‘’SURDA BİR GEDİK AÇTIK’’
Bayram temizliği düşüncesiyle kalktığım yatağımdan kendimi bir anda minibüste bulduğum bir yolculuk benimki. Her daim seferdeyiz ya.
Nereye gideyim dedim ve hemen Mevlanakapı’da olmayı diledim. Kapıyı açınca alt komşunun sesini duydum ve Serdar beni de caddeye atar mısın diye sordum. Tabii deyince, kolaylıkla arabaya ulaşıverdim.
İnternete bakıyorum ama bir türlü Mevlanakapı’ya nasıl gideceğimi öğrenemiyorum. Sonunda şoför yol gösterici oldu. Zeytinburnu sınırlarında bulunan Mevlanakapı’ya ulaştım. Ancak öncelikle daha önce hiç gitmediğim Merkez Efendi Türbe ve Camii’ne yöneldim. Merkez Efendi Kanuni Sultan Süleyman dönemi âlim ve şeyhlerinden. Kendine ait dergâhında müritlerine ve İstanbul halkına irşad çalışmaları yaparken, gönüllerin sultanı da oluyor.
Caminin etrafında hamam, dergah, Merkez Efendi kabri, meşahiyin kabirleri, hazire ve darü’l-kurradan meydana gelen bir yapılar topluluğu var. Ayrıca caminin hemen sağında bir mezarlık var ki içinde yakın dönem siyasetçilerinden Necmettin Erbakan’ın kabri de bulunmaktadır. Küçük camisinin kendinden de küçük cemaatiyle huşu içerisinde öğle namazını eda ediyoruz. Camide olduğum süre boyunca tüm benliğime sanki yeni vahyedilmiş bir ayetin canlılığı yayılıyor. Hoca kurbanı anlatırken sürekli ’’kale salati ve nusuki ve mehyeye ve memati lillahi rabbi’l-alemin ‘’ ayeti yücelere çıkartıyor beni.
Duanın ardı bereket. İnsanlar yüklerini indirmişçesine büyük bir rahatlıkla dışarı çıkarken, birbirlerini de kutluyorlar. ’’Allah kabul etsin ‘’diyerek. Gökyüzünün dalgalı bulutlu halinin altında mezarlıkta ilerlerken ilginç bir mezar taşıyla karşılaşıyorum. Mezarın ön cephesindeki sütunda sanki bir diploma yanlamasına asılmış gibi taşa nakşolunmuş . Çokça da bir padişah fermanına benziyor. Yaveri Şehriyari Hacı Talip Bey’e ait mezar. Osmanlı hükümdarlarından birinin yaveri olmalı diye düşünüyorum.
Kendisine ait bir bilgi bulamadım . Ama muhakkak araştırmacılar bu ilginç mezar taşını çoktan keşfetmişlerdir.
Yeni istikametim Mevlanakapı.
Mevlanakapı semti kabadayıları ile anılan bir yer. Adını Merkez Efendi Mahallesi’nde bulunan Yenikapı Mevlevihanesi’nden almaktadır. Mevlevihane Kapısı’da denilmekte imiş. Surları nispeten diğer bölgelere daha iyi durumda. Hem birinci hem de ikinci surlar yer yer korunmuş vaziyette. İstanbul’un ilk surları ne zaman yapılmaya başlanmıştır sorusuna cevap vermek zordur. Çünkü ilkçağlardan itibaren devletler kentlerini korumak adına şehirlerini surlarla çevirmeye başlamışlardır. Konstantin ve 2.Theodosius dönemlerinde surlara son şekli verilmiştir. Surların toplam uzunluğunun 21-22 km olduğu ifade edilmektedir. Kara, Marmara ve Haliç kıyıları olmak üzere üç bölümden oluşmaktadır. Kara surları deniz surlarına göre daha sağlam yapılmıştır. Surlar iki bölümdür ve birinci surun önü hendeklerle korunurdu.
Herhangi bir saldırıda denizden su pompalanarak doldurulur ve düşmanın girmesi engellenirdi. Hendekler 20 m genişlikte olup yer yer 5 ile 8 m derinlikteydi. Mevlanakapı surlarının önündeki hendeklerde bugün hala yetiştirilen domates, biber, yeşillikler vs çevre halkına sunulmaktadır.
Ön surlar 8,5 m. yüksekliğinde 2 metreye yaklaşan kalınlığa sahip.
Arka surlar ise 14m. Yüksekliğe 5m. Genişliğe sahiptir. Her 58 m’de bir kule bulunurdu. Kuleler surlardan 2,5-3 m. daha yüksektir. Bazı yerlerde 5m ‘ye kadar çıkabilmektedir.
