GÖZYAŞI ŞİŞELERİ VE HİKÂYESİ

Şerif Simavi simavi48@gmail.com


Bir zamanlar aramızdan dualarla

ayrılanlar için gözyaşları dökülürmüş. 

Ama şimdi olduğu gibi

hasretle, acıyla dökülen o gözyaşları

kağıt mendile silinip atılmazmış.

“Havada bulut yok bu ne dumandır

Mahlede ölü yok bu ne figandır…”

türküleri yakılırken dökülen gözyaşları

küçücük şişelerde saklanır;

şişelerin ağzı da, 

balmumu ile kapatılırmış.

Gün gelip vuslat nasip olunca

sevginin, özlemin, hasretin bir göstergesi olarak

bu şişeler sevgiliye sunulurmuş.

İşte yüzlerce örnekten bir tanesi:

!7. yüzyıl Kaptan-ı Derya’larından olan

bir Hüseyin Paşa’mız vardır.

Venediklilerle yapılan bir savaşta 

ağır bir şekilde yaralanıp ölümden

geri döndüğü için o, “yarı ölü”

anlamına gelen “Mezamorta” 

lakabı ile anılmıştır.

Paşamız sağ salim seferden döndüğünde

hanımı sevgili eşini kapıda karşılar.

Ve biriktirdiği gözyaşlarını, 

kocasının ayaklarının bastığı yere döker.

Ama Paşa, gözyaşlarına basmaya kıyamaz

ve Hatunu Hanife Hanım’dan şişeleri alıp

birkaç damlayı sevgili eşinin yanağına damlatır.

Sonra da o damlaları dudaklarıyla temizler.

Karı-koca kapıda birbirine hasretle sarılırken

Paşa, şu sözleri eşinin kulaklarına fısıldar: 

“Rabbimin beni şu damlaya muhtaç bırakmasına razıyım 

Ama Allah bana senin hasretini bir daha göstermesin..”

Sevgi ve aşkların gözyaşısız,

gözyaşlarının da şişesiz olması yani 

sevinç gözyaşları olması dileklerimizle.