Şerif Simavi

Şerif Simavi

Gönülden Gönüllere
simavi48@gmail.com

EZANLI VE EZANSIZ SEMTLER

12 Ocak 2026 - 14:38

Milli ve dini musıkımize ait olan bazı sesler vardır ki,
onlar bizim ruhumuzun ta derinliklerinde yer etmişlerdir.
Güzel bir şarkı ve türkü, tatlı bir ilahi dinlediğimizde
nasıl bir başka âleme dalıyorsak; nefreti olmayan bir makamdan dinlediğimiz ezan ve Kur’an da,
bizleri bir başka ruhaniyete götürür değil mi?
Mesela; seher vaktine doğru saba makamında
okunan bir ezan, yine öğle ve ikindi saatlerinde rast,
uşşak ya da hicaz makamlarında okunan ezanlar da
böyle değil midir?
Bu neden böyledir bilmem.
Daha dünyaya gelirken, ismimiz bile konulmadan
bu sesi duyduğumuz için mi bu böyledir?
Bazılarımız ezandan rahatsız olduklarını söylerler;
aslı astarı araştırıldığında bu şikayetin ezandan değil; okuyandan olduğu veya sesin volümünün yüksekliğinden kaynaklandığı anlaşılır. Deryada yüzen balıklar,
nasıl ki, sudan çıkınca çırpınmaya başlıyorlarsa
biz de galiba yokluğunda kıymetini hissediyoruz onların. Diyar-ı gurbette bu seslerden yoksun yaşayanlarımız
bunun tipik örnekleridir.
Söz ezandan açılınca, Merhum Yahya Kemâl’in,
23 Nisan 1922 yılında “Tevhid-i Efkâr” gazetesinde çıkan yazısını hatırlamamak mümkün değildir.
“Ezansız Semtler” adlı bu yazısında özetle derki Merhum:
“Kendi kendime diyorum ki: Şişli, Kadıköy, Moda gibi semtlerde doğan, büyüyen, oynayan Türk çocukları, milliyetlerinden tam bir şekilde nasip alabiliyorlar mı?
O semtlerdeki minareler görülmez, ezanlar işitilmez,
Ramazan ve kandil günleri hissedilmez.
Çocuklar, Müslümanlığın çocukluk rüyasını nasıl görürler?
İşte bu rüya, çocukluk dediğimiz bu Müslüman rüyasıdır ki,
bizi henüz bir millet halinde tutuyor. Bu günkü Türk babaları, havası ve toprağı Müslümanlık rüyası ile dolu semtlerde doğdular; doğarken kulaklarına ezan okundu. Evlerinin odalarında namaza durmuş ihtiyar nineler gördüler, mübarek günlerin akşamlarında bir minderin köşesinden okunan Kur’an’ın sesini işittiler; bir raf üzerinde duran Kitabullah’ı (Allah’ın Kitabını) indirdiler, küçücük elleriyle açtılar, gülyağı gibi bir ruh olan sarı sahifelerini kokladılar
(…) Bu günün çocukları büyük bir ekseriyetle yine Müslüman semtlerde doğuyorlar, büyüyorlar, eskisi kadar büyük bir tehassüs/ duygulanma/ ile değilse bile, yine Müslümanlığı hissediyorlar. Fakat fazla medenileşen üst tabakanın çocukları ezansız yeni semtlerde alafranga terbiye ile yetişirken Türk/ Müslüman/ çocukluğunun en güzel rüyasını göremiyorlar. Bu çocukların sütü çok temiz, hilkatleri çok metin olmalı ki, ileride alafranga hayat Türklüğü büsbütün sardıktan sonra milliyetlerine bağlı kalabilsinler. Yoksa ne muhit, ne yeni yaşayış, ne semt, hiçbir şey bu yavrulara Türklüğü/ Müslümanlığı/ hissettiremez.
(…) Biz ki minareler ve ağaçlar arasında ezan seslerini işiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra ayrıldık. Biz böyle bir sabah namazında anne millete tekrar dönebiliriz. Fakat minaresiz ve ezansız semtlerde doğan, Frenk terbiyesiyle yetişen Türk çocukları dönecekleri yeri hatırlamayacaklardır.”
Ezan, okunduğu bir mekânın, tapusunun da bize ait olduğunu kanıtlayan bir çağrıdır. Ünlü edip K. Tahir,
“Edirne, Selimiye orada olduğu için bizimdir”
derken, bu gerçeği mi dillendirmek istemiştir ?
Gazeteci Hıncal Uluç, 24.10.2010 tarihli yazısında,
bir zamanlar İstanbullu olan gayri Müslimlerin,
İstanbul hasretini şu satırlarla ifade ediyordu:
"İstanbul'un nesini mi özlüyorum" diyordu, izlediğimiz videodaki İstanbullu Rum..Ve devam ediyordu:
"Nesini özlediğimi bilsem, onu arar bulurum.
Nesini özlediğimi bilmediğim için, İstanbul'u özlüyorum.."
Kristalya da şöyle diyordu:
"Beykoz'daki camiden, karşı kıyıdan gelen ezan sesini özlüyorum. Yeniköy'deki çok bağırıyordu. Beykoz'dan
o kadar güzel geliyordu ki, müezzinin sesi".
"Ben burada yaşıyorum ama vatanım İstanbul"
diyordu Elisavet Kovi de..
"İstanbul'a gidince, Dolmabahçe'ye gider ezan dinlerim.
40 sene dinledik onu. Duyduğum zaman, içim ferahlıyor,
huzur buluyorum" diyen Hristo İsakidis'di.”
KIYMETLİ DOSTLARIM!
İşte böyle EZAN’ın kısa hikâyesi.

YORUMLAR

  • 0 Yorum