İstanbuldaki Türbelerin sahibi kim?

Fatih ilçemizdeki yüzlerce tarihi türbe bakımsızlıktan, sahipsizlikten birer birer yok oluyor

İstanbuldaki Türbelerin sahibi kim?
30 Temmuz 2014 - 15:36

 

Vakıflar sahip çıkmıyor, Diyanet sahip çıkmıyor, İBB Başkanlığı bazı meşhur zatların türbelerine sahip çıkıp türbedar ataması yaptığı halde Fatih ilçemizin her köşesinde her sokağın başında her caminin avlusunda haziresinde kabirleri bulunan nice önemli kişilerin türbeleri bakımsızlıktan yok oluyor, Fatih belediyesinin böyle bir hizmetini görmedik.

Abide insanların kabirleri pislik içinde olmalası manevi hayatımızı etkiliyor.

 

Dünyanın en uzun soluklu İmparatorluğunu yaşatan ecdadımızın kemikleri sızlıyor.

İstanbul çevresinde kabirleri bulunan binlerce Kahraman asker, adil yönetici, Alim evliyaullah ve Fetih şehitleri kabirleri son 200 yıldır teker teker talan edildi, Kimi Yerlerine asri mezar yapılırken birçoğu yok edilerek yerlerine konut, iş yeri, yol yapıldı.

Dünyanın medeni ülkelerinde görmediğimiz bu ecdadın kemiklerini yok etme zihniyeti 1. Merutiyetten itibaren hızla yaygınlaştı. Yakın tarihimizde Fatih-Eminönü ilçemizde 800 cami medrese sıbyan mektebinin yok edildiğini Başkakan R. T. Erdoğan Şubat 2014 yerel yönetimler sempozyumunda itiraf etmişti. 

Ne yazıkki bu itirafın muhatabı vakıf yöneticileri kendi memuru, belediye yöneticileri kendinin atadığı politikacılardı.



Cibali mahallesi, Cibali caddesine cepheli Aşıkpaşa Camii avlusu karşısında bulunan Türbede Önemli zatların kabirleri bulunmaktadır, Türbe bakımsız pislik içindedir. 

Türbeler önemlidir, Türbelerin varlığı o kişilerin güzel ahlakının, başarılı devlet adamlığının, kahraman ve şehir asker komutan olmalarının unutulmaması için bir vesiledir

Türbeler vesilesi ile o kişilerin hayatı örnek olarak gelecek nesillere ulaşmış olur.

 

SEYYİD VELÂYET

 

Anadolu’da yetişen evliyânın büyüklerinden. Sevgili Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) mübârek soyundan olup ismi, Seyyid Velâyet bin Seyyid İshak’tır. Silsile-i nesebi, Seyyid Muhammed Bâkır bin Zeynel âbidîn’e kadar ulaşmaktadır. 855 (m. 1451) senesinde Bursa’ya bağlı Kırmasti kasabasında doğdu. 929 (m. 1522) senesinde İstanbul’da vefât etti. Evinin yakınında bulunan mescidin bahçesine defnedildi.



Zamanının âlimlerinden, aklî ve naklî ilimleri tahsil etti. Hadîs ilmini Molla Gürânî’den okudu. Âşıkpaşa evlâdından Şeyh Ahmed hazretlerine talebe oldu. Onun hizmetinde bulunup feyz aldı ve yüksek ma’nevî derecelere kavuştu. 874 (m. 1469) senesinde hocası Şeyh Ahmed’in kızıyla evlendi. Tasavvuf yolunda kemâle erdikten sonra, Allahü teâlânın dînini ve sevgili Peygamberimizin ( aleyhisselâm ) güzel ahlâkını insanlara anlatmak husûsunda icâzet alıp, bu vazîfeyle vazîfelendirildi. 880 (m. 1475) senesinde hacca gitmek için yola çıkınca, Mısır’a uğradı. Orada Şeyh Seyyid Vefâ bin Seyyid Ebû Bekr hazretlerinin de sohbetlerinde bulundu. İrşâd için icâzet aldı. Mekke-i mükerremede Şeyh Abdülmu’tî ile karşılaşıp, âlimlerin ve tasavvuf ehli zâtların bulunduğu bir mecliste, Esmâ-i husnâ okumağa icâzet aldı. Bu yolculuğu esnasında, annesi İstanbul’da vefât etti. Babası da 886 (m. 1481) senesinde İstanbul’da vefât edip, oturduğu evin bir köşesinde defnedildi. Babasının vefâtından kırkiki gün sonra, Fâtih Sultan Muhammed Hân vefât etti.



