Türkiyenin Kesik Damarları
İsmail Saymaz'ın ''Fıtrat'' adıyla yayımlanan kitabı üzerine yazdığım
Radikal Kitap Eki'ndeki yazı:
Türkiye’nin Kesik Damarları
Orhan Kemal kitaplarıyla ilk tanıştığım günlerdi. ‘Bereketli Topraklar Üzerinde’yi okumuş, neye uğradığımı şaşırmıştım. Bozkırın ortasındaki Gazozcu Mevlüt’ün kaderi, Çukurova’nın sıcağındaki İflahsızın Yusuf’un kaderine ne kadar da benziyordu.
Romanda Çukurova’nın gurbetçi ırgatlarından Pehlivan Ali, hasat sonu tarladaki patosa başak yetiştirmeye çalışırken ayağını motora kaptırır ve oracıkta kan kaybından ölür. Tarlada çalışanları “Hadi babayiğitler, hadi aslanlarım, devirin ha devirin” diyerek koşturan Ağa, Ali’nin tek bacaklı kanlı gövdesini görünce ne yapacağını bilemez, dili tutulur. Akan kan koltuğu kirletecek diye Ali’yi arabasına alıp hastaneye götürmeye de yanaşmaz. Irgatbaşı öfkeyle yürür Ağa’nın üzerine ve “Devir ha devirmiş. Nası, yüreğin soğudu mu şimdi?” diye sorar.
Kitabın sonunda Ali’nin köyde kalan yoksul annesi, oğlunu Çukurova’dan dönen arkadaşlarına sormaya giderken bir türkü duyulur uzaklardan:
“Gamınan yoğrulmuş mayalarımız/ Nola taş doğuraydı analarımız.”
İsmail Saymaz ‘Fıtrat’ta, ‘Bereketli Topraklar Üzerinde’ki Pehlivan Ali’lerin kederli hikâyesini yeniden yazmış. Kitabı bitirdiğinizde dönüp sormak istiyorsunuz, gözünü daha fazla kâr ve daha fazla üretim hırsı bürümüş, cinayete ‘kaza’, başa gelene ‘fıtrattandır’ diyerek, işçilerin cenaze namazlarında yan yana dizilip utanmadan onlara helallik veren zalimlere: “Nası, yüreğiniz soğudu mu şimdi?”
Genç sinemacıların ellerindeki senaryo ya da proje dosyalarıyla sektöre adım attıklarında ilk karşılacakları cümle hemen hemen aynıdır: “Senaryonu ya da hikâyeni bize üç cümleyle anlatabilir misin?”
İsmail Saymaz’ın alameti farikası da bir meseleyi hızlı, anlaşılır ve bütün açıklığıyla anlatmasıdır. O bir mevzuyu konuşurken, karşısında hasbelkader tersini savunanlara oturduğunuz yerden öfkeyle karışık bir acımayla bakarsınız. Herhangi bir yayın organında ona rastladığınızda, şanslı addedersiniz kendinizi; çünkü İsmail Saymaz o konuyu sektöre yeni girmiş sinemacı gibi üç cümleyle anlatabilir.
‘Fıtrat’ta Türkiye’nin işçi sınıfı ve örgütlenme tarihiyle yan yana yürüyen neoliberal düzenin ürünü işçi cinayetlerinin tüm ayrıntılarını iki yüz elli dört sayfada anlatmış Saymaz; fazlası var, eksiği yok!
‘Fıtrat’ın girişinde Fıtratın Tarihi anlatılıyor. Kitap dört ana başlıkta toplanmış: İnşaat, Tersane, Enerji ve Maden.
Her bölümde seçilen iş cinayetleri tüm ayrıntılarıyla hikâye edilmiş. Olayın tüm detayları, savcılık ifadeleri, karar metinleri, sanık ve tanık ifadeleri, sonuçları, avukat itirazları vs..
Tersane’ başlığının altındaki epigramı okuduğunuzda hemen yutkunup kalıyorsunuz zaten: Gemiyi yaptıracak armatörle tersane baştan pazarlık yapıyor. Armatör, “Eğer kazada üç işçiye kadar ölüm olursa ben öderim, beş olursa ikisini tersane öder. Kan parasının üçten sonrasını ödemem, ancak tersaneyle paylaşırız.”
2007’de aynı tersanede 12 ölüm olmuş, nasıl yaptılar acaba paylaşımı?
‘İnşaat’ başlığında hikâyesi anlatılan iş cinayetlerinden birisi Marmara Park inşaatında yaşanan bir yangın. 11 Mart’ı 12 Mart’a bağlayan gece inşaat alanındaki çadırlarda yangın çıkar. Yangından sonra ölen işçilerden yedisi çadırın sağ dip köşesinde, ikisi sol dip köşesinde, diğer ikisi girişteki ranzaların altında bulunur. 11 işçinin kömürleşmiş cesedi polis kayıtlarında şöyle geçer: “Aşırı yanmadan dolayı eşkalleri ve kimlik tespitleri yapılamadı, parmak izleri alınamadı.”
1519’da Hernan Cortes ve yanındakiler, o zamana kadar yalıtılmış bir dünya olan Meksika’yı işgal ederler. Kendilerini Aztekler olarak adlandırılan bu toplum, yabancıların kendileri için hiçbir kıymet ifade etmeyen sarı bir metale olağanüstü ilgi gösterdiklerini fark ederler. Yerliler bir şey satın almak istediklerinde ödemeyi kakao taneleriyle yaparlar ve yenilemeyen, içilemeyen, alet yapımı için fazla yumuşak bir maden olan altının onlar için bir değeri yoktur. Yerliler Cortes’e altına neden bu kadar tutkun olduğunu sorduklarında aldıkları cevap ilginç: “Ben ve arkadaşlarım ancak altınla giderilebilecek bir kalp hastalığından muzdaribiz.”
