MÜSLÜMANLIK ANLAYIŞIMIZI TASHİH ETMEK

Misafir Yazar fatihten@gmail.com


 

Biz müslümanlar dünya hayatında insanları tanımaya ve tanımlamaya çalışırken onların beyanlarına ve sürdürdükleri yaşamlarına yani dış görünüşlerine bakarız. Kalplerini bilemeyiz. Kalplerini bilen Allah’tır. Bu yüzden gerçek imanı en iyi Allah bilir.

Dolayısıyla, bu zahiri ölçütler içinde bazen bizim müslüman bildiğimiz kimseler Allah katında müslüman olmayabilir. Yine bizim müslüman olduğunu fark edemediğimiz bir kimse de pekâlâ müslüman olabilir.

 

“Müslüman“ kavramı insanı dış hayatıyla, mü’min kavramı ise iç hayatıyla tanımlayan bir kavramdır. Meşhur Cibril hadisindeki İslam’ın ve iman’ın tarifine bakıldığına bu net olarak görülecektir:

“…İslam; Allah’tan başka ilah bulunmadığına, Muhammed(s.a)in O’nun elçisi olduğuna şehadet etmen, namaz kılman, zekat vermen, ramazan orucunu tutman, gücün yettiği takdirde Beyt’i tavaf etmendir…

 

İman; Allah’a, meleklerine, kitaplarına. Peygamberlerine, ahiret gününe inanman, kadere iyisiyle kötüsüyle iman etmendir…”(Rudani, H.Külliyatı, c.1, s.25)

Görüldüğü gibi islam’ın tarifinde dışarıdan gözle görülebilecek ameller zikredildiği halde, iman’ın tarifinde tamamen kalbe yönelik , dışarıdan görülmeyen hususlar zikredilmiştir.

Ancak her şeye rağmen biz, insan ilişkilerimizde zahiren onların beyan ve yaşamlarıyla bu ikisi arasındaki uyumu esas alarak Kur’an’ın bu konuda ortaya koyduğu ölçütlerle hareket etmek zorundayız.

Günümüzde müslüman olarak tanımlanan veya daha da önemlisi kendilerini müslüman olarak tanımlayan insanların çoğuna bakıldığında ne müslüman oldukları ne de olmadıkları belli. Tabi ki insanların müslüman mı, yoksa kafir mi oldukları, hatta hangi oranda müslüman veya kafir oldukları, beni hiç mi hiç ilgilendirmiyor. Çünkü :

“Hesaplarını görücü olarak Allah yeter”(Nisa/6)

 

Ancak bu kaos durumdan benim gibi vahiy ve iman üzerinde kafa yormaya çalışan müslümanların çıkarması gereken bir vazife var. O da; dinin doğru anlaşılıp ortaya konulmasıdır.

Bunu ortaya koymadığımız sürece herkes kendi keyfine göre bir müslümanlık anlayışı tasavvur etmektedir. Bu kadar tezat bir ortamda herkesin kendini müslüman görmesi ve müslümanlıktan çıkma korkusu taşımadan her şeyi rahat yapabilmesinin sebebi budur.

Buradan hareketle islam davetçilerinin dini doğru bir şekilde insanların önüne koyma gibi bir mükellefiyetlerinin olduğunu söylemeye çalışıyorum. Yani bize düşen, dürüst davranmaktır, gerisi onları ilgilendirir.

Diyeceksiniz ki; buna zaten kimsenin itirazı olamaz. Güzel de, işte ben tamda bu noktada -istisnalar hariç- dinin doğru bir şekilde anlaşılıp ortaya konulmadığını söylemek istiyorum.

 

Hatta daha da vahimi, ortaya konulan din anlatımları ve yorumları genelde insanlara doğru dini tanıtıp davet etme yerine onların yanlış din tasavvurlarını ve yaşayışlarını meşrulaştırmaya yönelik gelişmektedir, diyebilirim.

Oysa Kur’anda anlatılan istisnasız tüm peygamberlere bakıldığında onların misyonunun, kavimlerinin olumlu noktalarına bakıp onların sırtlarını okşamak değil; tam tersine olumsuz yönlerine bakıp bozulanı düzeltme yönünde uyarmak olduğu görülecektir.

İnsanların yanlışlıklarını söylemek onların nefislerine genelde ağır gelir. Bu yüzden peygamberlik işi zordur ve sıkıntılıdır.

Ne yapalım! Peygamberler gibi insanlara din anlatacaksak işin tabiatı budur, uymak zorundayız.

“Az kalsın, seni bile sana vahyettiğimizden başka bir şeyi uydurup, Bize mal etmen için akılları sıra kandıracak ve ancak o takdirde seni dost edineceklerdi.

Eğer sana sebat vermeseydik nerdeyse azıcık da olsa onlara meyledecektin

O takdirde de hem hayatın, hem de ölümün acısını sana kat kat tattırırdık. Sonra Bize karşı hiçbir yardımcı da bulamazdın”(İsra/73-75)

Bugün islam veya müslüman denildiğinde “Genel kabul” diyebileceğimiz anlayışı Kur’an ve sünnetle karşılaştırdığımızda ciddi sorunlar çıkmaktadır. Yine örnek nesil olan sahabe ile günümüz müslümanlarını karşılaştırdığımızda müslümanlık anlayışında aynı derecede ciddi farklar ortaya çıktığı görülecektir. Bu farkları şöyle ortaya koyabiliriz:

 

1- Günümüz müslümanlarında! -istisnalar hariç- ne yaparlarsa yapsınlar dinden çıkma korkusu yok.

2- Günümüz müslümanlarında! -istisnalar hariç- büyük günahlarda ısrar var.

3- Bir insan Allah’ın indirdiği dini ya kabul eder ardından da elinden geldiği kadar yaşamaya çalışır, veya reddeder, keyfine bakar! Allah bu seçimi şimdilik! onlara tanımıştır.

Ancak günümüzde insanlar islam karşısında genelde böyle yapmıyor. Bunun dışında üçüncü bir yol tutuyor ve Allah’ın indirdiği dinin arzu ettiği kısmını alarak yeni bir müslümanlık çerçevesi geliştiriyor.

Yani Allah’ın dinine teslim olacağı yerde Allah’ın dininden kendine göre yeni bir din! çıkarıyor, buna da müslümanlık diyor.

Yukarıda sıraladığımız maddeleri sırasıyla şu başlıklar altında inceleyebiliriz:

 

1-Atılma endişesi duyulmadan sürdürülen bir dinde hayır yoktur.

 

Biliyorsunuz günümüzde memurluk sınavları yapılır. Memurluk için gerekli şartlar açıklanır. İsteyenlerden bu şartları taşıyan herkes müracaat eder. Neticede memur olarak alınırlar.

Memurluğun mevzuatı vardır. Kendi isteğiyle müracaat edip memur olanlar bu konudaki mevzuatı daha önce bilmeseler de haliyle kabul etmiş sayılırlar ve buna göre hareket etmek zorundadırlar.

Memurluğa başladıktan sonra “Ben memur olarak kalmak istiyorum ama mevzuattaki şu maddeler beni ilgilendirmiyor” deme hakları yoktur.

İşte nasıl ki, memurluğa giriş şartları varsa birde memurlukta kalış ve çıkış şartları vardır. Mevzuatta bu da belirtilmiştir.

Memurluğun kurallarına uyan kimsenin memurluğu sürer. Ancak aksine hareket edenlerin memurluğu bir müddet sonra sona erer.

Mevzuatı bilmemek mazeret değil, memur olan kimse memurluğun aleyhinde ve lehinde olan şeyleri okuyarak veya en iyi bilenlerden sorarak öğrenmek ve uymak zorundadır.

