Washington’un Küresel Ekonomik Savaşları
Washington’un Küresel Ekonomik Savaşları
JAMES PETRAS
Son yirmi yılın büyük bölümünde Washington en az dokuz ülkeye karşı askeri ve ekonomik saldırılar gerçekleştirdi ve bunları ya doğrudan ya da bölge müttefikleri ve vekillerine askeri yardımda bulunarak yaptı. ABD’nin hava ve kara birlikleri, Afganistan, Irak, Pakistan, Libya, Somali, Suriye, Yemen ve Lübnan’ı bombaladılar ya da işgal ettiler.
Çok kısa bir süre önce, Washington, büyük ekonomik rakiplerine ve daha zayıf ülkelere karşı küresel ekonomik saldırısını artırdı. ABD artık agresif adımlarını sadece Orta Doğu, Latin Amerika ve Güney Asya’daki periferi ekonomik ülkelerle sınırlamıyor, Asya, Doğu ve Orta Avrupa ve Körfez’deki dünya güçlerine karşı ticaret savaşları açıyor.
ABD’nin ekonomik saldırganlık hedefleri arasında; Rusya, Çin, Almanya, İran ve Suudi Arabistan gibi ekonomik güç odaklarının yanı sıra Suriye, Yemen, Venezüella, Küba ve Ukrayna’nın Donbas bölgesi yer alıyor.
Askeri ve ekonomik savaş arasında giderek daha çok incelen bir ayrım söz konusu, keza ABD sık sık birinden diğerine kayıyor – özellikle de ekonomik saldırganlığın “rejim değişimiyle” sonuçlanmadığı dönemlerde – örneğin Irak’a karşı yaptırım kampanyasının yıkıcı bir işgal ve imhaya yol açtığı durumda.
Bu makalede, Washington’un ekonomik savaşına dair stratejiler ve taktikleri, başarıları ve başarısızlıkları ve ülkeleri ve dünya istikrarını hedefleyen siyasi ve ekonomik sonuçları incelemeyi öneriyoruz.
Washington’un Ekonomik Savaşı ve Küresel Gücü
ABD, hedeflenen rakipler ve hatta kadim müttefiklerine karşı ekonomik seferberliklerde bulunurken farklı taktik silahlar kullandı.
Sözde iki müttefiki olan Almanya ve Suudi Arabistan, Obama yönetimi ve ABD Kongresi tarafından, mali sistemleri ve denizaşırı kazanımları hedefleyen “yasal” manipülasyonlar yoluyla saldırıya uğradı. Egemen güçlere karşı gerçekleşen bu saldırganlık düzeyi çarpıcı ve pervasızdır. 2016 yılında, ABD Adalet Bakanlığı, Almanya’nın önde gelen uluslararası bankası Deutsche Bank’a yönelik olarak 14 milyar dolarlık bir ceza biçti, Alman borsasını kaosa sürükledi ve bankanın hisselerinin yüzde 40 azalmasına yol açarken Almanya’nın mali sisteminin istikrarını bozdu. Bir müttefikin en büyük bankasına yönelik olarak daha önce eşi benzeri olmayan bu saldırı, İrlanda’daki meşhur finansal uyanıklığı karşılığında ABD’nin vergi kaçıran Apple Corporation’a karşı Avrupa Komisyonu’nun getirdiği 13 milyar dolarlık ağır vergi getirmesine Almanya’nın verdiği desteğin doğrudan bir misillemesi idi. Almanya’nın siyasi ve ticari liderleri, Washington’un yasal söylemini derhal yok saydılar: Amerika’nın vergi kaçakçılığı yapan ve kara para aklayan çok-uluslu şirketlerini korumak için Obama yönetiminin misillemesi.
Alman parlamentosunun ekonomi komitesi başkanı, ABD’nin Deutsche Bank’ı tehditle baskı altına alma girişiminin ekonomik savaşın tüm unsurlarını barındırdığını belirtti. Washington’un “eğer kendi ekonomisine fayda sağlarsa bir ticaret savaşını başlatmak için mümkün olan her türlü fırsatı değerlendirmek gibi uzun bir geleneği olduğunu” ve “Deutsche Bank’a yönelik fahiş zararlar yönündeki iddianın cezalandırıcı bir örnek teşkil ettiğini” belirtti. Almanya’nın Rusya, Çin ve İran gibi bazı en büyük ticaret ortaklarına yönelik olarak getirdiği ekonomik yaptırımlar, Almanya’nın devasa ihracat ekonomisinin altını oymaya dönük bir başka taktiği oluşturuyor. Ne gülünçtür ki Almanya halen ABD’nin Suriye, Afganistan ve Irak’a karşı savaşları söz konusu olduğunda (ki bu savaşlar sonucunda Avrupa’ya kaçan milyonlarca göçmen, Almanya’nın siyasi, ekonomik ve sosyal sistemi üzerinde bir yıkım doğurdu ve “müttefik” Angela Merkel hükümetini devirme tehdidinde bulundu) “değerli bir müttefik” olarak kabul ediliyor.
