BİZANS'IN SON KİLİSESİ ; MARIA MUHLIOTISSA KİLİSESİNDE

Misafir Yazar fatihten@gmail.com

Kırmızı mekteple, Yuvakimyon lisesi arasında gösterişsiz küçücük bir yapı, içerisi de loş, sık açılmadığından küf kokuyor, kiliselerde genelde halı olmaz ama bu kilisede eski, püskü halılar serilmiş yerlere. Doğu Roma İmparatorluğu zamanından beri kilise olarak kullanılan tek mabet olması nedeniyle daha fazla ihtişam beklediğimizden sanırım bu halılara çok şaşırıyoruz. 



Kilise bekçisi ketum bir adam, ağzından zorla bir iki kelime alabiliyoruz. “Niçin Moğolların Meryem kilisesi ?” dediğimizde; “prenses Mogollara gelin gitmiş"  diyor kısaca.   “Kanlı kilise de diyorlar, niçin?” diye soruyoruz, “İstanbul Mücadelesinde en çok kan burada aktı da ondan,” diyor ters bir şekilde. Cesaretimi kaybetmeyerek duvarlardaki İkonaları soruyorum. En az 650 yıllıklar cevabını alınca tüm sorularımı unutup, o ikonaları tek tek uzun, uzun, hafızama kaydederek ve hayranlıkla seyrediyorum. İkonaları yapan, kiliseye asanları hayal ediyorum. Bu kilisede dua edenleri, vaftizleri, düğünleri, ölümleri...

Moğolla evlenen prenses ... Niye bir Moğolla evlendi ? Hangi Moğol hükümdarı ile evlendi? Kilise bekçisinin de bildiğini sanmıyorum, o nedenle dışarı çıkınca ilk iş rehbere bakıyorum, 13. yüzyılda Anadoluya kadar gelen Moğollarla savaşmak yerine müttefik olmayı seçen Bizanslılar, İmparatorun kızı Maria'yı Hülagü Han'la evlendirmeye karar vermişler. Uzun yolu kat edip, Moğolistana ulaşan Maria müstakbel kocası yaşlı Hülagü Han öldüğünden onun oğlu Abaka Han'la evlendirilmiş. Budist olan Abaka han, ona nazik davranmış, inancına karışmamış. Abaka Han da daha sonra kardeşi Ahmet tarafından öldürülünce Maria İstanbul'a geri dönmüş. Haçlı istilasında yıkılmış bir manastırın arazisine 1242 yılında bu küçük kiliseyi inşa ettirmiş.



Dört Yapraklı yonca formunda yapılmış kilise, belki de bu yapısı ya da ruhunu ve tüm maddi varlığını bu kiliseye adayan Maria'nın duaları nedeniyle günümüze kalmayı başarmış.

Fatih İstanbul'u kuşattığında, o zamanlar 213 yıllık bir mabet olan bu yapının etrafında çok büyük mücadele olmuş, 29 Mayıs 1453'te İstanbul düşmüş ama Fener'de Petrion İçkalesi fetih edilememiş. Fatih mal ve canlarına dokunmayacağı garantisi vererek direnişçileri ikna etmiş. Fetihten sonrada Bizanslı önemli aileler Petrion'da konaklarında yaşamlarına devam etmişler. Fatih Sultan Mehmet sevdiği ve Fatih Camiini de inşa ettirdirdiği Rum Mimar Hristodula'sa kiliseyi hediye etmiş. Mühürüyle koruduğu kilisede bu güne kadar hiç kesilmeden  tam 775 senedir ibadet devam etmekte. 



Bizanslılar yani Rumlar ve konaklar yok artık ama bu mütavazi, karanlık ve küçük dört yapraklı yonca şekilli kilise statüsü, Fatih Fermanları ve ikonaları ile Fener'de Bizansı hala yaşatıyor.



Gezimize devam ediyoruz, kiliseden çıktıktan kısa bir süre sonra renove edilen güzel bir taş binanın önündeyiz. Binanın karsışındaki Emlakçı “1862 yılında yapılmış bu bina “dedi, “Fener Patrikanesinde görev yapan bir din adamı 18 yaşına gelen oğlu için yaptırmış,” diye de ekledi.

Binanın üzerinde Terazi, Haç ve Tanrının eli sembolleri var.  Yaptıran ailenin adını bilmek isterdim. Kaç kuşak Fener'de yaşamışlar, ne zaman , nasıl ayrılmışlar, nereye gitmişler? Belki Patrikhane kayıtlarından öğrenilebilir.

“Daha sonra bir şekilde bizim ailenin mülkü olmuş,” diye düşüncelerimi bölüyor emlakçı, “iyi fiyata sattık,” diye de devam ediyor. Alan şirket şehir oteli yapacakmış.

Binanın otel olacağı düşüncesi ilk anda hoşuma gitti. Yıkılmayacak, yok olmayacak demektir böylece. Bu tarihi sokaklarda yaşayanlar gittikten sonra yıkıntıya dönen metruk evleri görünce hüzünleniyorum ve yıkıntı olacağına otel olsun diyorum. Ama öte yandanda aklıma sabah gezi öncesi kahve içtiğimiz antika eşyalarla dekore edilmiş kafe geliyor. Oymalı ahşap ev kapılarını camla kaplayıp masa yapmışlar. O kapılar keşke evlerde takılı olabilse ve zilini çalıp o geçmiş zaman evlerinin içine girip, gerçek bir sokakta, hem anılarımıza hem de geleceğe ait umutlarımıza sahip bir şekilde oturup kahve içebilsek eski semt sakinleri, yeni gelenler ve gezginler hep birlikte.