 

Ancak memurluğa giren bir kimse, “ Artık bir defa girdim ya! ne yaparsam yapayım memurluktan çıkmam” diyerek keyfî hareket etmeye başlarsa bu tavırlar memurluğun elden gitmesiyle sonuçlanır. Bu söylediklerim herkes tarafından tartışmasız kabul edilen gerçeklerdir.

Bu gerçeklerden hareketle şu bilinmelidir ki, müslüman olmak, Allah’a memur olmanın ta kendisidir. Allah’a memur olurken de giriş şartları vardır. Bu, Kelime-i Şehadet’in ifade ettiği manayı kabullendikten sonra Allah’ın kurup peygamberimiz(s.a.v)in şekillendirdiği dini, şartları tuttuğu oranda elinden geldiği kadar yaşamaya çalışıp günahlar karşısında tevbe etmektir.

Bir kimse dine bu şartlarda girdikten sonra dinin asli/zorunlu rükünlerinde (farz ve haramlarda) keyfi davranma hakkı yoktur. Bunu ben söylemiyorum Allah söylüyor:

 

“Allah ve Resulü bir işi hükme bağladığında hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadına o işlerinde istedikleri gibi keyfi davranma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne isyan ederse şüphesiz apaçık bir sapıklıkla sapıtmış olur.”(Ahzab/36)

Görüldüğü gibi bir insan kendi isteğiyle Allah’a teslim olduktan sonra teslim olduğu kimsenin dediklerini yapmak zorundadır. Yoksa müslüman oldum/teslim oldum sözü yalan olur. Pratiği olmayan kupkuru bir sözün kıymetinin olmadığını herkes bilir.

Allah, müslümanlığa giren hiç kimseye orada kalma garantisi vermiyor. Müslümanlıkta kalıp kalmama tamamen kişinin kendi iradesine diğer bir ifade ile yapıp yapmadıklarına bağlı bir şeydir. Çünkü bu müslümanlık denilen yol, girişi olan ama çıkışı olmayan bir yol değildir.

Eğer müslümanlık, bir müslüman için şu dünya hayatında en önemli şeyse-ki öyle olmak zorundadır-o kimse için müslümanlıktan çıkmak da en korkunç şey olmalıdır.

 

Kısacası müslümanlıktan atılma korkusu bu kimseyi din konusunda ciddi davranmaya ve titizliğe sevk edecektir. Takva denilen şey böyle anlaşılmalıdır. İman denilen şey ancak böyle hissedilip tadına erişilebilir. Bir hadis-i şerifte Resulullah (s.a.v) şöyle buyuruyor:

“Şu üç şeyi kendinde bulunduran imanın tadını almış olur:

1- Allah ve Resulünü her şeyden fazla seven

2-Bir kulu herhangi bir maksatla değil sadece Allah için seven

3-Allah kişiyi küfürden kurtardıktan sonra küfre dönmeyi(dinden çıkmayı) ateşe atılmak kadar kerih ve korkunç gören” (Buhari, Müslim, Tirmizi, Nesai) (Rudani-c-1, s-32)

 

Hadiste 3. şık olarak sayılan maddeye dikkat ederseniz şunu anlarsınız: İmanın tadı ancak onu kaybetme korkusu çekildiği oranda hissedilebilir. Veya şöyle de denilebilir: Kaybetme korkusu çekilmeyen şey değerli değildir.

Öyle ya! Bir şey senin yanında ne kadar değerliyse onu o kadar korumaya alırsın, kaybetmemeye çalışırsın. Eğer imanın her şeyinden daha değerli değilse o imanda hayır yoktur. Otur, Allah’ın emri gelinceye kadar bekle. Bunu da ben söylemiyorum Allah söylüyor:

“De ki: “Babalarınız, oğullarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, akrabanız, elde ettiğiniz mallar, durgun gitmesinden korktuğunuz ticaret, hoşunuza giden evler sizce Allah’tan, Peygamberinden ve Allah yolunda savaşmaktan daha değerli ise, Allah’ın buyruğu gelene kadar bekleyin. Allah fasık kimseleri doğru yola eriştirmez.”(Tevbe/24)

 

Yukarıdaki hadiste geçen özellikle 1. ve 3. maddeyi bu ayetle yan yana koyun ve düşünerek okuyun siz de benim söylediğimi anlayacaksınız:

Atılma endişesi duyulmadan sürdürülen dinde hayır yoktur.

Günümüz müslümanlarında!-istisnalar hariç-öyle keyfî ve rahat bir psikoloji var ki, ne yaparlarsa yapsınlar asla dinden çıkma korkusu taşımıyorlar. Sadece az günahkâr veya çok günahkâr olduklarını zannediyorlar! Hatta bazen bunu da Allah’ın merhametini istismar ederek nötr hale getiriyorlar. Zaten şeytan müslümanları Allah’la böyle kandırıyor.

Elbette az günahkâr veya çok günahkâr olma müslümanlar arasında söz konusu olabilir. Ama öyle durumlar vardır ki, sadece günahkâr yapmaz, müslümanlıktan da çıkartır insanı. Gözden kaçırılan nokta da budur.

Tıpkı resmi memurlukta olduğu gibi…

 

Çünkü memurlukta bazı yanlışlıklar vardır ki, onları yaptığında sözle veya yazıyla uyarılırsın ya da kınama cezası, maaş kesim cezası…vs verilir ama memurluk elden gitmez.

Fakat öyle suçlar var ki, kesin memurluktan atılma sebebidir. Sen istemesen de yaptığın şey seni memurluktan çıkartır.

Bu yüzden bazen memurlara yapması için yanlış bir şey söylediğinde “sen beni işimden mi etmek istiyorsun? Ben onu asla yapmam” derler veya memurluktan olmamak için mevzuatı en iyi bilenlere sorarak dikkatli hareket ederler.

Peki, Allah’a memurluk demek olan müslümanlık, başkalarına memur olmaktan daha mı ehvendir ki, orada gösterdiğin hassasiyeti sıra Allah’a gelince göstermiyorsun! Hayır bu kabul edilemez.

 

“Sakınılmaya layık olan da O’dur, mağfiret sahibi de O’dur.”(Müddesir/56)

Memurluğun mevzuatını memur olduğun yer hazırladığı gibi dinin mevzuatını da teslim/kul olduğun Allah koyar. Eğer Allah’a memur olmaya kendi isteğinle karar verdiysen pazarlık yapmadan mevzuatına göre yaşayacaksın, keyfine göre değil.

Eğer dinin içinde kalıp müslüman olarak ölme gibi bir hedefin varsa yapman gereken budur. Gerçek iman, kaybedilmesi kişiye ateşe atılmak kadar korkunç gelen imandır, gerisinde hayır yoktur.

Ayrıca şu örnek üzerinde de düşünün!

Siz bir patron olarak işyerinize eleman alsanız ve ona vazifelerini söyleseniz ama tüm uyarılara rağmen söylenenlerin bir kısmını yerine getirmiyorsa onu orada tutar mısınız?

Hemen haklı olarak işten çıkarırsınız değil mi? Çünkü patronunu ciddiye almayan ve saygı duymayan birinden hayır gelmez.

Aynı şeyi Allah ile ilişkimize uyarlayalım. Biz Allah’a aynı şekilde davrandığımızda Allah bizi niçin dergâhında tutsun? Biz Allah’a kul olmak istemiyorsak O bizi niçin kul olarak tutsun?

Demek ki, birinin yanında kovulma endişesi duyulmadan kalmakta hayır yokmuş!

Ayrıca biz bir kimseye herhangi bir konuda defalarca “Eğer dediğimi yaparsan ben de sana şunu yapacağım” dediğimiz halde o kimse dediğimizi yapmazsa “yoksa sen bana inanmıyor musun?” diyerek kızarız değil mi? Demek ki inanmak; “yapmak” mış! Şimdi şu ayetleri dikkatle okuyun:

“(Bazı insanlar): ‘Allah’a ve peygambere inandık ve itaat ettik’ diyorlar; ondan sonra da içlerinden bir kısmı yüz çeviriyor. Bunlar inanmış değillerdir.

