SURDA BİR GEDİK AÇTIK / 2

Misafir Yazar fatihten@gmail.com

Çitlenbiğe bir baykuş konmuş,gak gak gaklıyor .

Sessizliğin ortasında başka bir ses yok ,yok işte..

İstanbul ‘un herc ü mercinden azade olmuş bir saadet devri yaşıyoruz .Karşımda köyde olduğum zehabına beni sürükleyen bir bahçe. Domatesi,biberi,patlıcanı ve mısırlarıyla toprağı coşturan bir endam ve güzellikle.Yol boyu sıra sıra akşam sefaları da yerlerini almış.Bekliyorlar karanlığı, aşklarına, vuslata ermek için. Ve zeytinler…

zeytin ağaçları..ve’t-tinu ve’z-zeytun diyorum…İçimi bir bahar nefesi dolduruyor. En efsuni yanıyla…

Derunum gark oluyor aldığım rayihalarla…

Deniz ortasında susuz kalmışım bi haberim kendimden. Varlığın içerisinde yokluk yaşanıyormuş en yakın mekanlarda.Bilinmeyen bu diyarlardan …

Uhrevi bir hava sarıyor Allahu ekber nidaları gökyüzüne ulaşırken.Unutulup gitmiş ,uzak bir akraba gibi kendine gelecekleri bekliyor bu müstesna mekan.Derya misali koynunda büyütüyor kendine gelecekleri.Özel ikramları var her gelene sunulan türden olmayan.Bambaşka bir zamanın bambaşka lezzetlerini tadıyoruz.Elime aldığım defnenin rayihası gönle hoş bir his yerleştiriyor.

İlyas dedim.Bana zeytin ağaçları olan bir ev alacak mısın?Kaşlarını kaldırdı,elindeki telefondan kafasını çevirmeden.Sus,dedi.Şiir yazıyorum,dikkatimi dağıtıyorsun…Bala öyle yazılmaz ki.Kelimeyi iki heceye ayıramazsın .(Ba’la olmaz)Ne demek, dedi ,Bala’nın anlamı.Bilmiyor işte.Sormuyor ve öğrenmek için bakmıyor da ne anlama geldiğini bilmeden kelimeyi iki heceye ayırıp yazıyor.Küçük çocuk ,dedim muzip muzip…

Defne kokusuna masadaki karıncaların bir o yana bir bu yana koşuşturması eşlik ederken öğle namazı için camiye cemaat yavaş yavaş gelmekte.Karıncaların hızı kafamı sersemletiyor. Allahım o ne hız?İnsanlara göre karıncalar ne kadar hızlı ve hareketli ,karıncalara göre insanlar ne kadar yavaş ve hareketsiz.Kulağıma insan sesleri de gelmeye başlıyor.Derin sessizlikte 10m.ileride konuşulanlar bile duyuluyor.Ve hareketler tek bir menzile yöneliyor ezan-ı Muhammedi ile.Surların dibindeki bu cami bu meskun mahal Bala Süleyman Ağa Camii.Sanki geçmiş zaman masalında gibiyiz. Kapı açılsa Fatih içeri girse zaman ve mekanla bütünleşecekler. Hiçbir şeyini kaybetmemiş bir mekan ve zamana aitiz şimdi.Ne içerisindeyiz zamanın ne de dışında.Kim bu Bala Süleyman ve eserin özellikleri nedir derseniz cevabını caminin tanıtım yazısından okuyabiliyorsunuz: ‘’Fatih’in başçavuşlarından ve nime’l-ceyş’ten Bala Süleyman Ağa tarafından 1453-57 yılları arası yaptırılmıştır.Yaşamı ile ilgili fazla bilgi bulunmamaktadır.Külliyenin kagir duvarlı ahşap çatılı küçük bir mescidi ,dergahı ve kuyusu bulunmaktaydı.Süleyman Ağa ölümünden sonra bu mescidin yanına gömülmüştür.Ancak yapıya zamanla bir tevhidhane yapılmıştır.’’

Sabahın esenliği daha bitmeden yola revan olduk.Mevlanakapı’dan girdiğimizde sağa sola sapmadan yol güzergahımızı belirledik.Nereye gideceğimiz belli değil ve nereye gittiğimizi de bilmiyoruz. Bizimkisi bir merak ve keşfetme duygusu…Sur dibini takip ediyoruz.Daha önce ayak basmadığımız yerleri adımlıyoruz tecessüs ve merakla…

ve ilk gördüğümüz mekan Fatih Müftülüğü’ne bağlı Hacı Evliya Camii.Dikdörtgen planlı kırmızı kiremitle örtülü bir çatısı var. Caminin kapısı kapalı.Namaz vakitleri dışında bu camiler niye kapanır ki .

