunluğu gerektirir. Ama böyle bir tavır kendi özünde öyle bir güç barındırıyor ki, muhatap buna dayanamıyor ve çözülüyor.
Mesela, bir kardeşinizle bir konuyu tartışırken o bir anda öfkelenerek size bir tokat atıyor. Siz tüm gücünüzle kendinize hakim olup karşılık vermiyorsunuz. Hatta diğer yanağınızı muhatabınıza çevirerek “Rahatladın mı? Eğer rahatlamadıysan buna da vurabilirsin” diyorsunuz.
Eğer o kimsede azıcık müslümanlık, hatta insanlık varsa bu davranış onu çözer. Buna rağmen hiç bir şey olmuyorsa, gitsin o kimse müslümanlığına! ağlasın. Hatta, geçtik müslümanlığı, insanlıktan yoksun oluşuna ağlasın.
Asr-ı saadette yaşanmış olan şu olay çok meşhurdur: Ebu Zer bir gün Bilal-ı Habeşi ile tartışırken dayanamayıp annesinden dolayı onu kınayarak “Kara kadının oğlu” der. Buna canı sıkılan Bilal, Ebu Zer’i peygamberimize şikayet eder. Peygamberimiz Ebu Zer’i çağırtarak meseleyi sorar. Tabi Ebu Zer hiç bir şey diyemez. Peygamberimiz ona “sende hala cahiliyye kalıntısı var” der.
Bunun üzerine öyle bir pişman olur ki, doğruca Bilal’ın yanına gider. Başını Bilal’ın ayağının önüne koyar ve ayağıyla başına basmadıkça kaldırmayacağını söyler. Bu manzara karşısında çok kızgın ve kırılmış olan Bilal bir anda adeta çözülür ve kucaklaşıp barışırlar.
İşte böyle, insanlar tevazudan, iyilikten ve merhametten çok etkileniyorlar.
Müslümanların tıpkı Mekke döneminde olduğu gibi çok güçsüz ve azınlıkta olduğu ve düşmanlarına asla karşı koyamayacağı zamanlarda bile şiddetten uzak, merhametle davranmalarının bir direniş tarzı olabileceğini düşünüyorum. Çünkü insan, öyle bir varlık ki, siz onun vicdanını uyandıracak davranışlarda bulunduğunuz zaman, o vicdanına boyun eğmek zorunda kalıyor. Tüm mesele insanların vicdanını rahatsız etmekten geçiyor. Bunun yolu da merhamettir.
Mesela, 1979 da İran’da şah rejiminin devrildiği süreçte halk rejime karşı direnirken, binlerce insan ölmesine rağmen, halk kendilerine mermi yağdıran Şah’ın askerlerine gül atıyorlardı. Bu tavır bir müddet sonra zaten halkın çocukları olan ama rejim tarafından kandırılmış olan ordunun çözülmesine yol açtı ve neticede devrim gerçekleşti.
Yine yakın çağımızda sivil itaatsizliğin sembolü olan Hindistanlı Mahatma Gandhi mücadelesini şiddete başvurmadan yürüterek, ülkesini o güçlü İngiliz sömürgesinden kurtarmıştı. O’nun, her türlü baskı ve işkencelere rağmen şiddete başvurmadan mazlum pozisyonunda kalması halkı derinden etkiledi. Bu etki sebebiyledir ki, halk ona itaat ediyor ve birlikte İngilizlere karşı direniyorlardı. Sonunda halkın direnişine dayamayan sömürgeciler Hindistan’ı terketmek zorunda kaldılar.
Merhamet çok güçlü bir faktör ama putlaştırmamak gerekir. Her şeyin bir sınırı olduğu gibi merhametin de bir sınırı vardır. Bu sınır şöyle tanımlanabilir: Eğer merhamet dediğimiz şey bir hakkın iptalini gerektiriyor veya adaleti ortadan kaldırıyorsa, o merhamet değildir. Zillete ve zalimlere boyun eğmeye dönüşmüştür. Böyle yaşamaktansa imanın gereği izzetlice ölmek daha iyidir. Çünkü böyle ölmek rahmetin ta kendisidir.
Rabbimiz yaşadığımız dünya hayatını imtihan gereği sorunlu yaratmıştır. Bu sorunlar ister kendimizden, isterse başkalarından kaynaklanıyor olsun önemli olan, buraya kadar olan kısmı değil, bundan sonraki kısmıdır.
Yani demek istediğim şu ki; biz ne yaparsak yapalım sıfır sorunlu bir hayatı sürdüremeyiz. Önemli olan sorunlar ortaya çıktıktan sonra bizim takınacağımız tavırdır: Acaba ben sorunun mu, yoksa çözümün mü parçasıyım? Ben sürdürdüğüm hayatla sorunlara değil, çözüme katkı sağlıyorsam, beni Rabbimin huzurunda kurtaracak olan da budur. Her müslüman “Ne olacak bu ümmetin hali?” tarzındaki faydasız sızlanmalarla vaktini geçireceğine, çözümün parçası olmaya çalışmalıdır.
Burada şu hadisi hatırlatmadan geçemeyeceğim: Resulullah(sav) şöyle buyurmuştur:
“İman etmedikçe cennete giremezsiniz. Birbirinizi sevmedikçe de (kamil manada) iman etmiş olmayacaksınız. Size birbirinizi seveceğiniz bir şey göstereyim mi? Aranızda selamı yayınız”(Müslim, Kitab-ul iman)
Hasıl-ı kelam, merhamet, bütün çağlarda hem dostlarımız hem de düşmanlarımız için kendisinden daha güçlüsü olmayan en tesirli bir silahtır, dersem, fazlaca mı abartmış olurum? Takdirlerinize bırakıyorum.
Hasan Eker
12.12.2014/Elazığ
ALINTIDIR