Turgut Kazan: “16 Nisan, Türkiye’nin Anayasasızlaştırılması Harekatıdır.”
Av.Turgut Kazan ile 16 Nisan referandumu ile başlayan sürecin hukuki değerlendirilmesi ve Türk yargısının durumu üzerine söyleştik.
Kuşkusuz "Türk Tipi Başkanlığı" teknik olarak en iyi, duayen Avukat Turgut Kazan'dan dinleyebilirdik. Av.Turgut Kazan ile 16 Nisan referandumu ile başlayan sürecin hukuki değerlendirilmesini ve Türk yargısının durumu üzerine konuştuk.
NASIL: 16 Nisan 2017 tarihinde bir referandum gerçekleştirildi ve bu referandumda seçmenlerin en az %49’u hükümet biçiminin değiştirilmesi temelinde oluşturulan Anayasa değişiklik paketine hayır dedi. Ancak gerek halkoylamasına sunulan anayasa değişiklikleri, gerekse referandum sürecinde /sonrasında Yüksek Seçim Kurulu’nun kararları üzerinde yoğun tartışmalar yaşandı. Sizinle bu sürecin hukuki perspektifinde söyleşmek istiyoruz. Dilerseniz anayasa değişikliği paketinin içeriğine dair kısa bir değerlendirme yapalım. Referandum ne sundu Türkiye’ye? Bugün nasıl bir siyasal sistemle karşı karşıyayız?
TURGUT KAZAN: Erdoğan ne düşündüyse onu sundu, onunla karşı karşıyayız. Erdoğan’ın duruma hâkim olduğu bir Türkiye arayışı vardı. Partisinden bile kimseyle paylaşılmayacak biçimde Türkiye’ye hakim olma projesidir bu. Referandum propagandaları sırasında çokça dile getirilmeye çalışıldı. Aslında söz konusu olan bir anayasa yapımı değil, Türkiye’yi “Anayasasızlaştırma” harekatıydı. O doğdu şu anda. Türkiye’nin üzerinde “Anayasa” yazan bir metne sahip olması, bir anayasası olduğunu göstermez. Çünkü anayasa yurttaşların güvencesini sağlamak için yapılır. Anayasacılık bu amaçla doğmuştur. Magna Carta’dan başlar yönetimin, iktidarın yetkilerini, vergi toplama, harcama, iktidarını sınırlandırma, temel hak ve özgürlükler konusunda, keyfi yönetimden insanlar bunaldığı için mücadelelerle bir anayasacılık doğmuştur. Ancak bugün Türkiye Anayasasızlaşmıştır. Kemal Gözler'in kullandığı deyime aynen katılıyorum. O nedenle ne istedi, işte bunu istedi Sayın Erdoğan ve bunun yolu da açık.
Peki, olan bitene karşı “Anayasacı”ların suskunluğunun sebebi ne?
Kemal Gözler anlatıyor. Temel neden; ne söylesen dinlemiyorlar. Çünkü soruyu sorarken söylediğiniz gibi Anayasa zaten Anayasacılarla yapılır. Tabi toplumsal talepler dillendirilerek, toplumsal taleplerin karşılanacağı müessesler ancak anayasacılar tarafından yazılabilir. Uzun bir tartışmayı, uzun bir çalışmayı gerektirir. Burada bir anayasa yoktu, içinde anayasacı yoktu. Nitekim anayasanın ancak böyle yapılabileceğini AKP de kendi deneyimleriyle göstermişti. Örneğin Ergun Özbudun ve arkadaşlarının çalışmasını hatırlayın. O dönemde bu işi Erdoğan’ın birkaç danışmanına değil de niye Ergun Bey ve ekibine önerdiler? Çünkü anayasa böyle yapılır. Ama ilk kez bu anayasa anayasacılıkla hiç ilgisi olmayan cumhurbaşkanı ile cumhurbaşkanı danışmanları ile ve yalnızca Erdoğan yönetimini sağlayacak hükümler gözetilerek yapıldı.