Seyyid Velâyet, ilk hacca gidişinden başka, iki defa daha hac ibâdetini yerine getirdi. Üçüncü gidişi, Yavuz Sultan Selim Hân’ın pâdişâh oluşunun ikinci yılında idi. 73 yaşına vardığı sırada, İstanbul’da vefât etti. Cenâze namazında, âlim ve sâlih birçok kimse bulundu. Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemâlî Efendi cenâze namazını kıldırdı. Vasıyyeti gereğince, evinin yakınında bulunan mescidin bahçesine defnedildi. Derviş Muhammed adındaki oğlu, vefâtından sonra onun yerine irşâd vazîfesiyle vazîfelendirildi. 942 (m. 1535) senesinde o da vefât etti ve babasının yanına defnedildi.



Seyyid Velâyet, zâhirî ve ma’nevî ilimlerde yüksek derece sahibi, âlim, faziletli bir zât idi. Derin ilmi ve tasavvuftaki yüksek derecesiyle etrâfına yıllarca feyz verdi. Sultanlar ve vezirler onu ziyârette kusur etmediler. Bereketli ve feyzli sohbetleriyle, binlerce insanın Allahü teâlânın rızâsına uygun şekilde kemâle ermesine vesile oldu.

 

Birçok yüksek hâller ve kerâmetler sahibi olan Seyyid Velâyet hazretleri, herkese iyi davranır, güleryüzlü ve hoşsohbet idi. Onun hâllerinden ve kerâmetlerinden ba’zıları şunlardır.



Nakledilir ki: Sultan İkinci Bâyezîd Hân, ömrünün sonuna yakın; “Yerime, en lâyık olan Yavuz Sultan Selîm’dir. Sağlığımdayken saltanat vazîfesini ona vereyim” diye, onu İstanbul’a da’vet etti. Ancak Şehzâde Sultan Ahmed’in sevenlerinin ısrar etmesi üzerine, İkinci Bâyezîd tereddüde düştü. Bunun üzerine Yavuz Sultan Selîm, sâlih ve âlim zâtlardan yardım ve duâ istedi. Bu sırada Seyyid Velâyet ile de görüşmek istedi. Fakat Seyyid Velâyet onunla görüşmeyi kabûl etmedi. Şehzâde Yavuz Sultan Selîm’in ısrârı üzerine görüştü. Yavuz Sultan Selîm, Seyyid Velâyet hazretlerinden duâ istedi ve pâdişâh olup, olamıyacağını sordu. Seyyid Velâyet bir müddet cevap vermedi. Daha sonra; “Üzülmene lüzum yok. Saltanat yakında sana nasîb olacaktır. Ancak, pek uzun sürmeyecektir” buyurdu. Dediği gibi olup, Yavuz Sultan Selîm’in padişahlığı sekiz yıl sürdü.

 

Nakledilir ki: Seyyid Velâyet, hac ibâdeti için Arafat’ta bulunduğu sırada, Şeyh Ahmed Mahmûd da yanında bulunuyordu. Bir ara Şeyh Ahmed Mahmûd ona; “Bugün İmâmın sağında kim bulunuyorsa, zamanın kutbu odur” dedi. Seyyid Velâyet namazı kıldıktan sonra, İmâmın sağ yanında bulunan zâta dikkatlice baktığında, Bursalı Mevlânâ Ayas hazretleri olduğunu gördü.