Onlar, aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve peygambere çağrıldıklarında, bakarsın ki içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler.

Ama eğer (Allah ve Resulünün hükmettiği) hak kendi lehlerine ise, ona boyun eğip koşarak gelirler.

(Böyle davrananların)Kalplerinde bir hastalık mı var; yoksa şüphe içinde midirler, yahut Allah ve resulünün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, asıl zalimler kendileridir!

 

Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resulüne davet edildiklerinde mü’minlerin sözü ancak ‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.

Her kim Allah’a ve Resulüne itaat eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte asıl bunlar mutluluğa erenlerdir.”(Nur/47-52)

Hem müslüman olarak Allah’ın bazı emirlerini alıp bazılarını da bırakan kimseye “Bunları niçin yapıyorsun?” diye sorduğumuzda elbette “Allah emrettiği için yapıyorum” diyecektir.

Peki, sormak lazım: Terk ettiklerin Allah’ın emirleri değil mi?

-Tabi ki O’nun emirleridir.

-Bunları niçin almıyorsun?

…………………………?

 

Görüldüğü gibi müslümanlık adına bunun izahı yok.

 

2-Müslüman; günah işlemeyen değil, günahında ısrar etmeyen kimsedir.

 

Ne Kur’an’da ne de sünnette “müslümanlar günah işlemezler” şeklinde ya da bu anlama gelebilecek bir kayıt yoktur.

Müslümanlar da insandır, melek değildir. Allah insanı günaha düşebilecek bir varlık olarak yaratmıştır ki, bunda şöyle bir hikmet vardır: Yeryüzünde günah olacak ki, bağışlanma olsun. Böylece Allah’ın Tevvab, Ğaffar, Rahman ve Rahim sıfatları tecelli etsin

Allah bizlere “Huzuruma günahsız bir şekilde gelin” demiyor. Tam tersine, “günaha düştüğünüzde suçunuzu bilin, mütevâzi olun, günahları bağışlayanın sadece Allah olduğuna inanarak tevbe edin ve günahınızda bilerek ısrar etmeyin” diyor.

 

“Ve onlar çirkin bir günah işledikleri yahut nefislerine zulmettikleri zaman Allah’ı hatırlayarak hemen günahları için bağışlanma dileyenlerdir. Zaten günahları Allah’tan başka kim bağışlayabilir ki? Bir de günah üzerinde bile bile ısrar etmeyenlerdir.”(Ali İmran/136)

Müslümanlar günahlardan kaçınmaya çalışan kimselerdir. Ancak ne kadar kaçınmaya çalışsalar yine de insan olmaları hasebiyle küçük de olsa birtakım günahlara düşmekten kurtulamazlar. Büyüklerden kaçınmak şartıyla düşülen küçük günahları Allah affedeceğini söylüyor.

“Size yasaklanan büyük günahlardan kaçınırsanız, sizin (küçük) günahlarınızı örteriz ve sizi şerefli bir yere sokarız.”(Nisa/31)

“O kimseler ki, küçük kusurlardan başka, günahların büyüklerinden ve hayasızlıklardan uzak dururlar. Gerçekten Rabbin mağfireti geniş olandır…”(Necm/32)

Dünya hayatı sürdüğü müddetçe ölüm gelene kadar her müslüman hayatında en büyük günahlara bile düşebilir.

Bizim için örnek nesil olan sahabenin hayatına baktığımızda birçok büyük günah görebiliriz. Örnek vermek gerekirse:

Buhari, Müslim ve Ebu Davud’un rivayet ettiği hadise göre;

 

Eslem kabilesinden olan bir adam peygamberimiz(s.a.v)e geliyor. Zina ettiğini itiraf ederek temizlenmek istediğini bildiriyor. Resulullah(s.a.v) defalarca ondan yüz çeviriyor ama o zina ettiğini söyleyerek cezasını çekmek istediğini söylüyor.

Nihayet Resulullah(s.a.v) onun recmedilerek öldürülmesini emretti ve öldürüldü. Bazı müslümanlar bu şahsın aleyhinde ileri geri konuşmaya başlayınca Resulullah(s.a) onları menederek şöyle buyurdu:

“Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, şimdi o cennet nehirleri içinde dalıp dalıp çıkmaktadır.” (Rudani, H.Külliyatı, c.3, s.65)

Müslim’in rivayet ettiği bir hadiste, hamile bir kadın gelerek zina ettiğini ve temizlenmek istediğini söylüyor. Resulullah (s.a.v) onu geri çeviriyor. Ertesi gün kadın tekrar geliyor ve tekrar itiraf ediyor. Resulullah(s.a.v), doğurduğun zaman gelirsin diyor. Doğumdan sonra geliyor.

Bu defa Resulullah(s.a.v): “Haydi git emzir, onu sütten kestiğin zaman gelirsin” diyor. O gidiyor sütten kesince geliyor ve recmediliyor.

Müslümanlardan biri o kadına sövünce Resulullah(s.a.v): “Yavaş ol Halid! Canım elinde olan Allah’a yemin ederim ki o öyle bir tevbe etti ki, hilekâr öşürcü bu tevbeyi yapsa Allah onu bile affeder” buyurdu. Sonra emretti namazı kılınıp defnedildi. (Rudani c-3, s-64)

Nesai’nin dışında altı hadis imamının rivayet ettiği bir hadis:

 

Sahabeden biri Resulullah’ın yanına aniden gelerek “Helak oldum ya Resulullah” diyor. Resulullah (s.a.v) sebebini sorunca; oruçlu iken hanımıyla cinsel ilişkide bulunduğunu söylüyor. Resulullah da ona nasıl hareket etmesi gerektiğini anlatıyor…”(Rudani c-2, s-64)

Bir başka çarpıcı örnek de şudur: Peygamberimiz bir askeri birlik gönderiyor. Bunlar köyün birinde kendilerine kelime-i tevhidi söyleyip selam veren birine rastlıyorlar. Sahabilerden Usame b. Zeyd bunu öldürüyor ve davarlarını sürüp getiriyorlar. Resulullah (s.a.v)a haber verilince şiddetle Usame’yi azarlıyor ve: “Onun beraberindeki mala göz dikerek katlettiniz!” buyuruyor.

 

Resulullah (s.a.v) o kadar şiddetle azarlıyor ki, Usame: “Keşke o güne kadar müslüman olmamış olsaydım da bugün müslüman olsaydım” diyor. Bir rivayette Nisa/94. ayetin bu olay üzerine indiği söyleniyor. (Hak dini Kur’an dili)

Örnekler çoğaltılabilir ama gerek yok. Yukarıda sıraladığımız birkaç örnek sahabenin hayatında da büyük günahların olduğunu anlatmaya yetiyor.

Ancak onların günahlar karşısındaki tavrı gerçekten mükemmel. Dikkat edilirse onlar günahlar karşısında tek cümleyle ifade edecek olursak “Helak oldum!” diyorlar.

 

Hatta zina işleyen sahabide görüldüğü gibi öyle bir rahatsızlık duyuyorlar ki, gizli olan günahlarını kendileri itiraf ederek “Kirlendim, temizlenmek istiyorum” diyorlar ve cezasını çekmeden rahat olamayacakları tavrını gösteriyorlar.

Sahabe dediğimiz insanları övgüye layık kılan şey, görüldüğü gibi, onların hiç günah işlememeleri değil, günahları karşısındaki tutum ve takvalarıdır.

Şimdi düşünelim! Günahtan bu derece rahatsız olan bir kimse o günahı ısrarla sürdürür mü? Hayır.