Şunu da belirtmek lazım, HSYK’nin yapısına ilişkin değişiklikler sonradan MHP tarafından gündeme getirildi. Müşterek komisyonda HSYK yoktu. Burasını daha önce hiç dinlemediniz, kimse dile getirmedi sanıyorum. MHP’deki kurultay mücadelesi sırasında muhaliflerin bertaraf edilmesi için AKP’nin desteğiyle hakimler bulundu. Bahçeli de yargıda birlik platformu içindeki ülkücülere ve HSYK’de görev almış ülkücülere bu süreçte kendisine yardım etmedikleri için öfke duyuyordu. Onları bir an önce oradan atmak ihtiyacı içindeydi. Metin bitmişken MHP’den geldi HSYK’ye ilişkin teklif. Daha önce yoktu metnin içinde. Birçok hakim MHP kurultayı sırasında arandı, bulundu. Bunların hepsi AKP kaynaklıydı.
Oysa olağanüstü genel kurul kararını veren hakimler MHP’ye düşman filan değiller. Tüzüğe göre imzalar gerçek mi değil mi ona bakmak dışında zaten yapacak birşeyleri yok. Tüzük açık, kanun açık. Ama Türkiye’de hukukla ilgili kimsenin ülfeti olmadığı için yargı MHP yönetimine yardımcı oldu. Yargıtay’da bir engelleme sağlandı. Biliyorsunuz Anayasa değişikliği sonucunda HSYK’daki ülkücüler de tasfiye oldu. Bahçeli’nin avukatı kurul üyesi oldu. Çıkan sonuç bunu doğruluyor. Biz anayasasızlaştırılmış durumdayız. Bu bir yargı mücadelesi ve önümüzde tek adam yönetimi yerine sağlıklı parlamenter bir mücadele duruyor. Belki 2019’a aday gösterme sürecinin de bu hukuk mücadelesine yardımcı olunacağına dair söz verilerek başlatılması gerektiği kanaatindeyim.
"Aslında söz konusu olan bir anayasa yapımı değil, Türkiye’yi “Anayasasızlaştırma” harekatıydı."
Aslında referandum sonucuna yasal değişikliklerle yön verme süreci, RTÜK’ün yetkilerinin sınırlandırılmasında olduğu gibi henüz kampanya sürecinde ortaya çıktı. Bunun yanında kamuoyu denetim araçlarının tek elde toplanması, devlet kaynaklarıyla propoganda yürütülmesi gibi fiili sıkıntılar da tüm sürece hakim oldu. Dilerseniz referandum sürecindeki hukuk sorunlarını konuşarak devam edelim.
KHK değişiklikleri, “tatara titiri” KHK’ler. Sözüm ona yayınlara özgürlük getiren değişiklikler. Bir kere olağanüstü koşullarda çok temel anayasa değişikliği tartışıyorsunuz. Bizim görüşümüze göre Türkiye’yi anayasasızlaştıracak bir projeyi tartışıyorsunuz. Her şeyin yasak olduğu bir ortamda zaten anayasa yapılmaz ki. Ama biz yaptık. Her şey eşitsiz. Para pul var, kamusal bütün imkanları kullanıyorsun. Öteki taraf hiçbir imkân bulamıyor. Parasını bulsan bile kiralayacak salon bulamıyorsun. Birçok örnekte gördük. Toplantıların yapılmasına engel olundu. O nedenle referandum sürecini demokratik bir mücadele olarak görmek mümkün değil. Bir dayatmaydı. Her türlü tehdidin kullanıldığı bir dayatmaydı. Her tarafı ihlal dolu bir süreç yaşandı.
Darbe dönemlerini yaşamış biri olarak, askeri dönemlerde yapılan halkoylamalarıyla bugünü karşılaştırır mısınız?
12 Eylül’ü esas alırsak, 12 Eylül’de de hayır propagandası yasaktı. Zaten öyle anlaşılıyor ki, toplumun önemli kesimi zaten Evren’e hayrandı. Baskıyla filan %91 olmadı. Kadıköy’de çalışıyordum referandum sırasında. Referandum ardından Oktay Akbal’la sandıklara bakmaya gittik. Burada da %91’di. Oktay Akbal aynı zamanda müvekkilimdi. Hayır yazısı yazdığı için, üstelik dikkatli bir hayır yazısı, mahkûm oldu. Ama sonuçta o zamanki mahkumiyetler, geceleri cezaevine girip çıkmak şeklindeydi. Şimdi karşılaştırırsan, böyle bu dönemde adamı içeri attılar mı, zaten 10 ay sonra iddianame yazılıyor. O yüzden o açıdan baktığın zaman korku imparatorluğu daha yaygın. Hayır diyen Oktay Akbal, 30 gün işine gitti, geceleri girip sabahları çıkardı. Şimdiki “Cumhuriyet”çileri görüyorsunuz. Niye alındıkları belli değil, bu kadar zaman oldu. Hala tutuklular çok ağır koşullarda.
