Herkes onu Mr. Five Percent, yani “Bay Yüzde Beş” diye tanıyormuş.
BİR ADAM VARMIŞ
Herkes onu Mr. Five Percent, yani “Bay Yüzde Beş” diye tanıyormuş. Esas adı Kalust Sarkis Gülbenkyan imiş. Kayseri’nin Talas ilçesinden İstanbul’a gelip yerleşmiş ailesi. O da, Üsküdar’da doğup büyümüş. Jeoloji mühendisi olmuş. Bir ara Osmanlı adına Paris ve Londra elçiliklerinde mali müşavir olarak görev yapmış. 1902 yılında da İngiliz vatandaşı, yani bu günkü deyimle çifte vatandaşlık hakkına sahip olmuş.
Genç Jeolog, gün gelmiş, sürekli olarak İngiliz Samüel Kardeşler’in yanında yer almış. Jeodezi eğitimi (dünyanın şekli ve ölçüsü ile ilgili) almış bir genç mühendis olarak, Irak’ın Musul ve Kerkük yörelerinde harıl harıl petrol aramalarına başlamış. Durumdan haberdar olan uyanık Padişah Abdülhamid Han, derhal bölgenin kaynaklarını belirleyen haritalar çıkartılması faaliyetini başlatmış. Hatta yaveri Selahattin Bey’i ABD’ye göndermiş; kendisini petrol endüstrisi konusunda bilgilendirmek için. Göndermiş göndermesine de, o dönemin siyasi olayları, bu çalışmaların sonuçsuz kalmasına vesile olmuş. Bir başka Ermeni’nin “Le Sultan dö Rouj,” yani “Kızıl Sultan” lakabını taktığı Abdülhamid Han tahttan uzaklaştırılınca işler hemen bir başka şekle bürünüvermiş.
İşte böyle bir dönemde Musul ve Kerkük petrollerine konan ve çalan adamın adıymış Kalust Sarkis Gülbenkyan! Ama, “nasıl olur da, bir adam yalnız başına bu işi yapar”demeyiniz.
Çünkü adam, İngilizleri arkasına alarak yapmış bu işi.
Dilerseniz bu işin nasılını birazcık cevaplamaya çalışalım. Yıl, 1912. Bu adam, TPC’nin yani Türk Petrol Şirketi'nin kuruluşuna öncülük eder ve on beş sene sonra da, petrol arama faaliyetleri müspet manada sonuç verir.
“Türk Petrol” sözü sakın bizi aldatmasın. Ne Irak’ın ne Osmanlının uzaktan yakından ilgisi yoktur bu şirketle. Tıpkı “Osmanlı Bankası”nda olduğu gibi.
Hisselerin yüzde % 5’i Sayın Gülbenkyan’a aittir. % 50'si, İngilizlerindir; Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra Amerikalılar da bu şirketten hisse almışlardır.
Gülbenkyan’ın yüzde beşlik hissesi ölünceye kadar; yani 1955 yılına dek hiç değişmemiştir. Çünkü emperyal güçlerin öncüsü odur. Bir başka ifade ile, Osmanlı'dan imtiyazları alan odur!
O, bu hissesiyle milyar dolarlar kazandı. Taş atıp kolu mu yoruldu ki. Bay Yüzde Beş, bu servetiyle dev bir koleksiyon oluşturdu. Yüzyılların birikimiyle oluşmuş olan İslâm eserlerini topladı. Irak’ın Bağdat ve Musul’undan; Suriye’nin Şam ve Halep’inden; Anadolu’nun Konya’sından, Bursa, Edirne ve İstanbul’undan ve daha nice şehir ve kasabalardan. Sadece yazma eserlerin sayısı altı binden fazladır Gülbenkyan Efendinin.
Osmanlı toprağında doğan, büyüyen ve bu kültür atmosferinin havasını ciğerlerine teneffüs etmiş olan bu adam, topladığı bu koleksiyonu; paha biçilmez değerli eserleri Üsküdar’ın boğaza nazır bir tepesinde kurulacak bir müzede teşhir etmek istemiş ve bu isteğini de devrin etkili ve yetkili adamı İsmet İnönü’ye iletmiştir.