ABD Kongresi, İslami terörizmden mustarip olan Amerikalılara –özellikle de 11 Eylül 2001 saldırılarıyla bağlantılı olanlara- Suudi Arabistan hükümetini dava etme ve denizaşırı varlıklarına el koyma hakkını veren yasayı onayladığında, Körfez bölgesindeki en yakın müttefikine karşı ekonomik-yargısal bir savaş başlattı. Bu kaosamda, Krallık’ın devasa “devlet fonları” yer alıyordu ve Suudilerin egemenliğine yönelik keyfi ve bariz bir ihlal oluşturuyordu. Bu durum ise, kurbanlara, terörizme destek olduğu iddiasıyla her türlü hükümeti –ABD dahil!- dava etme hakkı tanımak suretiyle ekonomik savaşın Pandora Kutusu’nu açıyor. Suudi liderlerin buna tepkisi derhal ABD Hazinesi ve yatırımlarında duran milyarlarca doları geri çekme tehdidinde bulunmak şeklinde oldu.
ABD’nin Rusya’ya yönelik ekonomik yaptırımlarının amacı, Rusya ile ticarete bağlı olan Avrupa ekonomileri üzerindeki baskısını güçlendirmektir. Bunlar, özellikle Almanya ve Polonya’nın Rusya ile ticari ilişkilerini güçlendirdi, Almanların endüstriyel ihracatlarına ve Polonya’nın tarım ürünlerine yönelik büyük bir piyasa açtı. İlk olarak ABD’nin Moskova’ya dayattığı ekonomik yaptırımların Rus tüketicilere zarar vereceği, siyasi başkaldırıyı provoke edeceği ve “rejim değişimine” yol açacağı varsayılıyordu. Aslında, provoke ettiği başkaldırı, ağırlıklı olarak Avrupalı ihracatçılar arasında oldu; keza Rusya ile olan sözleşmeleri mahvoldu ve milyarlarca Euro kayba uğradılar. Dahası, Avrupa ve Rusya arasındaki siyasi ve diplomatik iklim bozuldu, Washington ise daha militarist bir yaklaşıma doğru “eksen kaydırdı.”
Asya’daki sonuçlar daha da kuşkuluydu: Washington’un Çin’e yönelik ekonomik seferberliği, beceriksiz bir şekilde iki yönde ilerledi: Asya-Pasifik ülkeleriyle zarar verici nitelikteki ticaret anlaşmaları ve Çin’in deniz ticareti yollarının ABD ordusu tarafından giderek daha fazla çevrelenmesi.
Obama rejimi, Hazine Bakanı Jack Lew’u bir düzine bölge hükümeti arasında Trans-Pasifik Ortaklığı’nı teşvik etmek üzere görevlendirdi. Bu ülkeler arasında Asya’nın en büyük ekonomik gücü olan Çin göz göre göre saf dışı bırakıldı. Görev süresi dolmak üzere olan Obama yönetimine bir sille atarcasına, ABD Kongresi, Çin’e karşı başlıca ekonomik silahı olan TPP’yi reddetti.
Öte yandan, Obama, tartışmalı “Spratly Adaları” üzerindeki deniz yollu ihlallerden dolayı Çin’i Daimi Tahkim Mahkemesi önünde dava etmek üzere Filipinler ve Vietnam gibi kadim “müttefiklerini” “teşvik etti”. Japonya ve Avustralya ise, Çin’in ticaret yollarını kesintiye uğratmak amacıyla Pentagon’la askeri anlaşmalar ve baz anlaşmaları imzaladı. Obama’nın sözde “eksenini Asya’ya çevirme” girişimi, Çin’i piyasalardan ve Güneydoğu Asya ve Latin Amerika’nın Pasifik ülkelerindeki ticaret ortaklarından engellemek üzere saydam bir kampanyadır. Washington’un alenen yaptığı ekonomik savaş, Çin’in endüstriyel ihracatlarına –özellikle çelik ve lastik- yönelik ağır ithalat vergileri getirilmesiyle sonuçlandı. ABD ayrıca Çin’in bölgesel ticaret yolları boyunca “ortak tatbikatlar” ve kritik Basra Körfezi petrolüne erişim sağlayıp “bir gerilim savaşını” tetiklemek için “güçlendirilmiş” bir hava ve deniz donanması gönderdi.