"HSYK’nin yapısına ilişkin değişiklikler sonradan MHP tarafından gündeme getirildi. Müşterek komisyonda HSYK yoktu."
Ergenekon ve Balyoz’dan farkı nedir?
Bu yolu onlar açtı. Onlar kamusal bir ikna olsun diye delil üretiyorlardı. Bunların delil üretmeye de ihtiyaçları yok. Böyle bir fark var. Bu daha acımasız.
Cezaevleri ve soruşturma koşulları da acımasız.
Cezaevleri konusunda duyduklarıma inanamıyorum. İnanamadığımdan aktaramıyorum. Anlatılanlara bakıyorum. Böyle bir şey asla olamaz diyorum. Anlatılanları aktaramıyorum. Çok feci şeyler yaşandığı anlaşılıyor. Ankara’daki son duruşmada sanıkların getirilişi. O mizansenin hazırlanışı, duyurulması, insanların o şekilde teşhiri, protesto edilmesi. Bunların yaşandığı bir ülkeye, suçluların iadesine ilişkin bir kararı kimse vermez. Bunun bir mantığı varsa ancak böyle bir mantığı olabilir: Suçluların iadesini istemiyorlar. Çünkü azıcık aklı olan herkes bilir ki, böyle bir manzaranın yaşandığı ülkeye suçlu iade edilmez. Diğerleri daha soyuttu. Biz diyoruz ki sulh ceza mahkemeleri diğerlerinden daha kötü. Özel yetkili mahkemeler zerre daha iyi değildi. Ama kötünün kötüsüyle karşı karşıyayız. O nedenle yani içinde yaşadığımız koşullar bugüne kadarki yaşananlardan çok daha ağır. Ben ’70 öncesi sıkı yönetimleri görmüş, ’71’i ’82’yi yaşamış biri olarak, özel yetkili mahkemeleri görmüş, pratiği görmüş bir avukat olarak bunu rahatlıkla görebilcek durumdayım ve söylenmesi bilinmesi gerekir diye söylemeyi borç biliyorum.
Gülen’in vatandaşlıktan çıkarılması tartışmaları da ülkeye iadesinin istenmemesinden mi kaynaklanıyor?
Vatandaşlıktan çıkarma gibi düşünmeyin. Fethullah için diyorlar ama yol açıldı mı, herkes için kullanacaklar. Çünkü bir kere bunlar yokken, Erdoğan bunu açıkladı. O zaman televizyona katılacaklar konusunda yasaklar sınırlar yoktu. O yüzden benim de katıldığım programda soruldu. Bende Cem Karaca’ya nasıl acılar yaşatıldığını anlattım. Doğan Özgüven hala yurt dışında yaşıyor. Herkese uygulamaya başlayacaklar. “Cumhuriyetçi”ler de, “Sözcü”dekiler de “fetö”cü zaten. Yani birilerinin kafasındaki resme göre herkes için uygulanacak demektir. Sıradan bir olay değil. İnsanlar çok acılar çeker.
"Duyuruyla kanun değişir mi?"
Referandum gününe gelirsek. Oylama devam ederken, YSK’nın önüne bir itiraz dahi gelmemişken, mühürsüz oy pusulalarına ilişkin “duyuru” biçiminde yayınladığı kararını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Böyle bir karar tabi düşünemezdik, bekleyemezdik. Böyle bir karar verildiğini öğrenince çok şaşırdık. Benim daha önce YSK’da çalışmış arkadaşlarım aradı, “Olamaz" dediler. Bir kere, olmayacak bir şey. Peki olan neydi? Yapılan şey inanılmaz bir şey. Bunu çok konuştu toplum. Tekrara gerek yok. Kanun açık, kanun öyle derken siz böyle bir karar veremezsiniz. İkincisi, bu kararı ancak sistemin içinde verebilir. Yani bir itiraz olacak, onun üzerime karar vereceksiniz. Şimdi İlçe Seçim Kurulu karar verecek, İl Seçim Kurulu karar verecek, sonra YSK karar verecek. Bakacaksınız, ona göre karar vereceksiniz. O kararı vermek durumunda olsanız bile sistemin içinde vereceksiniz. Bir bakacaksınız ki, mesela 50 milyon oy kullanılmış. Evetler ya da hayırlar çok açık biçimde önde. Diyeceksiniz ki, kardeşim bir şey değişmiyor, o zaman itirazı reddeceksiniz. Başa baş gibi, o zaman bir değerlendirme yapacaksınız. Sistemin içinde gelecek yani.