‘Fıtrat’ın girişinde anlatılan bir iş cinayeti var. 30 Aralık 2005’te Bursa’da bir tekstil fabrikasında çıkan yangında beş kadın işçi ölür. Baştan sona fabrikanın ihmali yüzünden yaşanan bu olayda, işçilerden dördü içerde dumandan zehirlenerek, Necla Özveren ise merdivenlerde yanarak ölmüştür. Necla’dan geriye sadece boynundaki altın kolye kalır. Cortes’in daha fazla altın için binlerce Aztekliyi acımasızca katlettiğini biliyoruz. Necla’dan geriye kalan boynundaki altın hâlâ çok kıymetli ve kapitalizmin o bir türlü geçmeyen kalp hastalığı devam ediyor.
“Gözlerinizi kapatarak koltuklarınıza yaslanın ve içinizden üçe kadar sayın, işte şimdi bir çocuk öldü.” Bu metaforu dünyadaki sağlık düzenini anlatmak için kullanırdım. Tüm dünyada ülkelerin sağlık hizmetlerindeki yerleri her zaman çocuk ölüm hızıyla ölçülür ve bugün dünyada her üç saniyede bir çocuk ölmektedir. Türkiye’nin ilk sıraları zorladığı bir sıralamadır bu.
Şimdi gözlerinizi tekrar kapatın ve bu kez onbeşe kadar sayın. İşte şimdi bir işçi iş kazasında öldü. ILO verilerine göre iş kazaları sonucunda her gün 6300 işçi ölüyor çünkü.
‘Fıtrat’ta işçilerin çalışma düzeni, hakları ya da eksiklikleri tarihsel bir çizgide anlatılıyor. 1950’lerde başlayan düzen aralıklarla bazen çıkartılan yasalarla iyileştirilmeye çalışılsa da sonuçta gelinen yer ortada.
12 Eylül, Özal’lı yıllar ve bu dönemde alınan kararlar tüm bunların başlangıcı. İşçi sınıfının örgütlülüğü yok edildiğinde iş güvenliği de ortadan kaldırılmış ve iş cinayetlerinin kaçınılmaz yolculuğu başlamış. Fason imalat, ev eksenli çalışma ve taşeronlaşma. Bermuda ölüm üçgeninin bileşenleri. Özellikle inşaat sektöründe 1970’lerin Laz müteahhiti 2000’lerde GYO olmuş. İnşaat işkolunun ancak yüzde 2,5 oranı sendikalı. Kölelik düzeni tam gaz devam etmiş. Sendikasızlık kuralsızlığı, bu da kaçınılmaz biçimde iş kazalarını getirmiş. İşçi ölümleriyle sonuçlanan kazalarda işverenin savunması genellikle aynı: “Kabahat işçilerin, cahiller çünkü!”
Yıllarını tersane işçiliğine vermiş bir işçinin, Limter İş Genel Sekreteri Hakkı Demiral’ın söylediklerine bakın o halde: “İşçiler gemileri yaparken değil de ölürken mi cahil?”
Aşağıdaki satırlar ‘Fıtrat’ın sonsözünden; kitabın da başımıza gelenlerin de özeti gibi:
“Türkiye’de iş kazaları olgusu, ileri sürüldüğü gibi ‘fıtrat’ ya da ‘kader’ değildir. Ülkede 24 Ocak 1980’den beri uygulanan ve AKP iktidarlarında evrimi tamamlanan neoliberal politikaların zorunlu sonucudur. Küresel rekabette aktör olabilmek emeğin ucuza mal edilmesinden geçtiği için; bu politika, kapitalizmin ilkel ve vahşi çağına dönüştü. (...) Örgütsüz bıraktırılan işçiler, daha çok hız ve daha çok kârın tek belirleyen haline geldiği, kuralsız ve güvencesiz bir çalışma düzenine mahkûm edildi. Kapitalizmin işverenlerle
işçiler arasındaki özgür sözleşmesi, ‘modern kölelik’ diye nitelenen taşeronlaşma ile yer değiştirdi. (...) Kuralsızlık tek kurala dönüşürken, kamusal denetim de sermaye lehine sahneden çekildi. Bu sayede işveren velinimete, işçiler kula dönüştürülmüştür. Çalışma hakkı gasp edilen yurttaş, kömür yardımları ve yardım paketleriyle piyasaya bağımlılaştırılmış ve susturulmuştur. Sendikanın yerini dini yardım kuruluşları, grevin yerini tevekkül, iş güvenliğinin yerini ‘fıtrat’ almıştır.”
“Neoliberal saldırı işçi cesetlerine basarak ilerlemek zorunda ve o da öyle yapıyor” diyordu A. Thebaud-Mony.
Kitap, bu acımasız yürüyüşün kanlı izlerini anlatıyor.
Galeano’nun efsane kitabı ‘Latin Amerika’nın Kesik Damarları’nda bir kıtanın nasıl canına okunduğunu, duyabileceğiniz en yalın ve okuyabileceğiniz en anlaşılır haliyle okur ve anlarsınız.
İsmail Saymaz ‘Fıtrat’ta aynı şeyi yapmış.
‘Fıtrat’, ‘Türkiye’nin Kesik Damarları’na dönüşmüş bir kitap.
Ercan Kesal