Benim gibi gezentiler için açık bırakılması gerekir diye düşünüyorum.Kitabesini okumak mümkün değil.Cep telefonumu demir parmaklıklardan uzatıp bir de zumlayıp çekim yapıyorum.Camiyle ilgili şunlar yazıyor:’’Sultan imamı ve Şeyhülkurra Evliya Mehmed Efendi tarafından yaptırılmıştır.4.Murad ile çıktığı Revan seferinde hastalanıp geri dönmüş ve 1628’de vefat etmiş olduğundan ,caminin bu tarihten önce yaptırıldığı anlaşılmaktadır. Zamanla tahrip olan cami Hacı Tevfik Bey tarafından H.1291/1874’te tamir ettirilmiştir.

Dikdörtgen planlı,kesme taştan inşa edilmiş caminin çatısı ahşaptır.Minaresi 17.yy özelliklerini yansıtır.Avluda bulunan mermer lahit muhtemelen Hacı Tevfik Bey’e aittir. ‘’ Kitabesinde ise,’’camii evliya banii sani elhac Muhammed Tevfik Efendi rahmetullahu aleyh sene 1297’’ yazmaktadır.Caminin karşısında yine Hacı Evliya tarafından yaptırılan bir çeşme bulunmaktadır. Maalesef diğer İstanbul çeşmeleri gibi susuzluk çekmektedir.Ah bu akmayan ,sahipsiz bırakılan ve yok olmaya doğru giden çeşmeler. Her gördüğümde ayrı bir hüzne gark ediyorlar beni.Hacı Evliya Çeşmesi en azından kendi halinde .Oysa az ilerideki çeşmenin boşluğuna sokak hayvanları için yiyecek bırakılmış.Hadi onu da görmeyeyim ama bisikletin çalınmasını engellemek için konulan o zavazingoya ne diyeyim?

Derin düşüncelerle sokakta ilerliyoruz.İncir ağaçlarının iri yaprakları mezar taşlarını gölgesi altına almış bir şeylerden korur gibi.Yeşil kavuk mezar başlıklarının bir kısmı öne arkaya doğru yatmış neredeyse yıkılıp gidecekmiş gibi duruyor.Ve burası bir evin ön bahçesi .Yaşamla ,yaşayanlarla içiçe bir hazire…Mezarların üzerini rüzgarın uçurduğu çöpler kaplamış .Vurdumduymazlık örneği sergilemekte insanımız. Kime ait olduklarını biliyor musunuz diye sorduğum mahalleli hayır diyor. Hiçbir merak duygusuna sahip olmadığının duyarsızlığı ile. Benim ilgilenmem ve fotoğraf çekmem daha ilginç onun için .Ve hareketlerimi büyük bir dikkatle izlediğini fark ediyorum.Videosunu da çektiğim bu hazireden uzaklaşıyoruz .Karşımıza büyük bir kapının üzerine yine kocaman harflerle yazılı Uzun Yusuf Camii çıkıyor .Namaz vakti olmadığı için Hacı Evliya Camii gibi bu da kapalı. Cami hakkında dış kapının sağında bir tanıtım yazısı var. Uzun Yusuf’un Fatih’in çobanlarından olduğu, bu camiyi yaptırmaya başladığını ancak ömrü vefa etmeyince kardeşi tarafından caminin tamamlandığını öğreniyoruz.Tabii akıl sorularla çalışıyor ve diyor ki…

Bir çoban camiyi yapacak meblağı nasıl biriktirebilmiştir? İstanbul’da o kadar çok cami var ki şahıslar tarafından yapılan ,sanki bütün gelirlerini hayra sarfetmişlerdir diye düşündürtüyor.Hakikat de bu zaten .Bir hükümdar çobanının yaptırdığı mescid maalesef yıkılmış ,Uzun Yusuf’un kabri bile kaybolacak duruma gelmiş.Birilerinin işe el atmasıyla mescid aslına uygun yeniden inşa edilmiş. Ve İstanbul’da yıkılıp yeniden inşa edilen camiler arasında Uzun Yusuf Mescidi de yerini almıştır.2015’te cami halka hizmete yeniden başlamış.Vakit öğlene yaklaşmaktadır.Ve bu seferki caminin açık olduğunu söyleyebilirim. Çünkü Aydın Kethüda Camii… Avlusu mahalleli tarafından kestirme yol olarak kullanılıyor.Yani yol geçen hanı misali… 

