İstanbulun kuruluş safhaları

Giriş: Fethedildikten sonra da başşehir olma vasfını sürdüren İstanbul, bu özelliği dolayısıyla Osmanlı idari taksimatı dışında tutulmuştur. Hususi bir mülki ve mali idare yapısına sahip kılındığı için de İstanbul’un mülki ve belediye hizmetleri doğrudan merkezî idare tarafından yürütülmüştür. Bu farklılıkları dolayısıyla İstanbul’un nahiye ve mahallelerini yapısı ve yönetimiyle birlikte ortaya koyabilmek, mevcut yazılı, çizili ve görsel her türden malzemeyi tam anlamıyla kullanmayı gerektirir.

İstanbulun kuruluş safhaları
26 Aralık 2022 - 22:11
İstanbul’un nahiye ve mahalleleri konusunun ağırlık noktasını Haliç, Marmara Denizi ve surların çevrelediği, nefs-i İstanbul veya Dersaadet denilen tarihî yarımada teşkil eder.
Belde-i Tayyibe terimine nispetle “Bilad-ı Selase” denilen, kadılık bölgeleri şeklinde teşkilatlanmış ve zamanla şehirle bütünleşmiş olan Galata, Eyüp ve Üsküdar ise, konunun tamamlayıcı kısmını oluşturur.

Sultan Mehmed Han tarafından harap hâlde fethedilen şehrin imar ve iskânına, surların tamiri ve bazı sur kapılarının yenilenmesi gibi düzenlemelerle başlanarak “mamur bir şehir” algısı oluşturulmaya çalışılmıştır.

Fetihle birlikte en yoğun iskânın liman ticaretine yakın Haliç sahillerinde başlamış olduğu, gelişimin istikametinin ise yamaçlara ve Marmara sahiline doğru olduğu görülür.(1)

Fatih Sultan Mehmed, iskân ve inşa politikası çerçevesindeki bütün uygulamalarıyla nahiye ve mahallelerin oluşumuna zemin oluşturmuştur.
İskân noktasında fetih sonrası ilk işlerden biri, daha sonra ismi Saray-ı Atîk-i Âmire olacak olan sarayın yapılması olmuştur ki, bu bir anlamda “saray mahallesi”nin inşasıdır.
Kendine ait esirlerin beşte birini Haliç’te ev vererek yerleştirmesi de, şehrin eski sakinleri için mahalle oluşturulması demekti.
Aynı imkân fidyesini ödeyen veya bunu taahhüt eden esirlere de sağlandı.
Fetih sırasında saklanmış veya Galata’ya kaçmış olan halk, yerleştirilen esirlerle birlikte şehrin ilk Rum mahallesinin sakinleri oldu.
Şehrin ilk mahalleleri Bizans dönemi evlerinden oluşmuştur.
Bizans dönemi kilise veya manastırlarından İslamî mabetlere dönüştürülen Ayasofya, Fatih, İmrahor İlyas Bey, Küçük Ayasofya, Fenarî İsa, Bodrum, Kocamustafapaşa, Atik Mustafa Paşa, Kalenderhane, Eski İmaret, Zeyrek Kilise, Kariye, Fethiye, Gül, Molla Güranî camileri ile Ahmet Paşa, Manastır, İbrahim Paşa, Sancaktar, Şeyh Süleyman, Sekbanbaşı İbrahim Ağa, Balaban Ağa, Şeyh Murat, Sinan Paşa, Odalar, Kefeli, Toklu İbrahim Dede, Acem Ağa mescitlerinden her birinin etrafında birer Müslüman mahallesi şekillenmiştir.

Fetihle birlikte kilise ve manastırların bir kısmı derhâl, bir kısmı ise şehir iskân edildikçe cami veya mescide dolayısıyla birer mahalleye dönüştürülmüştü.