Zaten bu tür günahlar onların hayatında sık rastlanan şeyler değil. Tek tük denecek şekilde meydana gelmiş ve öyle bir tövbe etmişler ki “İşte, müslüman böyle olur!” dedirtecek şekilde.

 

Bir öğretmen arkadaşım anlatmıştı. O diyor ki; bir gün okulda baktım ki bir kız öğrencinin rengi solmuş, hasta olduğunu zannederek sordum: Kızım hasta mısın?

O: “Hayır, hocam hasta değilim. Bugün sabah namazını kılmadım. Bundan dolayı kendime ceza verdim, kahvaltı yapmadım!”

Gerçekten gıpta edilecek bir davranış. İşte “müslüman kafa” budur, günahtan rahatsız olmaktır. Bu rahatsızlık tövbe etmeyi, tövbe etmek de günahları terk etmeyi/sürdürmemeyi gerektirir. Zaten Allah müslümanların günahlarında bile bile ısrar etmeyeceklerini söylüyordu. (Ali İmran/135)

Bunun tam aksine Rabbimiz Ashab-ı Şimal dediği cehennemlik kimselerin büyük günahları ısrarla sürdürdüğünü söylüyor.

“Büyük günahı işlemekte ısrar ediyorlardı”(Vakıa/46)

 

Bazı alimler ayetteki büyük günahtan maksadın “şirk” olduğunu anlamışlar ama bunun yanında diğer büyük günahları anlayan alimler de var. Bu yüzden ayetteki büyük günahı sadece şirk ile sınırlandırmak islamın genel tutumuyla da örtüşmeyecektir.

Çünkü şirk, ısrar edilmese de zaten her şeyi silip yok eden en büyük günahtır. Ama diğer büyük günahlar öyle değil. Bir kez işlenmesiyle insan dinden çıkmaz. Yeter ki tevbesiz bir şekilde ısrarla devam edilmesin. Tevbe etmeden ısrarla sürdürülürse o zaman risk başlıyor.

Bir de ayeti şu açıdan düşünmek gerekir: Acaba büyük bir günahı ısrarla sürdürdüğümüzde şirke mi dönüşüyor?… Belki de ayet bunu anlatmak istiyor. Gerçekten kafa yormaya değer bir nokta…

 

Müslümanın hayatında günah da olur tövbe de. Ama bir günah ile onun tövbesi bir ömür sürmez. Yani bir müslüman düşünün ki, büyük bir günahı hem sürekli işleyecek hem de her işlediğinin ardından sürekli tövbe edecek! Bu mümkün değildir.

Çünkü günah ile tövbe birbirlerini kesen şeylerdir. Ya tövbe günahı keser veya günah meşrulaşır tövbeyi keser, Allah korusun!

Zaten günahı kesmeyen tevbe, tevbe değildir. Bu yüzden olacak ki Rabbimiz tevbemizin “nasuh” olmasını isteyerek şöyle buyuruyor:

“Ey iman edenler Allah’a nasuh bir tevbe ile tevbe ediniz”(Tahrim/8)

Nasuh tevbe; samimi ve bir daha aynı günaha dönmemek üzere yapılan tevbe şeklinde izah edilmiştir.

Ayrıca madem müslüman; günahtan rahatsız olan kimsedir, dedik, o halde soruyorum: İnsan rahatsız olduğu şeyi bir ömür boyu sürdürür mü? Mümkün değil. Eğer “müslümanım” diyen bir kimse büyük günahlardan birini ömür boyu bilerek yapıyorsa şu ihtimaller akla gelir:

 

-Günahtan rahatsız olmuyor.

-Günahına tövbe etmiyor.

-Onun günah olduğuna inanmıyor.

-Ahiret hayatına inanmıyor.

-Cezayı caydırıcı bulmuyor.

-Allah’tan korkmuyor ya da O’na saygısı kalmamış.

-O günahı hafife alıyor…

Hangi ihtimali düşünürseniz düşünün Kur’an’ın müslüman tanımıyla bir araya getiremiyorsunuz. Büyük günahlarda bile bile ısrar eden bir müslüman tarifi yoktur.

Yanlış anlaşılmaması için bir kez daha söyleyeyim: “Büyük günah işleyen müslüman değildir” demiyorum. Müslümanın en büyük günahları bile işlemesi mümkündür. Ama bu onu dinden çıkarmaz. Nitekim hadislerde örneklerini verdim.

Geçmişte büyük günah işleyen(Mürtekib ül Kebire)in durumu kelamcılar tarafından tartışılmış. Bence gereksiz bir tartışmadır. Çünkü bu insanı dinden çıkarmaz.

Bunun yerine keşke büyük günahlarda ısrar edenin durumu tartışma konusu yapılsaydı. Çünkü bu tartışmanın her müslüman için Kur’an ve sünnet açısından bir anlamı vardır.

 

Ama benim söylemek istediğim şey şudur: Müslüman, büyük günahlarda bile bile ısrar ederek tövbe etmeden bir ömür boyu bunu sürdürmez. Zaten tövbe ederse günahı terk eder. Allah’da böyle kimseleri çok net bir şekilde birçok ayetlerde bağışlayacağını söylüyor. Ancak tövbe etmeden bilerek günahı sürdürüyorsa böyle bir müslüman tanımı yoktur.

Tövbe konusunda Rabbimiz, ancak “bi cehaletin” yani cehaletle günah işleyen ve hemen ardından tevbe edenlerin tevbesini kabul edeceğini buyuruyor:

“Allah’ın kabul edeceği tevbe ancak cehaletle işlenip de sonra tez elden tevbe edenlerin tevbesidir. İşte Allah bunların tevbesini kabul eder. Allah her şeyi bilendir, hikmet sahibidir.”(Nisa/17)

 

Ayette geçen “cehaletle” ifadesi iki anlama da gelebilir:

a- Bir şeyin günah olduğunu bilmeden onu yapmak.

b- Bir şeyin günah olduğunu bilse de o an zaaflarına mağlup olarak veya gaflet eseri bir anlık boşluğa düşerek onu yapmak.

İşte bu şekilde işlenen ve kısa zamanda tevbe edilerek günahlarını terk edenlerin tevbesini kabul edeceğini söylüyor Rabbimiz.

Yine Rabbimiz tevbe etmeden günahlarını sürdüren ve ancak ölüm gelip çatınca tevbe etmeye kalkanların da tevbesini kabul etmeyeceğini söylüyor:

“Kötülükleri işleyip dururken ölüm kendisine geldiği zaman; “şimdi tevbe ettim” diyenler ile kafir olarak ölenlerin tevbesi makbul değildir. Onlar için acı bir azap hazırlamışızdır.”(Nisa/18)

Çünkü büyük günahları ısrarla sürdürüp tevbe etmemede Allah’a karşı büyüklenme, O’nu hiçe sayma, O’nunla inatlaşma veya ciddiye almama söz konusudur. Allah’ı ciddiye almayanı Allah hiç ciddiye almaz.

İblis’in Hz.Adem’e secde emri karşısındaki ısrarla direnişini, bunun yanında da Hz. Adem’in işlediği günah karşısında ikilemeden hemen tevbe edişini düşünün!…

Rabbimiz zaman zaman düşebileceğimiz günahlarda niçin ısrar etmememizi istiyor? Elbette bunun hikmetleri vardır. Bu soru bağlamında şu ayet çok düşündürücü gelmektedir:

 

“Bir zaman Musa, kavmine: “Ey kavmim! Benim, Allah’ın size gönderdiği elçisi olduğumu bildiğiniz halde niçin beni incitiyorsunuz?” demişti. Onlar eğrilince, Allah da kalblerini eğriltti. Allah fasıkları doğru yola iletmez”(Saf/5)

Bu ayet dikkatle okunduğunda şu fark ediliyor: İsrail oğulları Hz. Musa(a.s)ya iman ettiklerini söyledikleri halde birçok konuda O’na karşı yanlış tutumlarını ısrarla sürdürmüşlerdir. Israrla sürdürülen bu yanlış davranışlar neticede onların kalplerine sirayet etmiş ve kalplerinin de bozulmasına yol açmıştır. Bu durumu Rabbimiz “Onlar eğrilince, Allah’da kalplerini eğriltti” şeklinde ifade etmiş.

