Orda dağlar var uzakta

Şerif Simavi simavi48@gmail.com

GİTSEK DE GİTMESEK DE…



Değerli okuyucu, Ahmet Kutsi’nin dediği gibi,ben de bu yazımda diyorum ki:

Orda dağlar var uzakta; /O dağlar bizim dağlarımızdır.

İnmesek de, çıkmasak da,/ O dağ bizim dağımızdır.”


O dağlar hangi dağlar mı?

Uhud, Sevr, Hira dağları.

Tüm dağların en anaç olanının, en merhametlisinin HİRA olduğunu biliyor muyuz?

Çünkü âlemlere rahmet olarak gönderilen Allah Resulü (s.a.s), Cebrail’i ilk kez burada gördü. 

“And olsun ki, Muhammed,vahyi getiren o meleği berrak bir ufukta görmüştür.” (Tekvir,23)



O Elçi ki, doğup büyüdüğü Mekke’detebliğ görevine izin verilmeyip,orada yaşama hakkı tanınmayınca, sığınmak için Taif şehrine gitmişti. AmaTaif’inileri gelenleri de, Peygamberi (s.a.s)şehrin serseri takımına sopa ve taşlarlasaldırtmışlardı. Yara -bere içinde kalanYüce Peygamber, HİRA’ya sığınmıştı da,bir ana şefkatiyle onu o dağ kucaklamıştı.



Ebu Leheb’in yasa dışı ilan edip despotların Mekke’ye sokmadığı Allah Resûlü’nün şu duasını da, Sadece Yüce Rabbi ve bir de Hira Dağı duymuştu o anda:

“ALLAH’IM!Gücümün zayıflığını, çaresizliğimi,insanların hakir görmesini ancak ve ancak sana şikâyet ediyorum…”

 

Böylesine sıkıntılı bir anda, Müşrik biradam çıktı; Mut’im b. Adi.Bu adam, Allah Resulünü himayesine aldı ve O’nu kendi çocuklarıyla birlikte karşılayıpevine kadar teslim etti. İşte tüm bunlarao nurlu HiraDağ’ı şahit oldu.



Ve HİRA DAĞI, tüm dağların en nurlusu,en bereketlisi, en hikmetlisi, bir arayış (teharri) içinde olanlara gerçeği gösteren dağidi.



Çünkü tüm dağların üstlenmekten çekindiğiEMANET’i bu dağ kabul etti.Bize insan olmanın onurunu, şerefini anlatan, sorumluluklar yükleyen, iyi ile kötüyü gösteren KUR’ANburada inmeye başladı; “Oku,seni yaratan Rabbinin adıyla oku, anla ve anlat”, buyruğu iletüm insanlığa buradan seslenildi.



Melek Cebrail; Allah’ın son elçisi ile ilk kez burada muhatap olduve onunla sıkıca kucaklaştı….



Evet, işte bu dağ bizim dağımız; insek de inmesek de, gitsek de gitmesek de o dağ bizim dağımız…



MEKÂNLAR DA BİRBİRİNE ÂŞIK OLUR



Evet, mekânlar da birbirineâşık olur bu dünyada.Tıpkı Hira’nınBEYTULLAH’a âşık olduğu gibi.

Tıpkı, 14 asır önce o mağaradan,dalgalı ve gür saçlı o güzel ÂDEM’in (s.a.s),İnce ve hilâl kaşlarının altındaki iri ve siyah iki gözle KÂBE’yi aşk ve şevkle seyrettiği gibi.



Tıpkı Mekke’deki cadde ve sokakların,mütevazi evlerin, Allah’ın evinisürekli seyrettiği gibi.

Tıpkı Beytullah’ın daMekke evlerini, Allah Resulünündoğduğu evi seyrettiği gibi.

Şimdi CİBUTİLİ’ler o sevgililerin arasınabirbirlerini seyretmesinler diye dev hoteller inşa ederek bir set; perde çekseler de, o mekan ve dağlar bizimdir; insek de inmesek de, gitsek de gitmesek de o dağlar bizimdir.



O DAĞ DA BİZİM DAĞIMIZ

O diyarda bir dağ daha var. O dağda ise çok sayıda mağara var;

Ama onlardan biri bambaşka bir mağara.O mağara dağla özdeşleşmiş ve onun adını almış; SEVR… 

O dağ, Miladi 622’de Allah Rasûlü’nü ve sadık arkadaşı Ebubekir’i bağrına bastı; onları şeref misafiri olarak karşıladı;hem de Mekke müşriklerininhomur homur homurdandıkları anda.



Müşriklerin her biri burnundan solurken:“Yazıklar olsun bize, yuhlar olsun bize! Nasıl oldu da kaçırdık Muhammed’i elimizden,” dedikleri ve yakalayana 100 deve ödül vermeyivadettikleri anda O dağ, Allah Resulünü kucaklayıp, bir ana şefkatiyle sarmalayıvermişti.