İLK MAHALLE TEŞKİLATI: NAHİYELER
İstanbul’un fethinin ardından Osmanlılar tarafından
gerçekleştirilen mahalle organizasyonu, nahiye denilen
ana birimler çerçevesinde olmuştur. Bu tabir idari
anlamının dışında “yan, yöre, taraf, cihet, kenar, bölge”
anlamlarına gelir. Şehircilikte bölge (zone) denilen şehir
mıntıkalarını ifade eder, yani birkaç mahalleyi ihtiva eden
bir birimdir. İstanbul’da başlangıçta birkaç mahalleden
meydana gelen nahiye sistemi dikkati çeker. Fetihten
sonra büyük bir kadılık bölgesi hâline getirilen İstanbul’un
kısımlarını oluşturan nahiyeler, XIX. yüzyıla kadar kadı
tarafından tayin edilen naipler vasıtasıyla yönetilen idari
bölgeler hâlindedir.
İstanbul şehrinin gelişimi, Büyük Çarşı, Sultanpazarı ve Saraçhane’den oluşan ticaret merkezlerinin kurulması yanında, padişah ve devlet adamlarının yaptırdığı külliyelerin, merkez kabul edilip buralarda nahiyelerin oluşmasıyla gerçekleşmiştir.

Kanunî döneminden itibaren görülen 13 nahiyeden üçü padişah, yedisi devlet adamı paşa, biri tarikat şeyhi, ikisi de coğrafi çevre ismini taşımaktadır. Suriçi Bizans’ının da 13 “region” yani nahiyeden oluştuğunu biliyoruz.

İstanbul’da nahiyelerin oluşması Fatih’in, devlet erkânından, şehrin herhangi bir yerinde kendi isimleriyle anılacak bir bölge seçip orada cami, han, hamam ve Pazar yeri inşa etmelerini istemesiyle başlamış görülmektedir.

Onun emrine uyarak, paşaların, kendi külliyelerini inşa etmeleri sonucu, fetihten sonraki yetmiş yıl içerisinde on üç nahiye meydana gelmiş ve suriçi Osmanlı İstanbul’u şekillenmişti.

Yavuz Sultan Selim nahiyesi oluştuktan sonra, külliye tesis eden paşaların ismiyle anılan
herhangi bir nahiye teşekkül etmemiştir. İstanbul’un ilk nahiyelerinin, Ayasofya, Mahmut Paşa, Murat Paşa, Ebülvefa, Sultan Mehmet Han ve Topkapı nahiyeleri olduğu anlaşılmaktadır.

Atik Ali Paşa, İbrahim Paşa, Sultan Beyazıt Han, Davutpaşa, Kocamustafapaşa ve Atik Ali Paşa (Çukurbostan) nahiyeleri ise II. Bayezid döneminde kurulmuştur.

Bu nahiyelerle, şehir Fatih ve Aksaray’dan surlara doğru genişlemiştir. İstanbul’un son nahiyesi Sultan Selim Han nahiyesidir.
Ayasofya Nahiyesi: Şehrin ilk idari birimini oluşturur.
Fatih Sultan Mehmed tarafından fethin hemen akabinde oluşturulan ve şehrin kuruluşuna esas teşkil eden nahiyedir.

Mahmut Paşa Nahiyesi: Mahmut Paşa Külliyesi için seçilen oldukça işlek bir bölgedir.
Bu bölge bedesteni Tahtakale’ye ve Bahçekapı rıhtımına bağlamaktaydı.
XIX. yüzyıla kadar en önemli ticaret merkezi olarak kalmıştır.
Murat Paşa Nahiyesi: Murat Paşa Külliyesi için seçilen ve Aksaray, Laleli, Cerrahpaşa, Langa ve Yenikapı bölgelerini kapsayan bir bölgedir.
II. Bayezid döneminde büyük gelişme göstermiştir.