Bir adam bir kâğıda birşeyler karalamış. Bununla adama sabıka kaydı vermezler. Onun üzerine, oturuyorsunuz, “duyuru” diye bir şey yapıyorsunuz. Duyuruyla kanun değişir mi?
YSK bir birikime dayalı. 50’den beri seçim yapıyoruz. ’46’daki şaibeli olduğu için, onu geçiyorum. 50’den beri seçim yapıyoruz ve iyi bir birikimimiz var. Türkiye’deki seçimlerin güvenilir olduğuna inanıyordum. Bu referanduma kadar. Çünkü yerleşti işte, partiler sahip çıkarsa seçim hilesi olmaz. Alman Yargıçlar Birliği tarafından bir kongreye davet edildim. Türkiye’deki yargıyı anlatmak için, oturum yapıldı çok heyecanlıydılar. Hem “fetö”yü, hem bugünü anlattım. Ondan sonra dediler ki, “Referandumda ne olur?”. “Başa baş gidiyor.” dedim. “Hile olur mu?” dediler. “Türkiye’de olmaz.” dedim. Ama bu olay yaşanınca sarsıldım.
Toplumun bilmesi gereken ilk şey, YSK’ya başkan seçilirken, deneyimli biri seçilmiştir hep. Hep öyledir. Öyle kurumlar öyle çalışır. Ama ilk kez Sadi Güven yeni seçilmiş biriydi. 6 oy aldı, 3’ü “fetö”cüydü.
Adıyaman Başsavcısı tutuklandı, görevden alındı. Ona sordular, nasıl başsavcı oldun diye, ifadesini alırken. “Sadi bey beni çok severdi. Ona anlattım. O, beni İbrahim Okur’a söyledi. İbrahim Okur beni başsavcı yaptı.” Fiilen böyle uygulanıyor pişmanlık yasası. Sen iyi bir şey söylemişsen, seni bırakıyorlar. İfadeyi okuyunca somut isim olarak bir tek Sadi Güven var. Böyle bir olay başlı başına bir soru işaretidir. Böyle İbrahim Okur marifetiyle atanmayı sağlayan birine. Sarayın da muhalefetin de hoşgörüyle bakması mümkün değildir. O zaman bu soru işareti ardında, benim de bir hukukçu olarak böyle düşünmem gerekir. Kaygı duymalıyım. Yani sözcükleri nasıl kullanmalıyım bilmiyorum. Bu manzara karşısında, Sadi Güven’e güvenmem mümkün değil.
Bundan sonra ne olacak?
Bundan sonrası referandum koşullarından daha ağır olacak. Sağlıklı bir Türkiye için hareket edenlerin buna göre hareket etmesi gerekir diye söylüyorum. Bu olayla birlikte yeni kurulan HSK, oluşturulan Yargıtay, artık yargıda AKP’li birçok avukatın hâkim olduğu dikkate alındığında bundan sonrası kaygı vericidir. İl ve İlçe Seçim Kurullarında bu hakimler görev alacak çünkü.
Nasıl bugüne kadarki birikim yok sayıldıysa, Türkiye’nin birikiminin artık yok sayıldığını, yok sayılacağını ve güvenlikli bir seçimi hep tartışmak gerekecek. Burada şunu bilmekte fayda var. Tabi sayın Erdoğan ne kadar önemser bilmiyorum ama insanlar bilsin, hatta Erdoğan da düşünsün diye söylüyorum. '46 seçimi çok şaibeliydi. Ama '46 seçimi olmasa DP olamazdı. Çünkü her yerde örgütlenememişti, her yerde vekil gösteremiyordu. Buna rağmen çok kötü bir seçim izlenimi olduğu için İnönü korktu. ’50’de seçime dikkat ederlerse diye. Dünyaya ne diyeceğiz, dünya nasıl karşılar diye korktu. Erdoğan ne kadar önemser bunu, bilemiyorum. Bir ihtimal, önemserse diye düşünüyorum. İnönü, kendi Başbakanına talimat verdi. Celal Bayar’la ilk Seçim Kanunu yapıldı. Yargıtay Başkanı başkanlığında çalışma kurulları oluştu. Bu çalışmalar sonucunda, bugünkü sisteme yakın bir kanun çıktı. O kanun bizim ilk kanunumuzdur. Değişikliklerle iyileştirildi. Ben diyorum ki, bu kurulda çalışma, tartışma yapılmalıdır. Güvenlikli bir seçim için konuşulmalıdır. Bugünkü sistemde bundan sonra büyük olasılıkla seçimler bir merkezden YSK’ya bildirilecek. YSK da o seçim kurulunda bildirileni açıklayacaktır. Şu kadarı buna, bu kadarı buna verilmiştir. YSK kararları kesindir, durum bundan ibarettir diyecekler. Yani böyle bir yere doğru gittiğimiz anlaşılıyor. Güvenlik tartışmaları yapılmalıdır. Aksi halde seçime girilmeyebileceğinin telaffuz edilmesi gerekir. Böyle bir durumda, sen-ben milletvekili olmuşuz ne yazar, olmamışız ne yazar! Vatandaşı da böyle bir durumda sandığa götüremezsiniz. Yani çünkü o zaman muhalefet zaten korkuyor duygusu, hile yapılıyor korkusu basacak. Sandığa gitme konusunda caydırıcı olacak. Referandumda yaşadığımız orada kalmayacak, daha hesaplı kitaplı tekrarlanacak.