Evet, kiralık izciler ve katiller,bu dağda onları adım adım ararlarken bir örümcek ve bir güvercin de, Sevr’in misafirlerinimüşriklerin gözünden gizlemeye çalışıyordu.  

  

O dağa, akşam gelip sabah giden bir de çocuk vardı. Bu çocuk istihbaratçı, gündüzleri, kâh Mekke’deki bir duvar dibine sinip konuşulanları dinliyor, kâh sokak ortasında oynayan çocukların arasına karışıp etrafı kolaçan ediyor, gördüğü ve duyduğu her şeyi hafızasına kaydediyordu.Akşam olunca da, elindeki bir bohça ileüç millik bir mesafeyi yürüyüpbu dağdaki mağaraya geliyordu.Allah Resulüne tüm bilgileri aktarıyor, azıkları bırakıyor;sabahleyin erkenden de,mağaradan ayrılıyordu. Bu çocuk, Hz. Ebubekir’in oğlu Abdullah’tı.



Ama Abdullah’ın ayak izleri, ta Mekke’den Sevr’e kadar uzanıyordu.O izlerin kaybedilmesini debir çoban üstlenmişti. Adı Âmir’di. O da, arazide sürüsünü gezdirerek;“saldım bayıra,Mevlâm kayıra,” demeden, Abdullah’ın ayak izlerini anında yok ediyordu.



Amir’in, iki görevi daha vardı; henüz sağdığı sütü taze tazePeygamber’ine ve Efendisine götürüyor,onlara ikramda bulunuyordu. Mağaradaki iki güzel arkadaş da, kabın içine kızgın bir kaya parçası koyaraksütü ısıtıyor ve afiyetle içiyorlardı.



Amir’in üçüncü görevi de,Hicret anında Son Peygamber’e kılavuzluk edecek olan İbniUreykıtadındaki gayri Müslim’le haberleşmeyi sağlamaktı.



VE O TARİHİ AN

Hz. Peygamber (s.a.s)’in Mekke’den çıkışının üçüncü gecesiydi. Ortalık kısmen yatışmış, amansız takip hafiflemişti. Kiralık katiller ve iz sürücüler, aradıklarını bulamamışlardı.



Gerçi bir ara tam mağaranın yanına kadar gelmişlerdi de, Allah Resûlükorkuya kapılan arkadaşını şu sözlerle teselli etmişti: “Ya Ebabekir! La tahzeninnallahemeanâ”



“Korkma Ebubekir, Allah bizimle beraberdir...”



Gecenin zifiri karanlığı sökülüp,tan yeri yavaş yavaş ağarırken SEVR Mağarasının önünde yalnızca dört kişi vardı:



Allah Resulü (s.a.s), Hz. Ebu Bekir, kılavuz Ureykıt ve Hz. Âmir. 

İşte böyle güzel bir vakitte, bu dört kişilik küçük kafile, tarihe “Hicret” diye geçecek olanbüyük olayı başlatmıştı.



O gün bir Pazar sabahıydı. Develerden birine Allah Resulü ve sadık arkadaşı Ebu Bekir;diğerine de kılavuz Ureykıt ve Âmir bindiler. Medine istikametine doğru yola çıktılar.Bu gün bir tarih başlangıcı oldu…Sevr’den başlayan bu yolculuklaPeygamberliğin Mekke devri noktalanıyor, 



Medine dönemine adım atılıyordu. 



Ve Allah Resulü doğup büyüdüğü şehri terk ederken şöyle diyordu:



”Allah katında beldelerin en güzeli sensin. Zorlanmasaydım senden ayrılmazdım.”



İşte tüm bu olaylara şahitlik eden O DAĞ, BİZİM DAĞIMIZDIR. İnsek de inmesek de; çıksak da çıkmasak da, coğrafi olarak o diyarlara CİBUTİLİLER hükmetse de hükmetmese de O dağ, bizim dağımızdır.



Sizler o dağa başka bir isim verir misiniz, bilemem..Meselâ; HÜZÜN DAĞI; Meselâ; FİRAK (ayrılık) DAĞI gibi…Selam olsun o dağın üç günlük sakinlerine..

   

Dilerseniz yazımıza bir ayet meali ile son verelim:



“Görmüyor musun, Allah, göklerden su indirmekte ve onunla türlü renklere (ve tadlara) sahip meyveler yetiştirmekteyiz; nasıl ki dağlarda kırmızı ve beyaz renkte ve simsiyah çizgiler var..ve [nasıl ki] insanlar, sürüngenler ve hayvanlar türlü türlü renkler taşıyor! Kulları arasından yalnız anlama ve kavrama yeteneğine sahip olanlar Allah'tan [hakkıyla] korkarlar: [çünkü yalnız onlar bilir ki] Allah kudret Sahibidir, çok bağışlayıcıdır.”(Fatır,35/ 27,28)



Bir başka zaman, diğer dağın hikâyesinde buluşmak üzere hoşça kalınız..