Demek ki ısrarla sürdürülen günahlar imanın merkezi olan kalbi bozuyor. Orada başlayan bozukluk sonunda müslümanlığın da bozulmasına yol açıyor. Şimdi anladınız mı müslümanların günahlarında niçin ısrar etmeyeceklerini!

3-Dini Allah kurar, Peygamber canlandırır, biz kullar ise yaşamaya çalışırız.

 

Din, en modern anlamıyla “yaşam tarzı”demektir. Kişinin yaşam tarzı aynı zamanda onun dini kimliğidir. Çünkü kişinin yaşam tarzı onun düşünce ve inanç dünyasından bağımsız değildir.

İnsana yaşamı veren Allah aynı zamanda onu şekillendirme/terbiye konusunda tek hak sahibidir. Allah’ın “Rab” oluşu bu anlamdadır. Bu yüzden Kur’an-ı Kerim’de din Allah’a nisbet edilir.

“Allah’ın yardım ve zaferi geldiğinde insanların bölük bölük Allah’ın dinine girdiğini göreceksin” (Nasr/1,2)

“Bugün size dininizi tamamladım, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için din olarak islamı beğendim…” (Maide/3)

“Fitne tamamen yok edilinceye ve din de yalnız Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın” (Bakara/193, Enfal/39)

Din, kulluk için indirilmiştir. Biz de kulluk için yaratılmışız. Biz Allah’ın kullarıyız, peygamber(s.a.v)in değil. Çünkü peygamber(s.a.v) de Allah’ın kuludur. Dolayısıyla dinimizin Allah’a ait olması bu yüzdendir. Allah dinimizi halis olarak kendisine ait kılmamızı istiyor.

“Muhakkak Biz sana Kitabı hak olarak indirdik. O halde dini sadece Allah’a halis kılarak O’na kulluk et.”(Zümer/2)

“De ki: ‘Ben dini Allah’a halis kılarak yalnız O’na kulluk etmekle emrolundum.”(Zümer/11)

 

Bundan dolayı bir insan Allah’ın kurup indirdiği dini ya kabul eder ya da reddeder. Eğer kabul ederse, elinden geldiği kadar dinin mevzuatına uygun yaşamaya çalışır. Günahları için Allah’tan bağışlanma diler, tevbe eder, hiçbir zaman kul olduğunu unutmaz.

Yok, eğer dine girmeyi, diğer bir ifade ile Allah’a kulluğu reddederse yine kendisi bilir ama sonucuna da razı olur.

“ Ve de ki: Hak, Rabbinizdendir. Öyleyse dileyen iman etsin, dileyen inkar etsin.” (Kehf/29)

Gerçek böyle olması gerekirken günümüzde dine girmiş! birçok kimse iki yoldan birini seçmek yerine üçüncü bir yol izleyerek dinin içinden arzu ettiği bazı kuralları istediği zaman istediği kadarıyla alıyor ve müslümanlığını öyle şekillendirip sürdürüyor.

Mesela, günde beş vakit kılınması gereken namazı sadece haftada bir Cuma namazına giderek veya senede bir ay ramazanda kıldığı namazlarla geçiştirmek yada islamın örtünme emrini cenazede, mevlidde ve camiye girdiğinde takınmak bu kafanın ürettiği dindir!

Tabi bu yeni bir din! oluyor. Yani Allah’ın dini değil, Allah’ın dininden çıkarılmış yeni bir din. Ali’nin dini, Mustafa’nın dini, Ayşe’nin dini, Fatma’nın dini…

Bugün müslümanım diyenlerin çoğuna baktığınızda, Allah’ın dini yerine kendilerinin şekillendirdiği bir dine sahip olduğunu görürsünüz.

Bu söylediklerim dinin olmazsa olmaz dediğimiz açık bir şekilde belirlenen haram ve farzları konusundadır. Çünkü nafile ibadetler müslümanın keyfine bırakılmıştır.

 

Bu gerekçeyle şu soruyu sormaya hakkımız var: Bir insan gerçekten Allah’a teslim olduysa onun hayatında nasıl sürekli haram olan bir şey çiğnenir ve sürekli farz olan bir şey terk edilir? Bunun kitap ve sünnetle izahı mümkün değil.

Kısacası, “müslümanım” diyenlerin çoğunun yaşantısı, onların ne müslüman olduklarını ne de olmadıklarını gösteriyor.

Bu islam, kişilerin keyfine bırakılmış bu kadar belirsiz bir din midir? Allah’a kul olmak işi bu kadar gayri ciddi bir iş midir?

Bu kadar birbiriyle çelişkili müslümanlık görüntüsü veren kimselere sorsanız kusurlu olmakla beraber müslümanlıklarından emindirler! Hiçbir zaman kendilerinin dinin dışında olabileceklerini düşünmüyorlar. Acaba Allah bu kadar farklı din modelleri mi göndermiş?… Yoksa Rabbimizin ifadesiyle:

“Yoksa size ait bir kitap var da (bu batıl yolları) o kitaptan mı okuyorsunuz?”(Kalem/37)

“Yoksa ‘ne hükmederseniz sizindir’ diye lehinize olarak tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?”(Kalem/39)

Burada temel soru şu: Dinimizi(yaşamımızı) Allah mı belirleyecek yoksa biz mi?… Elbette ki Allah belirleyecek. Allah belirlediğine göre bu bizim yaptığımız Allah’a din öğretmek anlamına gelmiyor mu?

 

“De ki: Siz dininizi Allah’a mı öğretiyorsunuz? Oysa Allah göklerde olanları da bilir, yerde olanları da. Allah her şeyi hakkıyla bilendir.”(Hucurat/16)

Bazen de bir kimsenin müslümanlığını sorguladığınızda hemen kendinden daha kötü birini gösterip “Yine bize şükret, biz onlardan iyiyiz” diyerek hallerini meşrulaştırdıkları gibi, bu hallerini sanki Allah’ı minnet altında bırakma gerekçesi sayarlar. “Bu kadarını yapıyoruz daha ne istiyorsunuz “ manasında şeyler söyleyerek kabul edilmesini arzu ederler. Tabi ki kabul edecek Allah’tır ama Allah şöyle buyuruyor:

“Onlar islam’a girdikleri için seni minnet altına sokuyorlar. De ki; müslümanlığınızı benim başıma kakmayın. Eğer doğru kimselerseniz bilesiniz ki sizi imana eriştirdiği için asıl Allah sizi minnet altında bırakmaktadır.”(Hucurat/17)

“Allah nezdinde tek (hak) din, (insanın) O’na teslimiyetidir…”(Al’i imran-/9)

Diğer bir sorun da şu; Allah bizi hesaba çekerken bizden daha kötü olan birine bakıpta mı hakkımızda karar verecek ki, biz kendimizi bizden daha kötü birine göre değerlendiriyoruz ve ona göre iyi olduğumuz sonucuna varıyoruz?

Hayır, Allah bizi gönderdiği kitabına göre değerlendirecek. Diğer bir ifadeyle Allah bizi başkasıyla değil, kitabıyla tartacak. O zaman hesabımızı ona göre doğru yapalım.