Hicaz’dan döndüğünde, Bursalı sâlihlerden biri onu ziyârete gelip, bu sene Arafat’ta İmâmın sağında kimin bulunduğunu tesbit edip, edemediğini sordu. Seyyid Velâyet de; Şeyh Ahmed Mahmûd hazretlerinin hatırlaması üzerine tesbit ettiğini ve Bursalı Mevlânâ Ayas hazretlerinin olduğunu söyledi. O akşam çok hastalandı, hayattan ümidini keser gibi oldu. İyileşip, sabahleyin kendini toparlayınca, o sâlih kişiyle beraber Mevlânâ Ayas hazretlerini ziyârete gitti. Duâsını almak istiyordu. Huzûruna varıp elini öptükten sonra oturdular. Mevlânâ Ayas ona sert bir şekilde bakıp; “Neden benim gizli olan hâlimi başkalarına yaydın. Dilini ve gözünü bu işten korumadın. Ben, bu gece senin vefâtın için üç kerre Allahü teâlâya duâ edip yöneldim, her seferinde Resûlullahın ( aleyhisselâm ) azîz rûhu benimle duâmın arasına perde oldu. Bu sebepten senin nesebinin temizliğini kesin olarak bilmiş oldum” dedi. Seyyid Velâyet, Mevlânâ Ayas’tan özür dileyip, özürü kabûl edildi ve bunun üzerine ellerini öpüp hayır duâsını aldı.

 

Seyyid Velâyet hazretleri, vefâtından iki yıl kadar önce şiddetli bir şekilde hastalanmıştı. Dostları ve talebeleri ondan ümidlerini kesmişlerdi. O sırada gözlerini açıp onlara dedi ki: “Üzülmeyin dostlarım. Bugün, sabah güneş doğduktan sonra, ölüm meleği Azrail aleyhisselâm, Müftî Ali Çelebi’nin sûretinde bana geldi. Rûhumu teslim alacağını zannettim ve teslimiyet içinde ölüme hazırlandım. Azrail aleyhisselâm bana; “Hayır, rûhunu almağa değil, seni ziyârete geldim” diye teselli ettikten sonra gitti” dedi. İki yıl daha yaşayıp, sonra bu fâni âlemden ayrıldı.

 

Seyyid Velâyet’in sohbet meclisinde birgün, Sünbül Sinân Efendi’nin hastalanıp, birkaç gün sonra da vefât ettiği haberi söylendi. Seyyid Velâyet bu sözü kabûl etmeyip; “Hayır, Sünbül Efendi benden sonra vefât edip, benim namazımı kılacaktır” buyurdu. Buyurduğu gibi, Sünbül Efendi vefât etmemişti. Ondan sonra vefât edip, cenâze namazında bulundu.

 

Pîri Mehmed Paşa, İstanbul’da büyükçe bir dergâh yaptırmış ve içine de Şeyh Cemâl Efendi’yi oturtmuştu. Rebî’ul-evvel ayı olunca, mevlid okutmak üzere geniş hazırlık yaptı ve yaptırmış olduğu dergâhta, o geceyi tes’id için âlim ve sâlih kişileri da’vet etti. Sohbet esnasında Seyyid Velâyet başını kaldırıp, bir müddet düşünüp, murâkabe ettikten sonra; “Bu dergâh, Cemâl Efendi’nin vefâtından sonra medrese olup, asla dergâh olmayacaktır” buyurdu. Sağ kalanlar, onun bu kerâmetini gördüler. Şeyh Cemâl Efendi vefât edince, dergâhı medreseye çevrildi.

 

Dipnotlar:

 

1) Şakâyık-ı Nu’mâniyye tercümesi (Mecdî Efendi) sh. 352

 

2) Câmi’u kerâmât-il-evliyâ cild-2, sh. 281

 

3) Sicilli Osmânî cild-4, sh. 609

 

4) Tâc-üt-tevârih cild-2, sh. 578

 

5) Sefînet-ül-evliyâ cild-5, sh. 248

------------------

ÂŞIK PAŞA CAMİİ ve Haziresindeki Türbeler

 

İstanbul’da Fâtih Külliyesi ile Haliç arasındaki yamaçta XVI. yüzyıla ait cami ve müştemilâtı.