Washington’un beceriksiz saldırganlığına yanıt olarak, Çin hükümeti, ustaca bir hamleyle ellinin üzerinde ülkenin katılımıyla Asya Altyapı Yatırım Bankası’nı (AIIB) kurdu ve Pekin ile karlı ticaret ve yatırım anlaşmaları imzalamalarını sağladı. AIIB’nin şaşırtıcı başarısı, Obama’nın “Pasifik Hegemonyasına Doğru Kayış” stratejisi açısından pek hayra alamet değil.
Sözümona ABD-AB-İran anlaşması, Washington’un Tahran’a yönelik ticaret savaşını sonlandırmadı. İran’ın barışçıl uranyum zenginleştirme ve nükleer araştırma programlarına son verme yönündeki anlaşmasına karşın, Washington, yatırımcıları engelledi ve ticaret ilişkilerine zarar vermeye çabaladı, bir yandan da 1979 yılında Şah’ın devrilmesinden beri donmuş durumdaki milyarlarca dolarlık İran devlet varlıklarını elinde tutmaya devam etti. Bununla birlikte, Almanlara ait bir ticaret misyonu, 2016 yılı Ekim ayı başında İran ile üç milyarlık bir ticaret anlaşması imzaladı ve ABD’ye Tahran ile anlaşmasında sorumluluklarını yerine getirmeye davet etti – ancak şu ana kadar nafile.
ABD, Basra Körfezi’ne tek başına nükleer bir donanma gönderiyor ve ticari ilişkileri tehdit ediyor. İran İslam Cumhuriyeti’nin kadim düşmanı olan Suudi Arabistan Krallığı bile, kısa süre önce gerçekleşen bir OPEC toplantısında işbirliğine dönük bir petrol üretim düzenlemesine onay verdi.
Washington’un en stratejik güçlü müttefiklerine –Almanya ve Suudi Arabistan- ve üç yükselen rakip dünya gücüne karşı ekonomik savaş ilanı, ABD’nin ekonomik rekabet gücünü aşındırdı, karlı piyasalara erişimine zarar verdi ve diplomasi yerine saldırgan askeri stratejilere bağımlılığını artırdı.
Washington’un ekonomik savaş tarzının çarpıcı ve kafa karıştırıcı olan yönü ise, bunun ABD ekonomisi ve Amerika’nın müttefikleri açısından ne kadar maliyetli olduğu ve somut yararlarının çok az olduğudur.
ABD’li petrol şirketleri, Obama’nın yaptırımları sebebiyle Rusya ile ortak sondaj anlaşmalarında milyarlar kaybettiler. Amerikalı bankerler, tarım ihracatçıları ve ileri teknoloji şirketleri, sadece Rusya’yı Ukrayna’daki yolsuz ve müflis Amerikan darbe rejimi konusunda “cezalandırmak” için karlı satışlardan mahrum kalıyorlar.
Amerikalı çok-uluslu şirketler –özellikle de Pasifik Kıyısı’nda taşımacılık ve gemi tersaneleriyle ilgili olanlar, Silikon Vadisi’nin ileri teknoloji endüstrisi ve Washington eyaletinin tarım-ihracat üreticileri, ABD’nin Çin’i dışlayan ticaret anlaşmaları yüzünden tehdit altındalar.
İran’ın milyarlarca dolarlık piyasası, ticari uçaklardan madencilik makinelerine dek her şeyin peşinden koşuyor. Devasa ticaret anlaşmaları ABD’li şirketlere kaptırıldı, çünkü Obama halen fiili yaptırımlarına devam ediyor. Öte yandan, Avrupalı ve Asyalı rakipler de sözleşmeler imzalıyorlar.
Washington’un Alman teknik bilgisine ve Suudilerin petro-dolar yatırımlarına küresel hedeflerinin anahtarı olarak bağımlı oluşuna rağmen, Obama’nın irrasyonel politikaları, ABD’nin ticaretine zarar vermeye devam ediyor.
Washington, “daha zayıf ekonomik güçler” karşısında ekonomik bir savaşa girişti, ancak bu ülkeler kendi bölgelerinde önemli siyasi roller icra ediyorlar. ABD, Küba’ya yönelik ekonomik boykotunu sürdürüyor; Venezüella karşısında ekonomik saldırganlıkta bulunuyor ve Suriye’ye, Yemen’e ve doğu Ukrayna’daki Donbas bölgesine karşı ekonomik yaptırımlar dayatıyor. Bu ülkeler ABD’nin ticari çıkarlarına yönelik ekonomik kayıp anlamında maliyetli olmazken, bölgelerinde önemli siyasi ve ideolojik bir etki gücüne sahipler ve bu da ABD’nin hedeflerine zarar veriyor.
SONUÇ
Washington’un ekonomik savaşa başvurması, askeri güçle hareket eden imparatorluk inşasını tamamlıyor.