 

Kulluk her alanda yaratana teslimiyettir. İnsan, hayatının bazı alanlarında Rabbine direnirse bu teslimiyetle bağdaşmaz. Kulluğun sınırlarını ve şeklini belirlemek tamamen Allah’a aittir. Bu yüzden Rabbimiz Bakara/208. ayette M. Esed’in o çarpıcı ifadesiyle şöyle buyurmuştur:

“Ey imana ermiş olanlar! Allah’a kendinizi tam teslim edin ve şeytanın ardından gitmeyin. Zira o sizin apaçık düşmanınızdır.”

Yahudiler Allah’ın sınırlarını bilerek çiğnediği için, ğayril mağdûbi aleyhim/kendilerine gazab edilenler olarak tanımlandı.

Hıristiyanlar da kulluğun şeklini kendileri belirlemeye kalktıkları için, veleddâlin/sapıtmışlar olarak tanımlandı.

Bizlere de bu iki güruhtan olmamamız için öğüt verildi. Bu yüzden bu temel öğüt/uyarı fatiha suresiyle birlikte her gün kılınan namazların her rekatında dua mahiyetinde Allah tarafından tekrar ettiriliyor biz müslümanlara.

 

Din, ya tamamen alınmayı veya bırakılmayı isteyerek tam teslimiyet istiyor. Din pazarlığı kabul etmiyor. Pazarlıksız teslimiyeti şart koşuyor. Bu husus kendi zamanlarının müslümanları olan İsrail oğullarının hayatından bir bölüm aktarılarak dile getiriliyor.

“Vaktiyle biz İsrail oğullarından: Yalnızca Allah’a kulluk edeceksiniz, ana-babaya, yakın akrabaya, yetimlere, yoksullara iyilik edeceksiniz diye söz almış ve ‘insanlara güzel söz söyleyin, namazı kılın, zekatı verin’ diye de emretmiştik. Sonunda azınız müstesna yüz çevirdiniz.

(Ey İsrail oğulları) birbirinizin kanını dökmeyeceğinize, birbirinizi yurtlarınızdan çıkarmayacağınıza dair sizden söz almıştık. Her şeyi görerek sonunda bunları kabul etmiştiniz. Sonra siz, birbirinizi öldüren, aranızdan bir takımı memleketlerinden süren, onlara karşı günah ve düşmanlıkta birleşen, onları çıkarmak haramken size esir olarak geldiklerinde fidyelerini vermeye kalkan kimselersiniz.

Yoksa kitabın bir kısmına inanıp, bir kısmını inkar mı ediyorsunuz? Aranızda böyle yapanın cezası ancak dünya hayatında rezil olmaktır. Ahiret gününde de azabın en şiddetlisine onlar uğratılırlar. Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.

Onlar ahiret karşılığında dünya hayatını satın alan kimselerdir, bu yüzden azapları hafifletilmez, onlar yardım da görmezler.” (Bakara/ 83-86)

Yukarıdaki israiloğulları denilen Yahudilerle ilgili ayetleri dikkatle okuyun. Bunlar “Kitap ehli” olarak tanımlanan ve Allah’a, ahirete, ve Allah’ın buyruklarına iman ettiklerini söyleyen kimselerdi. Hiçbir zaman açıktan “Biz bunları reddediyoruz” demiyorlardı. Ama verdikleri sözlerin yani dinlerinin bir kısmını da yerine getirmiyorlardı. Şöyle ki:

 

Rivayetlerin anlattığına göre; iki Yahudi kabilesinin her biri müşrik olan iki kabileyle ayrı ayrı anlaşma yapıyorlar.

İki müşrik kabile savaşa tutuşunca mecburen onların yanında iki Yahudi kabilesi de müttefik olarak savaşıyorlar. Böylece iki Yahudi kabilesi birbirleriyle savaşmış oluyorlardı.

Ama savaş sonunda Yahudiler esir aldıkları Yahudi kardeşlerinin fidyesini verip kurtarıyorlardı.

Bu durumda onlara: “Hem kardeşlerinizle savaşıyorsunuz, hem de onları esir aldığınızda fidyesini verip kurtarmaya kalkıyorsunuz” denildiğinde onlar bu çelişkilerini şöyle izah ediyorlardı:

 

“Haklısınız, aslında o kardeşlerimizle savaşmak bize haram kılınmış ama ne yapalım! Anlaşma gereği müttefiklerimizle birlikte hareket etmek zorundayız. Esirleri kurtarmaya gelince, dinimizin emri gereği onlara yardım etmek zorundayız.” (Hak Dini Kur’an Dili)

Allah böyle yapanları “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkar mı ediyorsunuz?” diyerek tanımlıyor. Aynı zamanda bunları hem dünyada rezil edeceğini hem de ahirette şiddetli azaba sokacağını söyleyerek uyarıyor.

Peki, günümüzde kendilerinin müslüman olduğunu söyledikleri halde dinin bir kısmını alıp bir kısmını bırakarak hayatlarını böyle sürdürenler hiç mi onlarla kendileri arasında bir benzerlik görmüyorlar?

 

Müslümanlar! olarak günümüzde yaşanılan rezilliğin cevabını acaba yukarıdaki ayetlerin mefhumunda aramak gerekmiyor mu?

Veya geçmişteki müslümanları aziz eden bu Kitap -değişmediği halde- bugün neden bizleri rezil ediyor? diye sorduğumuzda bu sorunun cevabını Kitapta değil de bizim Kitaba yaklaşım biçimimizde aramak gerekmiyor mu?

Bu şekilde “müslümanım” diyenlerin çoğunun tutumlarının müslümanlıkla bağdaşmadığını söyleyip uyardığımız zaman bizi tekfirci ve merhametsiz davranmakla suçluyorlar.

 

Bu bağlamda en çok “Ne yani, kendinizden başkasını müslüman olarak görmüyor musunuz?” veya “Siz bana kafir mi demek istiyorsunuz?” şeklinde itirazlarla karşılaşıyoruz. Haşa! Böyle herkesi helak olmuş pozisyonunda görüp kendini de kurtulmuşlardan zanneden bir tutum biz müslümanlara asla yakışmaz.

Ancak müslümanlık adına tutturduğumuz yolun da bu işin kitabına göre sağlamasının yapılması lazım. Yoksa Allah’ın rızasını kazanma adına O’nun gazabına uğrarız!

“Onlar o kimselerdir ki, dünya hayatında yaptıkları boşa gitmiştir, üstelik kendilerinin muhakkak iyi iş yaptıklarını zannederler.”(Kehf/104)

Uyarılarımızı merhametsizlik olarak algılayıp bizi suçlayanlara diyorum ki; o zaman insanların müslümanlık adına sürdürdükleri keyfi tutumlarını meşru gösterelim de cehenneme kadar yürüyüp gitsinler mi?

Asıl böyle davranmakla onlara merhametsiz davranmış olmaz mıyız?

Vallahi! Yazık bu insanlara. Merhameti de doğru anlamak lazım. Bana göre merhamet; Resulullah(s.a.v)ın ifadesiyle; Ateşe doğru uçtuğunu gördüğümüz kelebeklerin uçuşuna engel olmaya çalışıp uyarmaktır. Asıl merhametsizlik ise onların keyiflerini kaçırmamak için ateşe doğru uçuşlarına engel olmamaktır. “Dost acı söyler” ilkesiyle gerçekçi olmak lazım.

 

Hem Rabbimiz Kur’anın birçok yerinde “Sen onların hevalarına(keyiflerine) uyma, sen sana vahyolunan şeylere uy” demiyor mu!

Bu mülahazalar çerçevesinde diyorum ki; müslümanlığımızı Kur’an ve sünnet ölçüleriyle tekrar gözden geçirelim. Sahip olup sürdürdüğümüz din acaba Allah’ın dini mi yoksa bizim uydurduğumuz din mi? bunu görelim.