 

Fetihten sonra Fâtih’in mimarı Sinân-ı Atîk’ten dolayı Mimar Sinan mahallesi olarak adlandırılan bu yerde (bugünkü Cibali Mahallesi), Anadolu ve Rumeli’deTürk fetihlerinin işaret taşı gibi birkaç türbesi olan Sarı Saltuk’un da makamı bulunuyordu. 

Herhalde bu makamın yanında bir de zâviye yapılmış olmalıydı. 

Cami eskiden beri, türbesi Kırşehir’de bulunan tanınmış şair ve mutasavvıf Âşık Paşa’nın adıyla bilinmekte ise de doğrudan doğruya onunla bir ilgisi yoktur. 

Diğer taraftan caminin kimin tarafından ve hangi tarihte yaptırıldığı da çapraşık bir mesele halindedir. 

953 (1546) tarihli İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri’nden öğrenildiğine göre, Sarây-ı Atîk ağalarından Hüseyin b. Abdullah Ağa 898 Muharreminde (Kasım 1492) burada bir cami yaptırarak bu hayrata çeşitli yerlerde pek çok mülk ile Unkapanı civarında Üsküplü mahallesinde bir de çifte hamam vakfetmiştir. Sonradan 908 Cemâziyelâhirinde (Aralık 1502), 909 Rebîülevvelinde (Eylül 1503) ve 909 Recebinde (Ocak 1504) bu vakıf, aynı kişinin yeniden bağışladığı mülklerle zenginleşmiştir. 

Vakfiyeden anlaşıldığına göre caminin yanında bir de zâviye bulunuyordu.

 

Ayvansarâyî ise Âşık Paşa Mescidi’nin (veya camii) her ne kadar bu adla şöhret bulmuş ise de gerçek kurucusunun Şeyh Ahmed Efendi olduğunu bildirir. 

Şeyh Ahmed Efendi, XV. yüzyıl içinde yaşamış olan ve Âşıkpaşazâde adı ile bilinen, tanınmış tarih yazarı Derviş Ahmed Âşıkî’den başkası değildir. 

Fethin hemen arkasından, eski ve yaygın geleneğe uyularak bir Bizans kilise harabesinin yerinde, Haliç’e hâkim bir yamaçta, Sarı Saltuk Baba adına bir makam ve bir zâviye kurulmuş olması muhtemeldir. 

Hatta belki de bu ilk basit tesis Derviş Ahmed Âşıkî’nin hayratıdır. 

XV. yüzyıl sonlarına doğru yapılan cami, Ayvansarâyî’nin Mecmûa-i Tevârîh’inde belirttiğine göre Enderun ağalarından Tavaşî Hüseyin Ağa tarafından yeni baştan inşa ettirilmiştir. Minberini ise Kanûnî Sultan Süleyman ile Sigetvar Seferi’ne katılan ve padişahın öldüğü günlerde (7 Eylül 1566) Peç’te (Peçuy) vefat ederek oradaki Kasım Paşa Camii hazîresine gömülen Nişancı Eğri Abdizâde Mehmed Efendi koydurmuştur. 

Yine Ayvansarâyî’den öğrenildiğine göre Hüseyin Ağa “müceddeden mescid-i şerifi bina eylemiştir”. Ancak bütün bu bilgiler bu caminin tarihçesinin aydınlanmasına yetmemektedir. Çünkü Hüseyin Ağa’ya ait olması gereken türbenin kitâbesinde 1783 gibi çok geç bir tarih vardır. 

Bunun 1782 yangınından sonra yaptırılan tamir ile ilgili olabileceği bir ihtimal olarak düşünülebilir. 

Hüseyin Ağa tarafından cami yeniden yaptırılırken belki Âşıkpaşazâde ile Seyyid Velâyet’in türbeleri de şimdi görüldükleri biçimde inşa edilmiştir. 

