Kumkapı ve balıkçı meyhaneleri…
Bilindiği gibi her kıyaslama belirli ölçüler içinde yapılır. Bu nedenle geçmiş dönemlerdeki meyhanelerimizi günümüzün modern ve çağdaş içkili mekânlarıyla kıyaslamak pek doğru olmaz. Kıyaslarsak eğer, hem yaşanmış olanlara hem de o demleri yaşamış olanlara büyük haksızlık yapmış oluruz. Eski dönem geleneksel meyhanelerinin sihirli ve büyülü havasına o dönemlerin koşullarını nazarı itibara alarak ulaşabiliriz ancak. Sanırım böylesi daha hakça ve doğru olur. Örneğin, 1950’li yıllarda yaşam koşulları neydi? Teknoloji hangi boyutlardaydı? Ayrıca, o günlerde okuma-yazma oranı neydi acaba? Şayet bunları dikkate alıp değerlendirme yaparsak, daha doğru ve isabetli kararlar alabileceğimizi de göz ardı etmememiz gerekir.
“Cahilin cesareti bilgenin hışmından çok daha tehlikelidir” derdi sevgili annem. Ne cahil kadar cesur, ne de bilge kadar bilgili olmadığımı gayet iyi biliyorum. Ama mesleğimi karınca kararınca doğru olarak bildiğimden de eminim. Bildiklerimi satırlara aktarma cesaretim sadece doğru olarak bildiklerimden kaynaklanıyor. O günleri de çok iyi hatırlıyorum üstelik. Ayrıca, bilgi korkuları azaltıp cesareti güçlendirdiği için geçmişe daha gerçekçi ve daha cesur bakabiliyorum. Bu konuda doğru düşünüyor, doğru da yapıyorum galiba. Hiç kuşkusuz ki bunun en doğru yanıtı akıp giden zamanın içinde gizlidir. Bekleyeceğiz ve göreceğiz tüm gerçekleri. Pek tabii ki ömür vefa ederse eğer…
Dilerseniz önce Yenikapı’ya bir uğrayalım, sonra da Kumkapı sahiline doğru uzanalım biraz. Yenikapı’dan Kumkapı’ya doğru gidildiği zaman sahilin başlangıç noktasında kiralık sandalların bağlandığı köhne bir iskele vardı ve iskelenin yan tarafında sırasıyla dizili sekiz-on tane kiralık sandal bulunurdu. Bu sandalların bazıları balıkçı kayığı büyüklüğünde, bazıları ise küçük bot şeklindeydi. Bunların hepsi gündüzleri gençler, akşam saatlerinde aileler tarafından kiralanır, özellikle de mehtaplı gecelerde kayık sefaları yapılırdı.
Kiralık kayık iskelesinin biraz açığında Yenikapı’nın ünlü yüzer gazinosu konuklarını ihtimamla ağırlardı geceler boyu. Aslında bu gazinoya bir tür yüzer meyhane dersek sanırım çok daha doğru olur. Konuklar yüzer meyhaneye sandallarla alınır, eğlence bitiminde yine sandallarla sahile bırakılırdı. Bu yüzer meyhanenin bulunduğu kısım sahilin belki de en renkli ve hareketli bölümüydü. Biz çocuklar sahilin kenarında toplanır meyhaneden yükselen müziğin ritmine ayak uydurarak alkış tutardık hep. Çocukluk işte…
Kiralık kayık iskelesinin ilerisinde, sahilin tam orta kısmında kum yüklü mavnaların yanaştığı iki iskele daha vardı. Bu iskeleler öylesine eften püften ve derme çatma yapılmıştı ki, sırtlarında kum sepetleriyle kum çekenlerin her adım atışında iskeleler çökecek gibi olurdu. Adamcağızların öylesine ağır yükle ve kan ter içinde koşar adımlarla hareket etmelerini hayret ve şaşkınlıkla izlerdik biz çocuklar. Kum iskelelerinin karşı tarafı, tren yolunun hemen altı kısmı mavnalardan çekilen kum tepeleriyle doluydu. Bu tepeler sıra dağlar gibiydi âdeta. Ayrıca, bu tepeler kimi zaman Kumkapı sahiline kadar uzanırdı. Zaten Kumkapı’nın adı da bu kum tepelerinden geldiği söylenirdi.
Kum tepelerinin bitiminde surlar başlar, surlar geçildiğinde de Kumkapı Dalgakıranı’na ulaşılırdı. Dalgakıranın ön tarafındaki kayalıklardan çıkardığımız midyeleri sur kalıntılarının dibinde, paslı tenekeler üzerinde pişirip kemali afiyetle yerdik. Ardından tekrar midye çıkarmak ya da balık tutmak için dalgakırana dönerdik.
Şu da inkâr edilemeyecek bir gerçekti ki Kumkapı dalgakıranı ahım şahım bir dalgakıran değildi öyle. Kayalıkların üzerine torbalar halinde çimentolar atılmış, donan çimentolar da kayaları birbirine bağlayıp dalgakıran haline getirmişti. Yukarıdan bakıldığı zaman dalgakıranın görüntüsü çimento torbalarıyla yapılmış bir istinat duvarını andırıyordu âdeta. Ama üst bölümde dalgakıranın sonuna kadar uzanan oldukça bakımlı ve düzgün bir yürüme yolu vardı ve bu yolun sonunda da şirin bir deniz feneri bulunuyordu. Sahilden bakıldığı zaman sadece bu bölüm görünürdü, hem de ihtişamlı bir şekilde.