"Vatandaşlıktan çıkarma gibi düşünmeyin. Fethullah için diyorlar ama yol açıldı mı, herkes için kullanacaklar."
YSK kararlarının yargısal denetimi durumu çokça tartışıldı. Bu konuda neler söylersiniz?
Yargılanmadıktan sonra, hukuki denetim yolu açsan ne olacak. Güvenlikli seçimi konuşmaya açarsak o zaman bir anlamı olur. Şöyle olsa ne olur, böyle olsa ne olur!
Uluslararası denetim?
Bugün yaşananlar için öyle başvurular olacak. Ama bugünkü referandum olduğu için nasıl olur bilmiyorum ama parlamento seçimi olunca Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi denetimi daha açık. Ama bu da “şak” diye sonuç vermez ki. İktidar, dikkate almazsa, iptal kararı verse ne olacak! Cumhurbaşkanı ne demişti. Siz tutuklayın, onlar kararı versin, biz tazminatı öderiz. Can Dündar, Erdem Gül’ün Anayasa Mahkemesi kararı için demişti. Belki “tanımıyoruz” diyecekler biraz sonra.
16 Nisan’ı önümüze kimler/neden getirdi sizce?
16 Nisan’ı Devlet Bahçeli getirdi. İşin pratiği bu. Bana göre önemli bir kesimin ısrarlı sorduğu soruydu. Bahçeli bunu neden getirdi? Daha önceki konuşmalarına bakıyorsun. Saray için, Erdoğan için ve neler neler söylüyor. O yüzden çok insan bana sordu. Bunu kesin bilmem mümkün değil ama görünen şu ki, MHP kurultay yapacak. Kurultay çok açık. İmza toplanmış ve noter onaylıysa hâkimin yapacağı bişey yok. Hâkim sayacak, tutuyorsa kurultay kararı verecek Her hâkim bunu yapar. Bu karar Yargıtay’a gitse ne gitmese ne! Hâkimin kararına ne gerek var, tüzükteki sayı tutmuşsa, noter süreci doğru işletilmişse, kurultay yapılır. Kazanırsa kazanır, kaybederse kaybeder. Muhaliflerin mahkeme kararına rağmen kurultay toplayabilmeleri AKP imkanlarıyla çeşitli yargı yerlerinin kararlarıyla engellendi. Bence bu önemli avantajdı, bu avantajın açtığı yoldu. Başka türlü açıklanamaz. Ben anayasızlaştık diyorum. Mal mülk güvenliğiniz bile yok. Yani yarın bakkala bile kayyum atayacaklar. Şimdi Sözcü ve Cumhuriyet için konuşuluyor. Toplumsal muhalefet dediğiniz şey, sokağa inmedikçe olmuyor. Sokağa inince acımasızca bastırdıklarından o yol kapalı zaten. Yazıyorsunuz çiziyorsunuz. TV’de söyleyemiyorsunuz. Senin benim içimizde kalıyor. Batıda eleştiriyorsunuz, dinlemiyorum diyor. İnsanlar korkuyor. Korkuyu yenemezsiniz sokağa çağıramazsınız. Ama herşeye rağmen umutla mücadeleye devam etmek gerekir.
07 Haziran 2017, Çarşamba http://nasildergi.com