Bence İstanbul'un bizden önceki tarihine de sahip çıkmamız gerekiyor bu şehirde mutlu, huzurlu yaşamak için. Eğer o tarihe sahip çıkabilseydik, bu ruhsuz  gökdelenlerle kuşatılmış İstanbul'da olmazdı sanırım. Geç mi kaldık, değiştirebilmek için, sanmıyorum, yeniden başlamak için hiç bir zaman geç değildir.

18th July, ışın güner Tuzcular tarafından yayınlandı



Bilgilendirme:

Fatih İlçesi'nde, Fener'de, Batı'da Firketeci Sokağı, Doğu ve Kuzey'de Tevkii Cafer Mektebi Sokağı ile çevrilidir. Moğol Kilisesi veya Kanlı Kilise adıyla da tanınır. 

Kilisenin, eski bir manastırın yerinde bulunduğu ve tarihinin 10. yüzyıla kadar uzandığına ilişkin görüşler vardır. Burada bulunan mozaik ikonaların Patrikhane Kilisesi'ndekilerle benzerligi nedeniyle, bu kilisenin de 11. yüzyıl'da inşa edildiği ileri sürülür. 12. yüzyıla kadar Maria Akropolitissa'ya ait olan kilisenin bulunduğu manastırın mülkiyeti, bu dönemde VIII. Mihael'in (hd 1259-1282) kızı Maria Paleologina'ya geçmiştir. 



A. M. Schneider, kilisenin 13. yy'ın sonunda "Muchlion'luların" (Tegea) yaşadığı semtte, "despoina ton Mogolion" adıyla inşa edildiğini, 1351'de "Moni tes Panagiotisses" olarak adlandırıldığını açıklar. Basit planlı ve merkezi çevreleyen yarım kubbelerin yonca yaprağı oluşturduğu yapıya, 14. asrın başlannda narteks de dahil çeşitli eklemeler yapılmıştır. Kilisede narteksin üç kubbesinden ikisinde mozaik izlerinin bulunduğu, doğu uçtaki tuğla işlemenin orijinal olabileceği, batıda sonradan yapılan onarımlarda eski malzeme kullanıldığı, çok sayıdaki nişin de Komnenos dönemi yapılarını çağrıştırdığı belirtilir. 



1351 'de Patrikhane'nin denetimine geçen kilise ve manastır, II. Mehmed (Fatih) tarafından mimar Hristodulos'a verilmiştir. I. Selim (1512-1520) ve III. Ahmed (1703-1730) dönemlerinde kilisenin Rumların kullanımından alınması için başlatılan girişimler de II. Mehmed'in fermanı nedeniyle sonuçsuz kalmıştır. Kilise, 1583'te Tryphon, 1604'te Paterakis, 1669'da Thomas Smith listelerinde yer almıştır. 



17 yüzyıla gelindiğinde ise Moğol Kilisesi'ni camiye çevirmek için harekete geçilir. Bu girişim Kantemiroğlu tarafından engellenmiştir. 1633, 1640 ve 1729'daki yangınlarda harap olan ve onarımlar sonucu mimarisi farklılaşan kilise, kitabesine göre 1731'de restore edilmiştir. Muhliotissa Kilisesi, İstanbul'da fetihten önce inşa edilmiş ve günümüze kadar Rum Ortodoksların ibadet mekanı olarak işlevini sürdürmüş tek Bizans yapısıdır. 

Kilisenin ismi Moğolların Meryemi olarakta geçer.İmparator gayri meşru kızını ittifak yapsın diye moğol hanına gönderir.Rivayete göre kız hanla daha evlenemeden başka bir rivayete göre ise onbeş yıl evli kaldıktan sonra kocası ölür ve babsının yanına döner.Kendini kiliseye adar ve bu kiliseyi yaptırır. 

Kanlı kilise adı ise bu yörede fetih sırasında bin kadar Türk askerinin burada özel muhafızlar pusuya düşürürler ve şehit ederler.Zaten petrion kalesinin yakınlarında olması bu olasılığı güçlendirmekte.İsim buradan gelmekte. 



19 yüzyılın başlarında itibaren küçük bir okul kiliseye dahil edilir.1892 yılında yeni bir çan kulesi yapılır(bugün ayakta olan  çan kule)20 yüzyılın başlarında Dörtpandafili kilisesi onarılır.1955 yılında zarar görür ve yeniden onarılır 

Yapı mezarlıklar yamacıda denilen yerde Fenerde yükseliyor çevresinde görkemli eski rum evleri vardır 

duvarındada Bizans imparatorluk simgesi çift başlı kartal kabartması vardır 



Bizans dönemi kiliseleri arasında kilise olma vasfını sürdüren tek kilise Meryem Ana Rum Ortodox Kilisesi, orjinal ismi ile THEOTOKOS PANAGHIOTISSA. 

Kilisenin kapısı müslümanlara ne yazık ki kapalı. Kapıda bir zil var ve tanımadıklarına kolay kolay açmazlar... 

Fakat vatandaşlık haklarını tam olarak bilen her kes buraya rahat rahat girebilir...