Bir sürgün hikayesi: Tokludede İsmet Hazer Amca
Tokludede gerçeğini her yerde duyuran asıl olay İsmet amcanın intihar girişimi oldu. Çünkü İsmet amca vakası Kentsel dönüşüm sürecinde, belediyenin tacizleri yüzünden gerçekleşmiş ilk ve tek intihar vakasıydı… Peki İsmet amca neden intihar etmişti?
Tokludede ile tanışmamız nasıl olmuştu, nasıl başlamıştı bu hüzünlü hikaye, ilk olarak hangi göçmen kuşun haykırışını duymuştum, kimin çığlığı ile koşmuştum mahalleye… Huri teyze mi yoksa Yayla teyze miydi? İsmet amca mı yoksa Şehriban teyze mi? Ne fark ederdi ki, hepsi birden yardım beklemiyor muydu zaten o günlerde bütün Tokludede’liler… Yüreğim hatırlamak istemiyor o günleri… Hiçbir resim net değil… Hiçbir suret hiçbir ses… Sadece hafızamda asılı kalmış bir sürü belirsiz yüz, mahallelilerin hıçkırıkları, gözyaşları, çaresiz yakınmalar, öfke nöbetleri, direniş ve isyan…
Bir şeyler somutlaşmaya başladığında en başta Huri teyzenin kendini yırtarcasına çırpınışları canlanıyor gözümün önünde… Yayla teyzenin o vakur mavi gözlerindeki hüzün ve yanaklarından süzülen gözyaşlarındaki suskun çaresizlik… Şehriban teyzenin isyanı, öfkesi; “vermeyeceğim evimi, gitmeyeceğim gözümü açtığımdan bu yana bildiğim, sevdiğim tek yer olan bu yerden, mahallemden, ölümü çıkarırsınız siz ancak benim buradan” Bir insan yaşadığı yere sevgisinin derinliğini, onu kaybetme korkusunun yüreğinde yarattığı dehşeti bundan daha vurucu bir şekilde nasıl anlatabilirdi ki… Tokludede’de neler oluyordu? Tokludede halkı daha önce nasıl yaşıyordu, karşı karşıya olduğu tehlike neydi ve şimdi bu halk nerelerdeydi… İşte hikayemiz bununla ilgili… Yani bir sürgün hikayesi, Tokludede halkının sürgün edilme hikayesi bu…
Tokludede, diğer adıyla Türk mahallesi, eskiden tamamen ahşap evlerden oluşan geleneksel bir Osmanlı mahallesiydi. Zaman içinde gerek çıkan yangınlar, gerekse tahrip olan evlerin yerine betonarme binaların yapılması bu geleneksel ahşap yapıların bütünlüğünü bozmuş, çok katlı bir iki apartmanın mahallenin belli yerlerinde yer almasıyla çevrenin mimari estetiği kısmen tahrip olmuştu. Ama buna rağmen yapıların yüzde 90’ı ahşaptandı ve daha önemlisi mahallenin geleneksel yaşam biçimi, eski tarz bağlar ve dayanışma ağları ile sürdürülen komşuluk ilişkileri hala yitirilmemiş, eski halini korumuştu. Mahallede bir evde pişen yemek komşularla da paylaşılıyor, özellikle ramazan gibi kutsal aylarda, bayramlarda mahallenin ortak avlusunda bir araya geliniyor, yerlere, kapı önlerine kilimler serilerek hep beraber ortak sofralar kuruluyor, çaylar demleniyor, yeniyor, içiliyor, gece yarılarına kadar sohbetler ediliyordu. Avluda gıdaklayan tavukların, cikcikleyen civcivlerin öten horozların, miyavlayan kedilerin sesleri koşuşup oynaşan çocukların cıvıltısına karışıyordu. Başı dara düşene yardım ediliyor, yoksul ailelerin çocuklarına giysi, okul yardımı yapılıyor, eli ayağı tutmayan yaşlıların ihtiyaçları gideriliyordu. Ölüm olduğunda birlikte yas tutuluyor, cenaze evine herkes yemek götürüyor, cenazeler mahallelilerin omzunda kaldırılıyor, nişanlar, düğünler, sünnetler birlikte kutlanıyordu. Birinin bir işe girmesi, bir sınavı kazanması, evlenmesi, başına güzel bir olay gelmesi her mahallede olduğu gibi tek tek bazı kişilerin çekemezliğine sebep olsa da bütün olarak mahalleyi mutlu ediyor, sevindiriyor, kutlamalar, eğlenceler ortak oluyordu.