Dalgakıranın iç kısmında ise onlarca ama onlarca balıkçı teknesi rahatlıkla barınabiliyordu. Balıkçı teknelerinin bulunduğu bölümün dip kısmı tamamen bataklık durumundaydı, çok tehlikeliydi yani. Bataklığa bastığımız zaman ayaklarımız yavaş yavaş batmaya başlar, büyük bir korku ve telaş içinde arkadaşlarımızı yardıma çağırırdık. Onların sayesinde iyice batmaktan kurtularak rahat bir oh çekerdik yani.
Dalgakıranın sahil bölümü tamamen balıkçı barakalarıyla doluydu. Bu barakaların biri balıkçıların uğrak ve sığınak yeri durumundaki ahşap ve şirin bir balıkçı meyhanesiydi. İşte bu meyhane Kör Agop Usta’nın 1930’lu yıllarda hizmete açtığı ilk meyhanesiydi. Bu arada küçük bir bilgiyi paylaşmak istiyorum sizlerle. Kör Agop, Kumkapı Meydanı’na yakın ara sokağın içinde bulunan bugünkü efsanevi meyhanesini 50’li yılların ortalarında hizmete açmıştı. Mekânı da Ünlü Barba Minas Usta’dan kiralamıştı. Minas Usta’nın tarihi meyhanesi ise bugün meydanda bulunan havuzun kenarındaki Olimpiyat Meyhanesi’nin bulunduğu yerdeydi.
Zaten o yıllarda Kumkapı’da sadece Çamur Şevket’in Yeri, Tayyar Baba’nın Balıkçı Meyhanesi, Minas Usta’nın Yeri ve Kör Agop’un Klâsik Meyhanesi vardı, o kadar. Ancak, söz konusu meyhaneler o dönemin en ünlü mekânları olduğu gibi en çok rağbet gören eğlence yerleriydi üstelik. İstanbul’un hemen her semtinden bu meyhane kasabasına yüzlerce ama yüzlerce müdavim gelir, rakı sofralarını kurarlardı buralarda. Bu bir ayrıcalık olarak da nitelenirdi ehlikeyifler tarafından.
Balıkçılar ise genellikle akşamın geç saatlerinde balığa çıkar, ertesi sabah dönüşlerinde teknelerindeki balıkları seçerek ya çavalyelere koyar, ya da büyük yayvan sepetlere doldururlardı. Küçük bir çavalyeye de kendi nevalelerini ayırıp müdavimleri olduğu dalgakıranın sahilinde bulunan Kör Agop’un balıkçı meyhanesine bırakırlardı.
Ardından sepetler dolusu balıkları at arabalarıyla Eminönü (Bahçekapı) Balık Pazarı’na gönderirlerdi. Bu işlemler bittikten sonra Kör Agop’un efsanevi meyhanesine gelirler, daha önce bıraktıkları balıkları usulünce pişirilmesi için istekler yağdırmaya başlarlardı. Balıkçıların çoğu varlıklı değildi. Bunu da yana yakıla balığın bir sözüne bağlarlardı hep. Güya balık; “Beni yiyen doymasın, tutan adam olmasın, satan da pulum kadar para kazansın” diye intizar edermiş tutulduğu zaman. İnanış buya, ne denilebilir ki?
Balıkçı meyhaneleri salaş ve küçük mekânlardı, oldukça da bohemdiler üstelik. Tavanları genellikle içleri kurutulmuş deniz kabuklularıyla dolu balık ağlarıyla dekor edilirdi. Bir köşelerinde küçük bir içki tevzi tezgâhı, yanında da küçücük bir mutfakları bulunurdu. Hatta bazılarında mutfakların kapıları bile olmazdı. Balıkçılar kendilerine ayırdıkları nevaleleri meyhaneciye verir, meyhaneci de balıkları istenen tarzda pişirirdi. Meyhanecinin bütün kazancı birkaç meze türünden, salatadan ve rakıdan gelirdi. O da hemen gelmez, tutulan balıklar satıldıktan sonra önce sağa sola ödenecek borçlar ödenir, geriye kalan paranın bir kısmıyla meyhaneciyle olan borç kapatılırdı.
Söz konusu meyhanelerde bakkal defteri gibi hesap tutulur, tutulan hesabın tutarı ne olursa olsun balıkçının verdiği miktar hesabın kapanmasına yeterli olurdu.
Aslında geçmiş dönemlerdeki “koltuk” meyhaneleri gibi balıkçı meyhaneleri de genellikle ruhsatsız, yani kaçak olarak çalıştırılırdı. Bu sevimli ve şirin mekânlar sanki balıkçıların özel lokalleri gibi işletilirdi. Hangi tür olursa olsun balıklar en leziz ve nefis şekilde balıkçı meyhanelerinde pişirilirdi. Meyhaneciler bu konuda uzmanlaşmışlardı âdeta. Bu mekânlarda yapılan midye dolması, pilâkisi ve salatasının midyeleri bile balıkçılar tarafından getirilirdi. Karides, istiridye, tarak, sübye, pavurya için de aynı şeyler söz konusuydu. Bir tür al gülüm ver gülüm alışveriş anlayışı hâkimdi balıkçı meyhanelerinde. Efsanevi Barba Agop Usta’nın balıkçı meyhanesi de bunların içinde çoban yıldızı gibi pırıl pırıl parlardı, hem de hemen her yana ışık ve neşe saçarak.
MEYHANEDEYİZ.BİZ