Yoksa müslümanlık zannımızla ilahi huzura varıp ta kabul görmediğimizde telafisi mümkün olmayan bir hüsrana uğrarız veya diğer bir ifadeyle müslüman olduğumuzu söyleye söyleye cehenneme gideriz, Allah korusun!

 

Bir şey ancak kendisinden daha değerli bir şey uğrunda feda edilir!

 

Rabbimiz bir çok ayetlerde göklerde ve yerde yarattığı her şeyi insana boyun eğdirdiğini ( teshir) ifade ediyor.

“ O göklerde ve yerde ne varsa hepsini kendi katından size boyun eğdirmiştir. Elbette bunda düşünen kimseler için ibretler vardır.”(Casiye/13)

Bu ve bu manadaki tüm ayetler insanın dışındaki yaratılan her şeyin insana hizmet için onun emrine verildiğini ifade etmektedir.

Bu husus insanın yaratıklar içerisinde en değerli konumda olduğunu ispat etmektedir. Diğer bir ifadeyle, insanın dışındaki tüm yaratılanlar değer olarak insandan aşağı konumdadır. Zaten insana “Eşref-i mahlukat/yaratılanların en değerlisi” dememizin anlamı da budur. Buna kimsenin itirazı olmaz.

Gelelim diğer bir hususa: Hiçbir şey kendisinden daha değersiz bir şey uğruna asla feda edilemez, edilirse yanlış olur.

Mesela; bir villa bir gecekondu uğrunda feda edilemez. Eğer feda edilecekse gecekondu villa uğrunda feda edilir. Çünkü gecekondu villadan daha değersizdir. Diğer bir tabirle tavuk kaz uğruna feda edilebilir ama kaz tavuk uğruna feda edilemez. Dünyadaki tüm akıllar istisnasız bunu böyle kabul eder.

Gelelim asıl söylemek istediğim noktaya: Yukarıdaki tartışılmaz gerçeklerden hareketle diyorum ki; bir insan madem ki kendisinin dışındaki tüm yaratıklardan daha değerlidir, o halde bir insan hiçbir yaratık uğruna feda edilemez. Edilirse o zaman değerli olan bir şey ondan daha değersiz bir şey uğruna feda edilmiş olur ki, açıkça bunun yanlışlığı ortadadır.

 

Bugün insanların uğrunda feda oldukları devlet, vatan, bayrak, ideolojiler…vs. hepsi insanın rahat etmesi için yaratılan veya oluşturulan bir takım varlıklar, semboller, araçlar ve teşkilatlardır. Hepsinin ortak paydası “insan için” olmalarıdır. Dolayısıyla tüm yaratılanlar “insan için”dir, insan “onlar için” değildir.

İnsanın hiçbir yaratık uğruna feda (kurban) olamayacağı gerçeği böylece anlaşıldıktan sonra insanın, sadece yaratıcı uğruna kendini feda edebileceğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Madem yaratıcı sayesinde varız, o halde sadece O’nun uğruna varlığımızı harcayabiliriz. Hak olan şey; mülkü sahibinin yoluna harcamaktır. Mülk ise Allah’ındır.

 

Evet, insan sadece Allah’a kurban olur, çünkü Allah yaratıcıdır, yaratılan değil. İnsanı yaratan ve her şeyi insana bahşeden Allah’tır. Bu yüzden Allah insan için en değerli ve en kutsal olandır.

İnsan, Allah’ın kutsamadığı bir şeyi kutsamaya hakkı olmamasına rağmen birçok kutsallar oluşturuyor. Üstelik o kutsadığı şey uğrunda ölüyor.

Bu, kendi putunu yapıp tapınmak anlamına geliyor. Bir insanın kendisinin kutsadığı bir şey uğrunda ölmesi İslam açısından son derece vahimdir ve hiçbir izahı yoktur. Kısacası, akla zarar diyebileceğimiz bu hal tevhid inancına aykırıdır, şirktir.

Çünkü insanın kutsadığı yaratık ne kadar kutsanırsa kutsansın insandan daha değerli olamaz. Böyle olunca insan kendinden daha değersiz bir şey için harcanmış olur. Oysa insanın bütün niyet ve eylemleri kendinden aşağıdaki hiçbir şey için olamaz, ancak kendinden üstün bir varlık için olabilir ki, O sadece Allah’tır. Sanırım şu ayet ne demek istediğimizi en iyi şekilde anlatmaktadır.

 

“De ki: Şüphesiz benim namazım, (bütün) ibadetlerim/davranışlarım, hayatım ve ölümüm hepsi alemlerin Rabbi Allah içindir.” (En’am/162)

Bir müslüman için yaşarken ve ölürken tek amaç; Allah’ın davasını yüceltmek ve O’nun rızasını kazanmak olmalıdır. Bu yüzden Allah kendi yolunda hayatını geçiren kimselere şahit (şehit) diyor. Böyle yaşayan kimse ister cephede isterse yatakta ölsün fark etmez. Önemli olan hayatını imanına şahit tutarak yaşamaktır. Ama hayatını imanının şahidi yapmamışsa cephede de ölse şahit(şehit) denilmez.

“Ve işte böylece sizi örnek bir ümmet kıldık ki, insanlar nezdinde hakk’ın şahitleri olasınız ve peygamber de sizin hakkınızda şahit olsun.”(Bakara/143)

Allah’ın dışındaki sahte Rabler ve güçler de kendi yolunda ölenlere şehit! derken herhalde Allah’ı kopyalamaya ve Allahlık taslamaya çalışıyorlar ama nafile…

Bir müslüman için yaşadığı toprak parçasında kendisine kimin ve nasıl hükmettiği önemli iken günümüzde bu önem toprak(vatan) parçasına kaydırılmıştır. Oysa bir müslümanın nerede yaşadığı değil, nasıl yaşadığı yani inançlarına paralel yaşayıp yaşamadığı önemlidir.

Bir yerde inançlara uygun yaşanamıyorsa, baskı yüzünden insanlar ilahi hakikatlerle bir türlü yüzleşemiyorlarsa orada toprağı kutsamanın bir anlamı yoktur. Hatta bazen bu bağlamda bir müslüman kendi ülkesinden ziyade yabancı bir ülkede inançlarına daha uygun bir şekilde yaşayabilmektedir.

Bugün kendi islami hassasiyetlerinden dolayı kendi ülkesinde okuyamayan bazı müslümanların batı ülkelerine gitmesi bunun en iyi göstergelerinden biridir. Rabbimiz Kur’an’da yaşadığımız yere değil, nasıl yaşadığımıza ve hangi güce boyun eğdiğimize dikkat çekiyor. Bu konuda Bakara/193. ve Enfal/39. ayetlerine bakınız.

 

Gerçekten Allah yeryüzünün tamamını insanlar için bir “yurt” olarak yaratmışken biz müslümanların kalkıp ta sınırları her an değişebilecek olan yeryüzünün küçük bir parçasını vatan telakkisiyle kutsamamız düşündürücüdür! Çünkü dünya biz müslümanların nezdinde geçici bir konaklama yeridir.

Aslında yaşadığımız topraklarda tahakküm eden güç, toprağın kutsanması üzerinden kendi ideolojik varlığını muhafaza etmek istiyor. Böylece insanları toprağın kutsallığı üzerinden kendi uğrunda kullanmış oluyor. Bu tuzağın farkında olmak gerekir.

Kur’an-ı kerim de savaş sebepleri zikredilirken “Yurttan çıkarılma” da sebepler arasında zikredilir (Bakara/246). Ancak Al-i İmran 195. ayette “Allah’ın yolunda oldukları için” yurtlarından çıkarılıp eziyete maruz bırakıldıkları açıkça ifade edilir.

 

Bu da gösteriyor ki, vatanlarından çıkarılmanın temelinde yatan niyet salt vatan kaygısı değil, Allah’ın yolunda olmalarıdır.