Ayvansaray’ın sahil sınırlarını oluşturan surların dibinde, surların çevrelediği, içe kapalı, korunaklı bir yaşam oluşturmuşlardı Tokludede’liler. Evlerin yüzü yukarıda da bahsettiğim şekilde ortak avlu boyunca birbirine dönük olduğu için adete her evin gözü diğerinin üzerindeydi… Sırlar bitişik duvarlardan birbirine geçiyor, bir evde yaşanan, konuşulan diğerinde de duyuluyordu; bu yüzden mahallelinin birbirinden gizlisi saklısı yoktu. Açık, şeffaf, samimiyete dayalı bir komşuluk ilişkisi vardı; herkes herkesin her şeyini biliyor, her şeyini birbiriyle paylaşıyordu; acısı, eğlencesi, mutluluğu, kederiyle bütün mahallenin kocaman bir aile gibi yaşadığı cıvıl cıvıl, hayat dolu bir mahalleydi Tokludede…
Mahalleyle mahallelinin çoğunun bölgeden gönderilmiş olduğu bir süreçte tanışmama rağmen, yine de mahalleye ait geleneksel yaşam ve komşuluk ilişkileri hakkında oldukça fazla bilgi sahibi olacak kadar mahallede gözlem yapma imkanım oldu. Bunun sebebi geride kalanların başlarına gelen bütün felaketlere rağmen olağan yaşantılarını sürdürebilmeleri ve kendilerine özgü alışkanlıklarını korumalarıydı. Doğal yaşamalarıyla ilgili bir şeydi bu. En acı günlerinde bile hayata tutunmalarını sağlayan garip bir iyimserlikleri, dirayetleri vardı; İçleri kan ağlarken bile yüreklerinin bir yanında umudu, neşeyi, kahkahayı yeşertebiliyorlardı. Birkaç aile kalmışlardı ama hala kocaman bir mahalle gibi yaşıyorlardı; eskiden ne yapıyorlarsa aynı şeyleri yapıyorlardı. O yüzden mahalle artık yerinde olmasa da mahallenin ruhu hala oradaydı ve siz o ruhu kolayca gözlemleyebiliyordunuz.
Rantçılar Tokludede’yi keşfedip yollarını aşındırmaya başladığından bu yana Tokludede’de günlük yaşam çok değişmişti. Gündüz mahallede kol gezen zabıtalarla, belediye görevlileriyle, firma temsilcileri ile atışmalar, basınla, dayanışma için gelenlerle dertleşmeler, muhalif medya ya da sosyal medyadan gelen habercilere kesik kesik anlatılan hikayeler, acılarını, öfkelerini ifade etmek için döktükleri göz yaşları, öfke dolu sözler, mahallenin üzerine çöken karabulutlar olağan günlük yaşam biçimini farklı kılsa, mahalle sakinlerini zorla yeni bir hayata zorlasa da, akşamları, herkesin mahalleden uzaklaştığı, kendi kabuklarına çekildikleri saatlerde Tokludede’liler yine asıllarına dönüyor, olağan, genel yaşantılarını kaldıkları yerden sürdürüyorlardı. Eskiden alıştıkları gibi yine kapı önüne serdikleri kilimlerde bir araya geliyor, çaylar demleniyor, sohbetler ediliyor, günlük mevzular yanında dedikodulardan, geçmiş anılardan, hafızalarında kalkmış mutlu günlerden söz ediliyordu. Bu anlarda sanki gündüzün acılarını, dehşetini, öfkesini gecenin örtüsü altına gömüyor, ancak bu şekilde gün ışığında tekrar yüzleşmek zorunda oldukları gerçeklere karşı dayanma gücü topluyorlardı.