Ve mola …

Avludaki fıskiyenin sesi insanı rahatlatırken oturup dinlenmenin zamanı düşüncesini de yerleştiriyor. Bir gölgeliğe yerleşiyoruz ve camiyi temaşaya başlıyorum. 2. Bayezid dönemi eserlerinden ve o dönem mimarisinin tüm formlarını kendisinde toplamış . Dikdörtgen kare planlı,kırmızı kiremitli ahşap çatısı ve tek minaresi kısa ve caminin sağında bağımsız olarak inşa edilmiş. 

2. Bayezid’in vezirlerinden Davut Paşa’nın kethüdası Aydın Kethüda tarafından inşa edilmiş.Zaman su gibi akarken tasarruflu kullanmak hünerdir deyip Ya Allah bismillah duasıyla buradan da çıkıyoruz.Sokaklarda ilerlemeye devam.Kapıağası İbrahim Efendi Sokağı,Uzun Yusuf Camii Sokak,Evliya Ata Sokağı,Naibbey Sokağı,Çavuşbaşı Sokağı,Silivrikapı Yağhane Sokağı, Tekke Maslağı Sokağı bizi Bala Süleyman Ağa külliyesine ulaştırıyor.Bulunduğumuz yer Veledi Karabaş Mahallesi olarak geçiyor.Mahalle adını Veledi Karabaş Camii’nden almış.Caminin banisi Karagümrük yakınlarındaki Karabaş Camii’nin de banisi Şeyh Karabaş Abdurrahman Efendi’nin oğludur. Öğlen namazının serinletici havasından yeniden yola düzülüyoruz. Ve bir şaheserle karşı karşıyayız.Silivrikapı Hadim İbrahim Paşa Camii Şerifi.Yapılışı 1551.Mimarı:Mimar Sinan…Büyük bir avlu içerisindeki cami bütün ihtişamını sergiliyor sermimaranı Mimar Sinan’ın .Dış kapıdan adımını attığınız an derin uhrevi bir hava yayılıyor her bir yandan .Şadırvandan akan su sesi geçmişten terennüm ediyor ,haberler veriyor bize.

Hey sizler .İyi bakın ve görün.Dün burada yaşayan bizlerdik .Ve kalıcı değilsiniz.Yaşamınızın değerini bilin dercesine.Eser kelimelerden beri .Anlatılması zor .Yaptıran ise sonsuz bir uykuda kabrinde gözlerimizin önünde.Banisi Hadim İbrahim Paşa ,Tavaşi İbrahim Paşa olarak da anılmaktadır.Hadım ve tavaşi kelimeleri ‘’erkekliği giderilmiş ,iğdiş edilmiş’’anlamındadır.Hadim İbrahim Paşa ,Yavuz Sultan Selim’in kızı Kanuni Sultan Süleyman’ın kız kardeşi Fatma Sultan ile evlenmiştir. Hadım olan bu paşayla Fatma Sultan’ın ‘’hatır evliliği’’yaptığı belirtilir. Fatma Sultan’ın ilk eşi Antakya sancakbeyi Mustafa Bey’dir.Ancak sancakbeyinin uygunsuz davranışlarını saraya mektuplarla bildiren Sultan eşinden boşanarak İstanbul’a döner. İkinci evliliğini ise Kara Ahmet Paşa ile yapar. Fakat bu paşa da siyaseten Kanuni tarafından katledilir.Üçüncü evliliği ise kağıt üzerinde Hadım İbrahim Paşa ile yapılan evliliktir.Fatma Sultan da kendi adıyla Topkapı’da bir cami inşa ettirmiştir.Hadim İbrahim Paşa Camii’nin geniş avlusu ve ve bu avlulardan içeriye girilen üç kapısı vardır .Cami Sinan tarafından o dönemde en çok kullanılan kapılardan olan Silivrikapı’da özellikle inşa edilmiştir. 