Bizans devri sur kapıları sayıca fazla olmasına rağmen Fatih Sultan Mehmet bunlardan 27 tanesini açık bırakırken diğerlerini kapatmıştır. Artık şehr-i Konstantiniyye Osmanlı’nın payitahtıdır ve şehre yeni adlar verilmesinin yanı sıra Konstantiniyye Devlet-i Ali Osman yıkılıncaya kadar kullanılacaktır. Şu an elimizde hangi kapılar kaldı dersek. Şöyle sıralayabiliriz: Birinci Askerikapı, Altınkapı,Y edikulekapı, Edirnekapı, Topkapı, Sulukulekapı, Eğrikapı, Silivrikapı, Mevlanakapı ve Belgradkapı…
Mevlanakapı kara surlarını yaptıran 2. Theodosius zamanında yapılmış ve günümüzde en iyi korunmuş kapı olarak karşımızda durmaktadır. Kapıdan arabalar gelip geçerken esmerin koyu tenli bir adem onlara kılavuzluk yapmaktadır. Çünkü iki aracın aynı anda geçmesi mümkün değildir. Önce sur içinden gelenleri gönderirken, sonra sur dışından gelenlere yolu açıyor. Kapının girişinin üstünde bir kitabe boşluğu dikkatimi çekiyor. Muhtemelen bir yazı var idi orada. Oyulup sanki içinden bir şeyler alınmış gibi. Ve kare boşluğun etrafında Bizans ‘tan kalma yazılar hala varlığını sürdürmektedir. Acaba ne yazıyor? Fakat hiçbir yerde yazının anlamıyla alakalı bir bilgi bulamadım.
Kapıdan hemen içeri giremiyorsunuz. Yaklaşık 5m yürüdükten sonra ikinci bir kapıdan içeri giriş yapabiliyorsunuz. Kapının hemen sağında bir çeşme sizi karşılıyor. Beyaz mermerden yapının kitabesi yeşil zemin üzerine altın kalem işiyle yazılmış. Kendi kaderine terk edilmiş, susuz bir köşede sessizce varlığını sürdürmektedir. Bir şefkat elinin uzanmasını beklemekte. Ve birkaç gün önce izlediğim bir haberin konusu karakolu görüyorum. 2.Mahmud döneminde yapılan eser bakımsızlık dolayısıyla harabeye dönmüş halde.
Tarihi eser görünümünü bile kaybetmiş. Sıvaları dökülmüş, rengi gitmiş, duvarlarının bir kısmı yıkılmış. Camları kırılmış. 2.Mahmut’un emriyle kapıların sol taraflarına karakollar yapılmış. Ancak zamanla bu karakollar yıkılıp gitmiş. Bunlardan son kalan Mevlanakapı Karakolu kanunsuz bir şekilde yıkılacağı sırada fatihhaber.com.un müdahalesi ile yıkılması engellenmiş.
Sola dönerek sur boyu ilerlemeye başlıyorum. Ve bir tabela gözüme ilişiyor. Katip Murat Camii Sokak. Muhakkak yakınlarda bu adla bir cami vardır diye düşünerek sağa sola bakıyorum. Ve işte bir minare. Onu takip ediyorum. Ancak Melek Hatun çeşmesine ve tabii camisine ulaşıyorum. Melek Hatun Çeşmesi de diğer İstanbul çeşmeleri gibi kader mahkûmu. Susuzluktan dert yanıyor ama kimseler duymuyor sesini. O da bekliyor Melek Hatun’u. Çeşmeyi yaptığı günkü eli. Hiç gelmeyeceğini bile bile o melek gibi bir hatunun bir daha. Heyhat. Camisine yöneliyorum Melek Hatun’un. Kapının kenarında Karaağaç Melek Hatun Camisi yazıyor. İnşa tarihi belli değil ve kitabesi de yok. Melek Hatun adında biri tarafından yaklaşık 1490’lı yıllarda yapılan bir mescit olduğunu öğrenebiliyorum. Caminin bahçesindeki ağaçtan dolayı buraya Karaağaç Camii de deniliyormuş. Kim olduğu bilinmese de geçmişten günümüze ve bizden sonraya kalacak çok önemli bir eser bıraktığını söyleyebiliriz. Ancak kapı duvar. Camiin kenarına ilişmiş dinlenen temizlik görevlisine soruyorum. Cami niye kapalı diye. Oda el atıyor. Bakıyor ki kapı kilitli. Hoca kapıyı kilitlemiş gitmiş, diyor. Gülüyorum, teşekkür edip ayrılıyorum. Ve sur dibinin müdavimleri değişmez mi hiç.? Yine çingeneleri orada da görüyorum. Tek katlı evler yan yana sıralanmış. Bir evden gümbür gümbür müzik sesi geliyor. Bir şey diyen de yok . Aracını temizleyen bir diğeri az ileride teybi son ses açmış mahalleliye bedava Yıldız Tilbe konseri verdirmekte en karışılmamacasından…