Peki yüz yıla yakın, kuşaklar boyunca aynı mahallede mutlu, mesut yaşarken şimdi ne olmuştu da bu insanlar yerinden yurdundan, evinden, yuvasından edilmek isteniyordu; gözyaşları içinde kamyonlara doldurularak hiç bilmedikleri, alışık olmadıkları, tercih etmedikleri yabancı yaşamlara doğru zorla sürgün edilmek isteniyorlardı. Konu Tokludede’nin ne kadar değerli bir yer olduğunun devlet tarafından ya da birileri tarafından yeniden keşfedilmesi ile ilgiliydi; yani oradan kazanılacak ranttı… İstanbul’un denize nazır, yeşillikler içinde, üstelik de tarihi surların dibinde bu kadar kıymetli bir yeri nasıl olurdu da buranın sıradan, sefil halkına bırakılabilirdi. Orada lüks binalar oteller, alışveriş merkezleri yapıp trilyonlar kazanmak varken… Birileri Tokludede’yi gözlerinde dolar işaretleri yanıp sönerek keşfetmiş ve bu da Tokludede halkının sonunu getirmişti işte…
Belediye bu konuda taşeron firma olarak Şener holdingi kullanmış, Şener holding bölge halkına buraların yeşil alan olduğunu, eğer halk yerlerini kendilerine satmazsa belediyenin buraları bedavaya ya da çok az bir bedel ödeyerek kamulaştırabileceğini söyleyerek bölge halkına korku salmış ve bu kozu kullanarak mahallenin çoğuna sahip olmuştu. Ben mahalleye ilk geldiğimde 2010 yılıydı ve mahallenin %70’i gitmi
şti zaten. Kalan halk yeni yeni gerçekleri fark etmeye başlamıştı; ortada büyük bir rant olduğunu, buranın yeşil alan olarak kullanılmayacağını, aksine oteller ve alışveriş merkezinden oluşan bir turistik merkeze dönüştürüleceğini, işin arkasındaki asıl gücün belediye olduğunu, bütün bu gerçekleri bizlerden, basından, oradan buradan duydukça kandırıldıklarını anlamış ve bu onların pişmanlıklarını, öfkesini daha da arttırmıştı… Kalanlar gidenlere göre şimdi daha keskin, direnmeye daha kararlıydı bu yüzden…
Belediye ilk yıkıma mahallenin sur dibindeki çocuk parkı ile başlamıştı. Ondan önce de anlaşarak evlerini boşaltanların ardından boşalan evlerin camları kırdırılarak, elektriği, suyu kesilerek, ahşap evlerin orasından burasından sökülen tahtalarla mahalleye iyice çöküntü görüntüsü verilerek kalıp direnen halk sürekli psikolojik taciz altında tutulduğu için bazı tepkiler vardı burayla ilgili ama Tokludede’deyi asıl kamuoyunda gündeme getiren olay parkın yıkılmak istenmesiydi. Biz de Febayder olarak bölgeyi sahiplenip halkla beraber olayı protesto etmek için parkta oturma eylemine katılmıştık. Bu olaylar sırasında parktan çıkmamakta direndiğim için özellikle ben polisler tarafından ciddi şekilde tartaklanmış ve zorla, kollarımdan sürüklenerek park dışına çıkarılmıştım. Oysa birinci derecede tarihi eser olan sur dibinde bırakın şantiye kurmak kazık bile çakmak yasaktı. Göz göre göre yasaları çiğnemiş, parktaki bütün çiçekleri sökmüş, salıncakları kaldırmış ve parkın ortasına ucube bir şantiye kurmuşlardı.