Ancak, ekonomik ve askeri savaş, önemini yitiriyor. ABD, Deutsche Bank’tan birkaç milyon dolar koparabilir, ancak uzun vadede çok daha fazla kayıp verecek, Alman sanayiciler, politikacılar ve finansörlerle ilişkileri baltalanacak. Bu kritik bir mesele, keza Almanya, Avrupa Birliği’nin ekonomi politikasını şekillendirmede kilit bir rol oynuyor. ABD’li çok-uluslu şirketlerin AB’de offshore vergi cennetleri araması, Avrupa Komisyonu’nun mevcut soruşturmalara son verdiği anda aksayabilir. Almanlar, Amerikalı rakipleri karşısında çok sempatik olmayabilirler.
Obama’nın Trans-Pasifik Ortaklığı (TTP) sadece çökmedi, aynı zamanda Çin’i Asya-Pasifik uluslarıyla ticaret ve işbirliği için yeni alanlar açmaya mecbur bıraktı – yani en başında belirlenen Pekin’i tecrit etme hedefinin tam tersi. Çin’in Asya Altyapı ve Yatırım Bankası AIIB ise, Washington’un TTP’sinden dört kat daha fazla katılımcıyı cezbetti ve ASEAN ülkelerini Çin’e daha çok bağlamak için devasa altyapı projeleri finanse ediliyor. Çin’in ekonomik büyümesi %6,7’lerdeyken, bu oran ABD’nin %2’lik büyümesinin üç katından fazla. Daha da kötüsü, Obama yönetimi açısından Washington tarihsel olarak en güvenilir müttefiklerini –Çin gibi- kendisinden uzaklaştırdı ve Tayland, Filipinler, Pakistan, Kamboçya ve Laos ile ekonomik bağlarını ve işbirliği anlaşmalarını derinleştiriyor.
ABD’nin yaptırımına rağmen, İran ise Almanya, Rusya, Çin ve AB ile ticaret yapıyor ve buralarda kendisine piyasalar ediniyor.
Suudi-ABD çatışması henüz sona ermiş değil, ancak krallığa yönelik açılan davaların artması, ABD’den yüz milyarlarca yatırım amaçlı doların kaçmasıyla sonuçlanacak.
Aslında Obama’nın ekonomik savaş kampanyası, çok daha maliyetli bir askeri savaşa ve ABD ekonomisi açısından çok fazla istihdam ve kar kaybına yol açabilir. Washington giderek tecrit ediliyor. Ekonomik yaptırım kampanyasını destekleyen tek müttefikler ise, Polonya gibi ikinci ve üçüncü sınıf güçler ve halihazırda Ukrayna’daki yolsuzluklara bulaşmış parazitler. Polonyalılar ve Ukraynalılar IMF’den geçinebildikleri ve AB ve ABD borçlarını kaptıkları sürece Obama’nın Rusya’ya karşı atağına tezahürat yapacaklar. İsrail, Washington’dan 38 milyar dolar “yardımı” aldığı sürece İran’a karşı bir savaşın en büyük savunucusu olmaya devam edecek.
Washington ise, Asya-Pasifik bölgesindeki hegemonyasını sürdürmek için Japonya, Filipinler ve Avustralya’daki askeri üslere ABD’li vergi mükelleflerinin milyarlarca dolarını harcıyor. Bununla birlikte, müttefiklerinin, Çin ile daha fazla ticaret ve altyapı yatırım anlaşmaları olasılıkları karşısında ağızları sulanıyor.
Ekonomik savaş Washington açısından işe yaramıyor, çünkü ABD ekonomisi özellikle kendi müttefiklerine ve geleneksel ortaklarına saldırıldığında rekabet gücünü yitirir. Bölgedeki müttefikler, “yasak” piyasalara katılmak ve Çin’in finanse ettiği büyük yatırım projelerinde pay almakla ilgileniyorlar. Asyalı liderler Washington’u sürekli olarak “militarizme meyletmesiyle” görüyorlar ve onu siyasi olarak güvenilmez, istikrarsız ve tehlikeli buluyorlar. Filin hükümetinin Çin nezdindeki ekonomik misyonunun ardından, görevi habersiz bırakacağına dair beklentiler de arttı.
Açıklanan rakipler karşısında ekonomik savaşın başarılı olmasının tek koşulu ABD’nin müttefikleriyle serbest ticarete girişmesi, cezalandırıcı yaptırımları sonlandırması ve müttefiklerinin ekonomilerine zarar veren münhasır ticaret antlaşmalarını teşvik etmeyi durdurması. Dahası, Washington, ülke içindeki özel çıkarların geçici heveslerine destek vermeyi bırakmalı. Bu değişimler olmaksızın, ekonomik savaşa dair kazançlı olmayan kampanyası, ancak askeri bir savaşa dönüşebilir – ve bu da ABD ekonomisine ve dünya barışına zarar veren bir olasılıktır.