Tarihe, sanata, ecdat yadigârı eserlere bu denli değer veren bir Ermeni’nin İnönü’den aldığı cevap çok ilginçtir: "Biz bunları müzede sergileyecek olsak, harf devrimini yapmazdık!"
Gülbenkyan bunun üzerine Osmanlı ve Türkiye Cumhuriyeti topraklarından topladığı bu muhteşem hazineyi yurt dışına götürmek için izin ister İnönü'den.
Ve derhal cevap gelir:
"Nereye götürürsen götür; yeter ki bizden uzak olsunlar!!" Ne yazık ki, ecdadın alın teri, göz nuru ve ince zevkleriyle oluşmuş bu nadide eserler sandıklarla Lizbon’a yolculuk ederler. Eserlerin peşinden giden Gülbenkyan, Portekiz Devlet Başkanı Salazar tarafından kapılarda karşılanır ve Lizbon 'da, dünyanın en ünlü, en muhteşem kitap müzesi açılır! Elin yabancısı bu eserlere o denli önem verir ki, müzenin başkanını dahi cumhurbaşkanlarının statüsüne sahip kılar. Gülbenkyan da, Lizbon'a yerleşir.
Anadolu'da bir Ermeni Devleti kurmak için birileri bir takım tezgâhlar hazırlar. Gülbenkyan da artık çok değişmiş; kendisine verilen “RED” cevabı, onu ülkemize karşı küskün hale getirmiştir. Zamanla bu küskünlük düşmanlığa dönüşmüştür. “Millet-i Sadıka”dan bir hain türemiştir. Osmanlı topraklarından kazandıklarını, Osmanlı’nın bir bakiyesi olan Türkiye’ye bir hançer gibi saplamak için Gülbenkyan, gecesini gündüzüne katmıştır. Hem bedenen hem fikren çalışırken milyon dolarlarını da dökmekten sakınmamıştır. Ve bu amaçla Londra, Kudüs, Lizbon ve Beyrut'ta bürolar açmıştır. Dün ülkemizde ve dünyada “sözde soykırım” meselesi yaşamışsak ve bu gün hala bunu yaşıyorsak onun da temelinde bu adam vardır.
Ailesine bıraktığı devasa bir servet, bu gün bile, Güney Amerika’da lobi faaliyetlerinde, ARGE çalışmalarında, öğrenci burslarında, ajan yetiştirmede kullanılmaktadır.
Öncelikle belirtelim ki, bizler kimseye tarih boyunca “öteki” gözüyle bakmadık ve bakmak da istemeyiz. Ama kendi kendini ötekileştirenlere ve ihanet edenlere de ne diyebiliriz ki?
Geliniz şimdi birlikte soralım: Bizim Gülbenyanklarımız nerededirler? Bu aziz milletin tarihine, milli ve manevi değerlerine sahip çıkması gereken servet sahibi zenginlerimiz ne zaman çıkacaklar meydanlara, ne zaman gösterecekler eserlerini?
Kaybolan, yakılan, yıkılan, yağma ve talan edilen binlerce külliye; cami, medrese ve yazma eserlerimizi ne gün çıkaracaklar gün yüzüne? Tarihi eserlerimizi müzelerde değil; hangi gün bu ülke insanının yararına sunarak teşhir edecekler?
1927 yılı ile 1972 yılları arasında yıkılan, yakılan ve satılan 10 binden fazla vakıf eserini ne zaman yeniden hayata kavuşturacaklar?
Bu sorulardan sonra içimize biraz da su serpelim. Bu ülke hayırsever, erdemli adamlardan tamamen yoksun da değil elhamdülillah. Birçok vakıf ve vâkıf insanlarımız vardır, ama bunlar yeterli değildir.
Şu mübarek günlerde onların sayılarının artması, ülke ve kültür sevdamızın ziyadeleşmesi dilek ve ümitlerimizle şu müjdeyi de hatırlatarak yazımıza son verelim: “ Allah’a ve ahret gününe inanan, iyiliği emreden, kötülükten alıkoyan ve HAYIRDA YARIŞANLAR; işte bunlar Allah katında iyilerdendir.”
Kalınız sağlıcakla.