Bunun üzerine dernek olarak ve Kent Hareketlerinin katılımı ile şantiyenin yasal olmadığına dair bir basın açıklaması düzenleyerek suç duyurusunda bulunduk. Kent hareketlerinden kentsel dönüşüm mağduru, yıkım tehdidi altında olan mahalle temsilcilerinin söz hakkı alarak konuştuğu bir de serbest kürsü gerçekleştirdik. Gelen herkes hem kendi mahallelerindeki sorunları dile getirdi hem de Tokludede halkıyla dayanışmada bulundu. Basında bu olaya oldukça geniş yer verildi, böylece Tokludede’de olanlar daha çok çevrede duyulmaya başladı. Ama Tokludede gerçeğini her yerde duyuran asıl olay İsmet amcanın intihar girişimi oldu. Çünkü İsmet amca vakası Kentsel dönüşüm sürecinde, belediyenin tacizleri yüzünden gerçekleşmiş ilk ve tek intihar vakasıydı…
Peki İsmet amca neden intihar etmişti?
Bunu tam algılayabilmek için önce İsmet amcayla ilgili kısa bir bilgi vermek gerekir. İsmet amca aslen Rize doğumlu görmüş geçirmiş, fazlasıyla zeki, sistemi çok iyi çözümleyebilen, hatta kurnaz denebilecek kadar uyanık 75 yaşında yaşlarında bir adamdı.Yani belediyenin bilgisizliğinden faydalanarak köşeye sıkıştırabileceği, yalan dolanla, sahte vaatlerle kandırabileceği, hilelerle evini elinden alabileceği gariban inanlardan değildi. Süreçle ilgili sürekli araştırıyor, uzmanlara, avukatlara danışıyor, adımlarını mümkün olduğunca sağlam atmaya çalışıyordu. Peki İsmet amca ne gibi bir baskı ve taciz altında kalmıştı ki canına kıymaya kalkmıştı? Onu canından bezdirecek süreç nasıl gelişmişti? Gerçekten ölmeyi istemiş miydi, istemişse neden istemişti, bu sorular yanıt bekleyen sorulardı. Evet İsmet amca gerçekten ölmeyi istemişti çünkü intihar için seçtiği yöntem ve kurtarılış hikayesi onun kurtarılma gibi bir beklentisi olmadığını, kurtuluşunun tamamen şans eseri olduğunu göstermekteydi. Bu konuyu açmadan önce İsmet amcayı intihara sürükleyen süreci anlatmak gerekir öncelikle…
İsmet amca sürecin en başından beri gerek Şener holdinge gerekse belediyeye hep aynı şeyi söylemişti: “Ben yerimi yurdumu bırakıp evimden hiçbir yere gitmem. Ben zaten cennette yaşıyorum, başka yeri ne yapayım; evimin yaptırılması gerekiyorsa bırakın, izi verin ben yapayım, ne gerekiyorsa öyle yapayım, ama yeter ki evimi bana bırakın, elimden almayın”, sürekli bunları söylemişti firmaya ve belediyeye. Belediye ve Şener holding İsmet amcayı bu isteğinden caydırmak için her türlü yola baş vurmuş, iyilikle, baskıyla dozu gittikçe artan bir şiddet ve tacizle hep onu evini vermeye ikna etmeye çalışmışlardı. Bu işkence yıllarca sürmüştü. İsmet amca da ne huzur ne yaşama sevinci bırakmışlardı. Sürekli peşinde birileri ya da sürekli onu gözetleyen gizli ajanlar, imalı mesajlar, ne zaman firmadan birileri ile bir araya gelse aynı yıldırma politikası, “nasılsa bizimle anlaşmak zorundasın, biz almasak belediye daha ucuza alacak, herkes razı oldu bak sen sona kalırsan zarar edersin” bu tür korkutmalarla ikna çalışmaları, zaman zaman devletle karşı karşıya mı gelmek istiyorsun diye aba altından sopa göstermeler, 75 yaşındaki bu yaşlı adamın huzur içinde geçirmek istediği son yılları böyle zehir edilmiş, adeta burnundan getirilmişti…