Âşık Paşa ailesinden pek çok kişinin gömüldüğü bu manzumenin zâviyesine bağışlanan vakıflar arasında 907 Cemâziyelâhirinde (Aralık 1501) yapılan bir tanesi dikkate değer. Bu, İstanbul’dan başka Dimetoka, Hayrabolu, Tire ve Denizli’den buraya gelirler ayıran Fatma Sultan’ın bağışıdır. 

Mezarı Bursa’da bulunan ve Sûfî Sultan Hatun olarak tanınan Fatma Sultan ise Padişah II. Bayezid’in kızı ve Güzelce Hasan Bey’in zevcesidir. Bu hanım sultanın Âşık Paşa Zâviyesi’ne yaptığı bağışla ilgili bazı geç tarihli belgeler Topkapı Sarayı Arşivi’ndedir. 

Âşıkpaşazâde ailesinden Şeyh Seyyid Velâyet, Muharrem 928 (Aralık 1521) tarihli vakfiyesiyle bu zâviyeye pek çok vakıf bıraktığı gibi Râbia Hatun’un 934 Cemâziyelâhirindeki (Mart 1528) vakfiyesinde Âşık Paşa Zâviyesi’ne ilâve ettirdiği sekiz hücrenin Mimar Sinan tarafından yapıldığı belirtilmiştir. 

Bu kayıt da şaşırtıcıdır, çünkü o tarihte Sinan henüz mimarlık çalışmalarına başlamış bile değildi.

 

Cami ve zâviyenin yanına, Âşıkpaşazâde’ye ait olarak bilinen bir türbeden başka, 874’te (1469-70) kızı Râbia Hatun ile evlenerek damadı olan müridlerinden Seyyid Velâyet için de bir türbe yapılmıştır. 

Âşıkpaşazâde tarihini yayımlayan Âlî Bey’e göre Râbia Hatun, Seyyid Velâyet’in zevcesi değil müridelerinden bir hanımdır. 

1633 ve 1782 yangınlarında büyük ölçüde zarar gören manzume, sonuncu yangının hemen arkasından ihya edilmiş ve bu tamiri belirten 1198 (1783-84) tarihi caminin kapısı üstündeki bir âyetin altına konulmuştur. Son cemaat yerinin sol tarafına eklenen kare planlı küçük bir mekân ise Hüseyin Ağa’nın türbesi olmuştur. Mezar taşında yine 1198 tarihinin bulunması şaşırtıcıdır. Ayvansarâyî, Hüseyin Ağa’nın “...vefatında camiin taşrasında dergâhı kurbunda defn olunmuştur” dediğine göre, 1782 yangınında zarar gören bu kabir, bir yıl sonra yapılan büyük tamirde caminin bitişiğine eklenen bir türbeye konulmuş ve mezar taşına da tamir tarihi işlenmiş olmalıdır. 

Bütün manzume 1918’de büyük Cibali-Fatih yangınında bir kere daha yanmış, 1970’li yıllarda cami ve türbeler restore edilmiştir.

---

Âşıkpaşazâde manzumesinin merkezi olan cami, kare bir plana sahip, kurşun kaplı tek kubbe ile örtülü basit bir yapıdır. 

Önceleri üç bölümlü olduğu sanılan son cemaat yeri bugün mevcut değildir. Caminin beden duvarları muntazam iki sıra tuğla ve bir sıra kesme taştan olmak üzere inşa edilmiş, sonraki tamirlerde üst kısmı değişen minaresi de tamamen kesme taştan yapılmıştır. Yangınlar yüzünden caminin içinde ilk yapılışına ait hiçbir şey kalmamıştır.

 

Caminin kıble tarafında tek kubbeli kare bir mekân halinde muntazam kesme taş cepheli türbe binası, tarih yazarı Derviş Ahmed Âşıkî’ye ait kabul edilmektedir. 

Bitişiğinde, üstü bir aynalı tonozla örtülü küçük türbede ise iki sanduka bulunmaktadır. 