Ebülvefa Nahiyesi: Eski Saray ile Unkapanı Caddesi arasında yer almakta olup Haliç’e doğru uzanmaktaydı.
Fatih, burada Şeyh Ebülvefa için cami ve zaviye yaptırmıştı. Molla Hüsrev, Hızır Bey, Molla Güranî tarafından yaptırılan mescitlerle seçkin bir yerleşim bölgesi olmuştur.

Sultan Mehmet Han Nahiyesi: Fatih’in, külliyesi için seçtiği yer harap hâldeki On İki Havari Kilisesi’nin bulunduğu bölgeydi.
Bu külliye şehrin Haliç’e doğru genişlemesini sağlamıştır.

Topkapı Nahiyesi: Fatih’in inşa ettirdiği bilinen, Sufîler olarak da kaydedilen, Ereğli Mescidi çevresinde gelişen bir bölgedir.
Beyazıt Bey ve Kürkçübaşı adlı iki caminin yapılmasıyla gelişme göstermiştir.

Sultan Beyazıt Han Nahiyesi: 1501-1505 yılları arasında Eski Saray’ın güneyinde yaptırılan külliye merkezli bir bölgeydi.
Beyazıt Meydanı’ndan Kumkapı’ya, Divanyolu üzerinde Büyük Çarşı’dan Saraçhane’ye doğru uzanan bölgede yer almaktaydı. Nişancı Mehmet Paşa Külliyesi bölgede bir ikinci merkezi oluşturmaktaydı.
Atik Ali Paşa Nahiyesi: Divanyolu’nun bir bölümünde Atik Ali Paşa’nın yaptırdığı külliye çevresindeki beş mahalleden oluşmaktaydı.

Atik Ali Paşa Nahiyesi: Çukurbostan civarında Atik Ali Paşa’nın ismiyle anılan ikinci nahiyedir.
Bu yüzden tahrir defterlerindeki sırasıyla İstanbul’un 3. ve 13. nahiyeleri aynı ismi taşır.

İbrahim Paşa Nahiyesi: Çandarlı İbrahim Paşa’nın Uzunçarşı’da yaptırdığı cami, medrese ve okul çevresinde oluşmuştu.
Büyük Çarşı ile Haliç liman bölgesi arasında kalan kalabalık ticari bölgeyi içine almış, bazı mahalleleri Fatih devrinin zengin iş adamları tarafından kurulmuştu.
Davutpaşa Nahiyesi: Veziriazam Koca Davud Paşa tarafından meydana getirilen külliye merkez olmak üzere şekillenmiştir.
Davud Paşa, kendi adıyla anılan Marmara kıyısındaki bölgeyi de inşa etmek suretiyle yerleşim alanı hâline getirmişti.
Kocamustafapaşa Nahiyesi: II. Bayezid dönemi sonlarında Müslüman yerleşiminin Silivrikapı yönünde genişlediği görülünce, Veziriazam Mustafa Paşa, Aziz Andreas Kilisesi’ni camiye çevirtmiş ve böylece Kocamustafapaşa nahiyesi ortaya çıkmıştır.

Sultan Selim Han Nahiyesi: Kanunî’nin babası Yavuz Sultan Selim namına yaptırdığı külliye çevresinde şekillenmiş, İstanbul’un son nahiyesidir.

MAHALLE SİSTEMİ
Oluşum ve Yapı
Osmanlı şehir ve kasabalarında mahalle birimleri bina ve insanların rastgele yoğunlaştığı alanlar değil, neden-sonuç ilişkilerine dayalı, sosyal ve coğrafi çevre itibarıyla belli bir düzen içerisinde oluşup gelişen alanlardır. Mahalle, dayanışma içinde aidiyet, yönetime katılım, hizmet etkinliği ve sınırlı bir özerklik alanı olarak da tanımlanır. (2) Şehir taksimatında ise en küçük birime mahalle denmekte, dış mahalle tabiri ise kale dışında şekillenen mahalleleri ifade etmektedir.