Şener holding belasından daha kurtulamadan bu kez de belediye girmişti araya. Bu kez ikisi birden sıkıştırmaya başlamışlardı İsmet amcayı… Bir gün belediye çağırıyordu bir gün Şener holding, firmanın adamlarının gözü sürekli üzerindeydi, sürekli şüpheli birileri tarafından takip ediliyordu, belediye sürekli haberler yollayıp duruyordu: “eğer sen anlaşmazsan biz kamulaştırıp öyle ya da böyle yine de alacağız evini, gel kendi rızanla anlaş bizimle” baskı sürekli artıyordu. Bir iki yıl da bu şekilde belediyenin tacizine dayandı İsmet amca. Bu arada mahalleden her geçen gün yeni bir aile eksiliyordu, gözyaşları içinde ayrılanlar kervanına bir yenisi ekleniyordu. Arkalarından ayrılanların evlerinin camları kırılıyor, duvarları tahrip ediliyor, tinerciler, ayyaşlar oralara doluşturuluyor, elektrik, su, sokak lambaları kesiliyor fiziki ve psikolojik tacizin dozu da bu şekilde arttırılıyordu…
Bu sürecin sonlarına doğru biz Kent Hareketleri ve Febayder olaya müdahil olduk. Biz orada mücadele başlatınca ve birtakım eylemlerle kamuoyunun dikkatini oraya çekince belediye ilk kez zaten 5366 nolu yasanın da hak tanıdığı üçüncü maddeyi işleterek İsmet amcaya kendi evini yaptırması için imkan sağlayabileceklerinden söz etmeye başladı. İsmet amcanın oradaki direnişi bütün projeyi alt üst ediyordu, hem konum olarak çok önemli bir yerde evi vardı hem de evin kapladığı alan çok genişti; ayrıca ismet amcanın sağ ve solunda yer alan komşuları da direnişe devam ediyordu. Bu da Belediye ve Şener holdinginin bütün planlarını engelliyordu. En önemli otel alanı bu bölümde yer alıyordu. Onların direniş ve mücadelesi bizlerden de destek alınca ve basında da duyulunca firma yetkilileri ve fatih belediyesi iyice paniğe kapıldı. Bu süreçte İsmet amca ve alanda kalanlar üzerindeki baskıyı azaltır gibi yapıp ikna çalışmalarına, daha doğrusu yalana, dolana, hileye hız vermeye başladılar bu kez…
Bir gün İsmet amca Belediye tarafından tekrar çağrıldı, evini kendisinin yapabilmesi için hak tanıyacaklarını ama bu hakkı ona vermek için bir taahhütname imzalaması gerektiğini söylediler. İsmet amca daha önce de değindiğimiz gibi aslında cahil bir adam değildi, işini, hesabını bilirdi, adımlarını sağlam atardı. Taahhütnamenin koşullarını bir avukata göstermeden belgeyi imzalamak istememişti. Bunun üzerine belediye yetkilileri imzalamadığı taktirde bütün şansını kaybedeceğini söylemişlerdi. İsmet amca avukata danışma konusunda diretince bu sefer de belediye yetkilileri o zaman hiç olmazsa bir protokol imzala ki sana taahhütnameyi avukata göstermen için verebilelim diye diretmeye başlamışlardı. İsmet amca tanınacak hakkı kaybetme telaşıyla sonunda protokolü imzalamayı kabul ederek taahhütnameyi avukatına göstermek üzere alabilmişti.