Caminin kapı kanatları ahşap ve ahşap işçiliğinin en nadide eserlerindendir.Minberi mermerden,mihrabı taştandır. Çinileri ise İznik çinisidir.İbrahim Paşa’nın kabri cami avlusundadır. Ve Kanuni’nin bu veziri sadece İstanbul’da değil başka başka şehirlerde de hayır eserleri inşa etmiştir.Sadece bu cami ve etrafında bulunan hamam ,mektep,çeşmeden mürekkep külliyenin giderleri için yedi köyün varidatı aktarılmıştır. Bu yedi köyün Kanuni tarafından paşaya temlik edildiği vakfiyesine kayıtlıdır.(Abdülkadir Erdoğan,Hadim İbrahim Paşa,Türk İslam Eserleri Direktörü)Ve bu vakfiyenin belgesi Türk İslam Eserleri Müzesi’nde mevcuttur.

Silivrikapı, Silivri şehrine giden caddenin başlangıcı olması hasebiyle bu adı almıştır. Kapıdan girilince sağ tarafta büyük bir gürz varmış ve altında kitabesi.Kitabe yerinde. Ancak gürzü Fatih Belediyesi yakın zamanda ‘’çalınma endişesiyle’’ yerinden alarak müzeye götürmüş. Mehmed Ziya Bey’in Boğaziçi ve İstanbul adlı eserinde şu bilgilere yer verilmektedir:“Bu gürz savaş meydanının yiğitlik ve kahramanlık nişanesi olup, yeniçeri askerinin düşmana karşı salladığı bir savaş aracıdır… Bu gürzün İdris isminde bir askere ait olduğu yazılıdır. Kitabesi şöyledir: “Eski Saray baltacılarından Rizeli Pehlivan İdris’in gürzüne nazar edip Fatiha-i Şerife okuyan iman ile gide H.1090 (M.1679)”

Silivrikapı surların açık kalabilen nadir kapılarından biridir.Araç trafiğine tek yönlü açıktır.Kapıda kendine gelir elde etmekte usta adamlar güya trafiğe yön vermekte ,akışını sağlamakta. Bayram ya…Bayramınızın mübarek olsun.Allah sizi kaza ,beladan korusun.Kurallara uyunuz.Emniyet kemerlerinizi takmayı unutmayın diye bağırmakta ve arada anlayamadığım maniler okumakta sonra da bağışlarınız kabul edilir,diyerek asıl konuya gelmektedir.Abdullah Abi anlatmıştı ,başka bir kapıda buna benzer bir adam peydah olunca mahalle halkı adamı bir güzel benzetip def etmişler.Akıllı mıdır deli midir anlamadım gitti bu insanlar. Başka biri de Mevlanakapı’da gidiş geliş araç trafiğine yön vermekte.İşin en ironik yanı ise burada trafik ışıklarının tam kapının girişinde olmasıdır.Silivrikapı’dan sur dışına çıkıyoruz .Sağlı sollu iki mezar dikkatimi çekiyor .Sağımda kalanın açıklama yazısı oldukça ilginç…

Hakikat olması mümkün değilmiş gibi???Mezarına şunlar yazılmış:’’Murad-ı Rabi gününde Bağdad feth olduğu saatde Silivrikapusı üstünde sakin sakin dururken veya otururken ‘’Bağdad feth oldu’’ diye feryad ederek kendini aşağıya bırakmış deyu haberi kerameti zuhur eden Merhum Seyyid Mehmed Haydar Dede ruhuna fatiha sene 1035(1625)…Silivrikapı’nın solundaki mezarda ‘’Ebu’l-Feth Mehmet Han /hazretlerinin alemdarlarından merhum Elekli Muslihuddin Dede ruhuna fatiha.857(1453) Hazreti Eba Eyyub El-Ensari ile gelen mücahitlerden bir zattır.İstanbul’un fethinde çok başarılar göstermiş ,Silivrikapı’ya kadar gelebilmiş ve ‘’elene elene buraya kadar gelebildik’’ demiş. Elek gibi olan kalkanından bir ok ile şimdiki meftun bulunduğu mahalde şehid olmuştur.’’ Elçiye zeval omaz derler.Bilgilendirme yazısında açıklamalar yetersiz .Aslında Muslihuddin Dede ile ilgili iki rivayet var .Bunlardan biri Eba Eyyub El Ensari ile İstanbul önlerine kadar geldiği diğeri Fatih’in alemdarlarından olduğu şeklindedir. Ve meftun değil medfun olması gerekiyordu.Meftun bir şeye aşırı bağlanma ,gönül verme iken ,medfun defnolundu yani gömüldü anlamındadır.Sayın ekabir-i kibriyadan tarihimize az biraz ihtimam beklemek çok şey istemek mi olur acaba???

HÜSNİYE ENGİN