“…Benim için hicret edenlerin, yurtlarından çıkarılanların, benim yolumda işkenceye uğrayanların çarpışanların ve bu uğurda öldürülenlerin kötülüklerini örteceğim ve onları altlarından ırmaklar akan cennetlere koyacağım. Bu mükafat Allah tarafındandır. Mükafatın en güzeli Allah’ın katındadır.”(Al-i İmran/195)

Yine Rabbimiz yeryüzünde ümmet bilinciyle müslümanlar arasında coğrâfî sınır tanımayan bir islam kardeşliği ağı kurmuşken, günümüzde ihdas edilen “vatan” ve “ulus” kavramları bu evrensel bilinci bir ırka ve küçük bir toprak parçasına hapsederek daraltmış ve yok etmeyi amaçlamıştır.

Kısacası görüldüğü gibi İlâhî değerler yerine beşerî değerler yerleştirilmeye çalışılmaktadır. Bu, seküler zihniyetin ürünüdür. Diğer bir ifadeyle hayatı ilahî olandan arındırıp laik bir yapıya sokma çabasıdır. Bu kafayla hareket edecek olursak vatan diye yaşadığımız sınırların dışında yaşayan müslüman kardeşlerimiz bizim için bir “kardeş” değil “yabancı” konuma düşmüş olacaklardır ki, bu durum ümmet bilinciyle bağdaşmaz.

 

Bir müslüman için, uğrunda ölünecek en yüce ve tek değer Allah ve davasıdır, O’nun rızasını kazanmaktır. Buna denk veya bundan fazla yükseltilen her değer şirk problemini doğuracaktır. Tevhid inancı gereği bir müslümanın niyeti ve duyguları Allah’tan başkasına kaymamalıdır.

“İnsanlardan bazıları Allah’tan başkasını Allah’a denk tutarlarda onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri ise çok daha fazladır. Keşke zalimler azabı gördükleri zaman (anlayacakları gibi) bütün kuvvetin Allah’a ait olduğunu ve Allah’ın azabının çok şiddetli olduğunu önceden anlayabilselerdi!” (Bakara/165)

Bu ayetten de anlaşılacağı üzere bir insanın hayatında Allah’a denk veya Allah’tan daha üste yükselen her değer “put”a dönüşmüş olacaktır ki, zaten İslam putperestliğe karşı olarak bu şirk zihniyetiyle mücadele için gelmiştir.

 

“Takiyye” ruhsatı kâfirlerin vereceği zarardan korunmak içindir, Yoksa kafirlerden menfaat elde etmek için değildir!

 

En temel problemimiz dini doğru anlamaktır. Bu konuda yanıldığımız noktalardan biri de takiyye konusudur. Takiyye nedir?

Takiyye; kelime olarak korumak, korunmak anlamlarına gelir. Rabbimiz gönderdiği dinde Allah’a kulluk yolunda olanlara bazen İslam düşmanlarının verebilecekleri zararlardan korunmak için bir korunma olsun diye takiyye ruhsatı vermiştir.

Yani bir müslüman müslümanlığını açıkladığı taktirde öldürülme, ağır işkenceler, uzun süreli hapis, mala ve cana zarar verme…vs. gibi ağır durumlara maruz kalacaksa kendini kafirlerin bu tür yaptırımlarından korumak için dinini gizleyebilir. Kalbinde İmanî problem olmamak şartıyla onların istediklerini söyleyebilir, onlardan gözükebilir.

 

Takiyye konusunda Rabbimiz şöyle buyuruyor:

“Mü’minler, mü’minleri bırakıp kafirleri veliler edinmesin. Kim bunu yaparsa onun Allah ile hiçbir ilişkisi kalmaz. Kafirlerden gelecek bir zarardan sakınmaya çalışmanız başkadır. Allah size kendisinden sakınmanızı emrediyor. Nihayet dönüş Allah’a dır.” (Al-i İmran/28)

Ancak hiçbir müslüman kendini gizlemek amacıyla islam düşmanlarının emrine uyup başka insanlara haksızlık yapamaz. Takiyye sadece bir ruhsattır. Takiyye ruhsatının amacı sadece bir müslümanın kendi kimliğini gizleyerek kafirlerden gelecek zararlara karşı kendini korumasıdır. Bu ruhsatı kullanırken sınırlarını ve amacını göz ardı etmemek gerekir.

 

Bu konuda en güzel örnek Ammar bin Yasir’dir. Ammar, babası Yasir ve annesi Sümeyye ile birlikte çok ağır işkenceler görürler. Annesi ve babası gözü önünde şehit edilir. Bu zor durum karşısında Ammar zalimlerin istediği küfür sözlerini söylemek zorunda kalır.

Ammar Resulullah(s.a)a gelerek durumu anlatır. Resulullah(s.a): “O sözleri söylerken kalbin nasıldı?” diye sorar.

Ammar: “Ya Resulullah, o an kalbim imanla dopdoluydu” der.

Bunun üzerine Resulullah(s.a) yine aynı durumla karşılaştığında böyle davranmasına izin verir. Bu olay üzerine şu ayet iner:

“Kalbi imanla dolu olduğu halde zorlanan müstesna olmak üzere kim imandan sonra Allah’ı tanımaz ve küfre göğüs açarsa işte Allah’ın gazabı onların üzerinedir ve onlar için çok büyük bir azapta vardır.” (Nahl/116)

 

Takiyye ruhsatını Allah’ın belirlediği sınırlar içinde kullanan doğru yapmış olur. Ancak kullanmayıp fedakarlık eden kimse ise fazileti tercih etmiş olur.

Mesela; yalancı peygamber Müseylime sahabeden iki kişiyi esir almıştı. Birine “Muhammed’in Allah’ın Resulü olduğuna şahitlik eder misin?” diye sordu.

O da: “evet” dedi. Sonra kendisinin peygamberliğini sordu. O sahabi yine “evet” deyince onu serbest bıraktı.

Aynı soruyu ikinci sahabiye sordu. Ancak o ikinci soruya “ Ben dilsizim” diyerek cevap verince onu öldürttü. Olayı duyan peygamberimiz şehit olanın imanındaki doğrulukla öldüğünü ve mübarek olduğunu diğerinin ise Allah’ın ruhsatını kullandığını ve hata etmediğini söyledi. (Hak dini Kur’an dili, Nahl/116. ayetin tefsiri)

Görüldüğü gibi takiyye islamda çok sınırlı bir alanda izin verilen bir yoldur. Sadece kafirlerin zararından korunma amaçlıdır.

Ancak bugün görmekteyiz ki takiyye kafirlerin zararından korunmaktan ziyade onlardan menfaat elde etmek amacıyla kullanılır hale gelmiştir.

Biz müslümanların dini bu şekilde tahrif etmeye hakkımız yoktur. Takiyyenin hem menfaat elde etmek amacıyla kullanılması, hem de kafirlere karşı değil de müslümanların birbirlerine karşı kullanmaları her şeyin birbirine karışmasına, fitne ve tefrikalara yol açmaktadır.

Dinimiz çeşitli yer ve durumlarda ruhsat kolaylığını tanımış ama asıl bizden istediği ruhsatlara değil azimetlere sarılmaktır.

Ruhsatları da kullanırken kapının aralandığını! görerek kapıyı sonuna kadar açmak! veya daha da ilerisi kapıyı götürmek! suretiyle Allah’ın üzerimizdeki merhametini istismar etmemeliyiz.

 

Günahları itiraf edip öyle kalmak psikolojik olarak rahatlamaktan başka bir şey ifade etmez

 

İslam, insanı günah işleyebilen bir varlık olarak ele aldığı için tevbe imkanını getirmiştir Tevbenin kök manasında “Allah’a dönmek” anlamı vardır. Allah’a dönme ise o günahtan uzak durm