Taahhütnam
eyi derhal avukatına götürüp gösteren İsmet amca duydukları karşısında şok olmuştu. Taahhütname öyle ince bir ayarla hazırlanmış, öylesine tuzaklarla doluydu ki, bunu imzalayan her kimse öyle ya da böyle sonunda evini kaybetmekten kurtulamıyordu. Belediye mülk sahibine kendi evini yaptırmakla ilgili hakkı kullandırabileceğini söylüyordu evet ama, bunun için öyle şartlar ileri sürüyor ve işin uzmanı olmadıkça bilmenin mümkün olmadığı öyle süreler dayatıyordu ki, sizin bu sürelerde o koşulları yerine getirmeniz mümkün olmadığı için sonunda yine evinizi belediyeye devretmek zorunda kalıyordunuz. Taahhütname tanınan sürelerde koşulları yerine getiremezseniz belediyeye evinize el koyma, kamulaştırma yapma hakkı tanınıyordu çünkü. Örneğin taahhütnamede röleve ve restütasyon çalışmaları için diyelim ki 5 ay süre tanınmış olsun, oysa roleve ve restütasyon çalışmasının aylar alması bir yana sadece kuruldan geçmesi bile en az bir yıl gibi bir süre gerektirdiğinden sizin sadece bu süre nedeniyle bile taahhütname şartlarını yerine getirmeniz mümkün olamıyordu. Bütün kurullar onların elindeydi, istedikleri projeleri onaylatır, istediğini onaylatmaz, istedikleri projenin onay sürecini istedikleri kadar uzatabilirlerdi. Bu durumda belediyeden evinizi kurtarmanız hiçbir şekilde mümkün değildi…
İsmet amca bunları öğrenince, taahhütnameyi imzalamadığı için derin bir oh çekerek rahatlamıştı. Ama belediye ona rahat vermemekte kararlıydı. Ertesi gün belediye yine İsmet amcayı çağırmıştı. Akşam eve döndüğünde İsmet amca şoktaydı, yıkılmıştı, yılgındı, içindeki öfkeyi, isyan duygusunu nasıl bastıracağını bilmiyordu. Bütün gece “içim yanıyor, boğuluyorum, beni nasıl tuzağa düşürdüler” diye hayıflanıp durmuştu. O gün belediyede olanlar beyninde dönüp duruyordu. Belediye yetkililerine taahhütnameyi avukatına incelettiğini, imzalarsa evini kaybedeceğini bildiğini, bu yüzden imzalamayacağını söylemişti ki belediyedekiler pişkin pişkin “artık çok geç imzaladın bile” demişlerdi sırıtarak suratına. İsmet amca nasıl olur deyince, ” imzaladığın o protokol zaten ön anlaşmaydı, artık vazgeçmen mümkün değil, bu imza seni bağlıyor” demişlerdi. İsmet amca bir türlü durumu hazmedemiyordu. Yıllarca direnmiş, her türlü baskı, taciz ve tuzaklarına rağmen evini kaptırmamış, korumuştu, şimdi bir hile ile evini elinden alacaklardı; böyle bir devletin vatandaşı olmak böyle bir ülkede yaşamak zor geliyordu artık ona, canına tak etmişti, nefes alamıyor, öfkesini bastıramıyor, nerden nasıl adalet bulacağını bilemiyordu…
Sonunda oturdu bir mektup yazdı; ipnoz olmuş gibiydi. Mektup sayın savcı bey diye başlıyordu. Bu benim intihar mektubumdur diye devam eden mektupta şunları söylüyordu: “ölümümden başbakanımız sayın Recep Tayyip Erdoğan, Büyükşehir Başkanı Kadir Topbaş, Fatih Belediye başkanı Mustafa Demir ve onun baş danışmanı Mustafa Çiftçi sorumludur. Eğer sen adaleti sağlayıp onlara cezalarını vermezsen hakkımı sana helal etmiyorum, iki elim ömür boyu yakandadır” Mektubu özenle katladı, gömleğinin sağ cebine yerleştirdi. Saat gece 3.00 civarıydı. Hava kurşun gibi ağırdı; fırtına öncesi bir gerginlik vardı… Gökyüzü her an boşalabilirdi, bu İsmet amcanın iç sıkıntısını daha da arttırıyordu. Sabah oğlu bahçede tarım ilaçlaması yapmıştı. Artan tarım ilacı aşağıda bodrumda duruyordu. İsmet amca bunu intiharı sanki daha o an kafasına koymuş gibi hafızasına kaydetmişti. Bidonu almak için bodruma indi, olduğu yerde yarısına kadar tarım ilacı dolu bidonu kafasına dikti ve bir süre sonra yığıldı kaldı…