Caminin önünden geçen dar sokağın karşı tarafında ise yine kubbeli kare bir bina biçiminde olan Seyyid Velâyet Türbesi bulunmaktadır. 

Bu da öteki gibi muntazam kesme taştan inşa edilmiş klasik Türk mimarisi üslûbunda bir yapıdır.

 

Caminin etrafında ve Seyyid Velâyet Türbesi’nin yanında geniş hazîreler vardır. 

Caminin etrafındaki arazide bulunan ve bağışlanan vakıflardan çok saygı duyulan bir tesis olduğu anlaşılan zâviye-tekkeden ise bugün görünürde bir iz yoktur. 

Dahiliye Nezâreti’ne ait bir nüfus sayımındaki kayıtlardan Emîrler, Seyyid Velâyet Hazretleri, Seyyid Velâyet adları ile anılan tekkede 1301’de (1883-84) biri erkek, üçü kadın olmak üzere dört kişinin oturduğu anlaşılmaktadır. 

Tekkenin en azından XX. yüzyıl başlarına kadar mâmur ve faal olduğu düşünülebilir. 

Büyük bir ihtimalle tekke de bu çevreyi harap eden 1918 yangınında yok olmuş, bir daha da ihya edilmemiştir. 

Caminin avlusunu sokaktan ayıran duvarda İstanbul’un en eski ve esas mimarisini koruyabilmiş nâdir çeşmelerinden biri bulunmaktadır. 

Çeşme Âşık Paşa sülâlesinden Şeyh Ahmed Efendi tarafından yaptırılmıştır. Üzerindeki Arapça kitâbesinde 972 (1564-65) tarihi vardır. 

Kemerin iki yanındaki birer mısradan ibaret Türkçe kitâbede ise rakamla tarih olmadığından ebcedi değişik biçimlerde hesaplanabilmektedir. İ. Hilmi Tanışık bunu 987 (1579) olarak çözmüş, R. Ekrem Koçu ise tarihin ta‘miye*li ve mücevher bir tarih olduğuna işaretle 976 (1568-69) rakamını çıkarmış, Fahri Derin ve Vahit Çabuk ise 978 (1570-71) tarihini bulmuşlardır. 

Tamamen kesme taştan yapılan, kemerinin kilit taşındaki ile cephesinde üç rozet süslemesi olan bu küçük eser İstanbul’un en eski çeşmelerinden biri olarak ayrıca değerlidir.

 

cilt: 04; sayfa: 4

 

[ÂŞIK PAŞA CAMİİ - Semavi Eyice]

 

Âşık Paşa Camii ve manzumesi Osmanlı devri Türk tarihinin önemli adlarının hâtırasını yaşatan tarihî bir eser olarak İstanbul’u süslemekte, fakat oldukça çapraşık tarihçesi ile de bunu tam olarak aydınlatacak bir araştırıcıyı beklemektedir.

 

BİBLİYOGRAFYA:

 

Âşıkpaşazâde, Târih, Giriş, s. h-yb; Ayvansarâyî, Hadîkatü’l-cevâmi‘, I, 154-155; a.mlf., Mecmûa-i Tevârîh (nşr. Fahri Ç. Derin - Vâhid Çabuk), İstanbul 1985, s. 109, 126, 275; a.mlf., Vefeyât-ı Selâtîn, s. 163; İbrahim Hilmi Tanışık, İstanbul Çeşmeleri, İstanbul 1943, I, 14, nr. 13; İstanbul Vakıfları Tahrir Defteri 953 (1546), s. 273-278; W. Müller - Wiener, Bildlexikon zur Topographie İstanbuls, Tübingen 1977, s. 369-370 ve 519 (çeşme); R. Ekrem Koçu, “Âşıkpaşa Camii ve Âşıkpaşazâde Türbesi, Âşıkpaşazâde Çeşmesi”, İst.A, II, 1148-1151.

İslam ansiklopedisi

[ÂŞIK PAŞA CAMİİ - Semavi Eyice]

 

Haber: 30.07.2014

YORUMLAR

  • 0 Yorum