Çigan çocukları evlerinin önünde oynarken karşı apartmandaki demir parmak korunmasındaki ve onlar gibi sokakta oynamaktan mahrum edilmiş arkadaşlarıyla konuşmaktadır. Her biri ayrı ayrı yerlere kaçarken gelen arabanın sesiyle bağırmakta anaları ‘’kenara çekilin’ ’diye… Beyaz badanalı tek kat gecekondunun pencere üstüne yapılan rafı rengârenk çiçekler süslemektedir. Yaşamını çiçek gibi sürdüren güzellikler buralarda da olduğunu haykırırcasına. Ve beyaz bir duvar. Duvarın üzerine ‘’Sur içi mahalleleri yaşam ve dayanışma derneği’ ’yazılmış. Suriçili olmak ayrıcalıktır dercesine. Kısa bir gezi. Daha ileri gitmeye cesaret edemiyorum ve Mevlanakapı’dan çıkışımı yapıyorum. Edirnekapı yönüne oradan da Kariye Müzesi’ne uzanıyorum .Kariye’yi daha önce gezdiğim için es geçiyorum .Muhakkak yeni yerler göreceğime dair bir inançla bilmediğim sokaklara adımlarımı atıyorum. Kariye elan restorasyonda ve hemen solunda bulunan sahabeden Said el Hudri’nin kabrini de ziyaret edemiyorsunuz. Kendimi yokuş aşağı bırakıyorum.Kariye Parkı’nın yan kapısından çıkınca ve işte banko diyorum .Az ileride sokağın karşısında bir kitabe .Ya kilise ya da sinagogdur. Yaklaşıyorum ve Ortodoks haçını görüyorum. Haçı üzerindeki tabelada Panayia Rum Ortodoks Kilisesi Salma Tobruk yazıyor. Bu kilise Panayia Uranion ‘dur. İlk yapılışının Bizans devrine kadar gittiği belirlenmiştir.1834’te yeniden inşa edilmiştir. Şu an kullanılmamaktadır. .Tarihi Balat Fırını yazan bir dükkân şaşırtıyor beni çünkü burayı daha önceki gezilerimde gördüğümü hatırlamıyorum. .Yüz yıllık olduğu yazılı. Burnuma yeni pişen ekmek kokusu gelince kokuyu takip edip orayı buluyorum ve nevalelerimi yüklenip yola revan oluyorum. Eski bir yapı hemen dikkatimi çekiyor. Sanki minberi dışa çıkmış gibi. Ancak çıkıntının üstündeki Davud üçgeni daha çok ilgimi çekiyor. Ve burasının İştipol Sinagogu olduğunu anlıyorum. Balat Ayvansaray arasında kalan bu sinagog 1694 yılında padişah fermanıyla Makedonya’nın İştip kentinden İstanbul’a göç eden Yahudiler için yapılmış.
Bir yangında kullanılmaz hale gelince 1899’da yeni bir fermanla ahşap olarak yeniden inşa edilmiş. Şu an ibadete kapalıdır. Ve saç levha ile önü kapalı bir durumdadır. Sırtımda çantam elimde simitler. Yiye yiye yeni bir sokağa atıyorum kendimi. Hemen karşıma yeni bir güzellik çıkıyor. Bekle diyorum. Sana geliyorum. Güdük bir minare. Fatih dönemidir diyorum kendi kendime. Ve bir yarım kubbe formunda duvar çıkıntısı. Ya manastırdan ya da kiliseden çevrilmiştir camiye. İçeriye giriyorum .Yan duran mihrap ve minber caminin ,Bizans’a dayanan dini bir yapıdır tezimi kuvvetlendiriyor. Ve camimizin ismi Kefevi Camii olunca buranın Karadeniz kıyısındaki Kefe ile alakalı olduğunu anlıyorum.
Osmanlı Devleti 1475’te Kırım’ı alınca buradaki Hristiyanların bir kısmını Sarıyer” Kefeliköy’e bir kısmını bu manastır müştemilatına yerleştirmiş. Ve Osmanlı Devleti bu yapıyı Hristiyanlara kilise olarak tahsis etmiş. Ancak ilerleyen yıllarda Müslümanlarla Hristiyanlar arasında sorun yaşanınca 4. Murat devrinde 1628’de kilise camiye çevrilmiş. Kilisesinin ismi Aya Nikola Kilisesi imiş. Buradaki Hristiyanlar Balat’taki Surp Hraşdegabat Ermeni Kilisesi’ne yönlendirilmiştir. Sonrası ver elini Balat ve mekânım Evin Unlu Mamulleri Pastanesiii.
Kısa bir çay molası. Sabah aldığım derin nefesi bırakmanın vaktidir bu an…
Hüsniye Engin