O sırada bitişik binadaki komşu kızı Sevgi de uyuyamamış, gündüzün kurumak için serdiği yünlerin gece yağmur yağıp ıslanması telaşına düşmüştü. Yünler İsmet amcanın intihar ettiği bodrumun hemen bitişiğinde seriliydi. Yünleri toplamaya bodrumun yanına inmişti ki bir inleme sesi duyarak irkildi, kedi mi köpek mi derken yığılmış halde, yüzü kirece dönmüş İsmet amcayı gördü. Hemen evdekiler, uyandırıp 15 dakika içinde Balat Hastanesine yetiştirdiler İsmet amcayı. 10 dakika daha gecikilseymiş bütün iç organları kimyasal maddeyle parçalanıp tahrip olabilirmiş ve ölebilirmiş. İsmet amca mucize eseri kurtuldu. Kendisine gelmesi, tekrar ayağa kalkması aylar aldı. Bu yüzden onun gerçekten ölmeyi istediği çok açıktı… Buna şüphe yoktu… Neden ölmek istediğini sorduğumuzda ise şöyle diyordu İsmet amca: “canımdan bezdirdiler, adalet arayacak tek bir kapı bile yok, beni koruması gereken devletim bana darbe vuruyor, ben bu tuzağa düşebiliyorsam gariban vatandaş nasıl bunu anlayacak, onları bu canavarlardan kim koruyacak, böyle yaşamak yaşamak mı Allah aşkına, hem ölümüm belki birileri için çözüm olur diye düşündüm, ben öldükten sonra devlet belki diğerlerine daha insaflı davranır diye… Bütün bu olanlar deşifre olur birileri adalet için bir şeyler yapar diye… Savcılar harekete geçer diye”…
Bunca şey yaşadıktan sonra en çok ona acı veren şeyse şuydu İsmet amca için… Gerçekte İsmet amcanın imzaladığı o protokol’ün hiçbir hukuki değeri yoktu. Ön anlaşma yerine geçmesi mümkün değildi. Böylesine adi bir tuzakla, belediye yetkilileri yanlış bilgi vererek İsmet amca üzerinde baskı kurarak, bu hileli yöntemle taahhütnameyi imzalatabileceklerini düşünmüşlerdi İsmet amcaya. Vatandaşın canına, malına kast eden, amacına ulaşmak için her türlü riyakarlığı, sahtekarlığı yapmayı göze alan böyle bir anlayışla karşı karşıya olmaktı işte İsmet amcaya asıl koyan. Bu anlayış Tokludede gibi hayat dolu, cıvıl cıvıl, içinde birbirini seven insanların yaşadığı, gerçek komşuluk ve dayanışma ilişkilerinin nadir örneği olarak yıllardır ayakta kalabilen bir mahalleyi yok etmişti, ölü hayalet bir mahalleye çevirmişti. Mahalle sakinleri kamyonlara doldurularak, göz yaşları içinde terk etmek zorunda bırakılmışlardı Tokludede’yi. 40 yıldır gecesi gündüzü bir arada geçen bu insanların her biri bir yerlere dağılmıştı, nereye gittikleri, şu anda nerede oldukları, nasıl yaşadıkları, geçinip geçinemedikleri devletin umurunda bile değildi. Tokludede’de bir yaşam, bir kültür, kocaman bir mahalle yaşamı özel bir firmanın kazanacağı birkaç trilyon rant için, birilerinin cüzdanının daha çok para görmesi için devlet eliyle, cebren ve hile ile yok edilmişti…İsmet amcanın hazmedemediği şey işte buydu…
-Çiğdem Şahin