Mahalle, şehirlerin yalnız fiziksel yapısını belirleyen etkenlerden biri değil, aynı zamanda mabet merkezinde meselelerin çözüldüğü, merkezî ve yerel hizmet amaçları çerçevesinde şekillenen hem idari hem de sosyal bir ünitedir.
Mahallenin, onu oluşturan toplumun sahip olduğu değerler bütününü yansıtan bir toplumsal olgu olduğu da dikkatten uzak tutulmamalıdır.
İstanbul’da da mahalleleri, mabet merkezli yaşama alanları ve küçük yönetim birimleri olarak nitelendirebiliriz.
Mahalle oluşumunda bir hiyerarşi görülür.
Padişah veya üst düzey paşalar tarafından inşa edilen büyük külliyeler merkezinde oluşan nahiyelere mukabil mahalleler, umumiyetle diğer devlet görevlileri veya varlıklı sivil kesim tarafından inşa edilen ve merkezinde mescit ve mektebin olduğu küçük külliyelerdir.
Cami veya mescit, hatta külliye bina etmek suretiyle mahalle teşkil eden paşalar da olmuştur.

İstanbul’un fethinde önemli rol oynayan Molla Güranî, Molla Hüsrev, Akşemseddin gibi kimselerin isimleri ile teşkil olunan mahallelerin, bir vefa örneği olarak kurulmuş olduğunu öncelikle ifade etmek gerekir.
Öte yandan şehirdeki her türlü imar faaliyetleri ile vakıflar bünyesinde işleyen külliye uygulamaları, aynı zamanda mahallelerin kuruluş ve gelişmesinin çekirdek unsurunu teşkil eder.
Mahalle bir cami, kilise veya havranın etrafında oluşan, kendisine has kimliği olan sosyal bir birimdi.
Mahalle sakinleri sadece ortak menşe, din ve kültürle değil sosyal dayanışmayı sağlayan dış faktörlerle de birbirine bağlıydı.
Mabet toplu buluşma yeri ve “mahallenin sembolü” olduğu için, her türlü masrafı da mahalle cemaatinin sorumluluğu altındaydı.

Mahalle oluşumunda belirtilmesi gereken önemli bir husus, mahallelerin bir zorunluluk neticesinde değil, kendiliğinden oluşan açık yerleşim alanları olduğu ve bunun pek çok destekleyici unsurla birlikte gerçekleştiğidir.
Mesela Semaniye ve Süleymaniye medreselerinin olduğu çevrede müderris ve diğer görevlilerin, ev tahsisi veya başka bir şekilde oturdukları hanelerle bir mahalle teşkil edebilecek çoğunluk oluşturdukları muhakkaktır.
Bu yüzden Fatih ve Vefa mahalleleri ulema semti olarak da anılır.
Yenibahçe ise yöneticiler tarafından tercih edilen bir mahal olmuştur.
(2) Adalet Bayramoğlu Alada, Osmanlı Şehrinde Mahalle, İstanbul 2008, s. 208.


Bir mahallenin genelde yirmi ile kırk, bazen altında veya üstünde haneden oluştuğu kabul edilir.
Bir mahallede komşu olarak yaşayan ailelerin birçoğunun aynı zamanda akraba oldukları da görülür.
Mahallelerin idari ve sosyal yapılarının oluşumunda pek çok unsurdan söz edebiliriz.
Devletin iskân politikası ile toplumun eğilimlerinden kaynaklanan bu unsurları şöylece sıralayabiliriz: Dinî kimlik ve tercihler, etnik kimlik ve tercihler, mesleki grup kimliği, evlilik veya bekârlık, meskûn veya meskûn olmayan alanlara yerleşim, suriçi veya surdışına yerleşim, planlı veya plansız yerleşim, nüfus yoğunluğu veya azlığı, siyasi, askerî, sosyal ve ekonomik tercihler.
Bunların her biri mahalle ve şehir oluşumunun neden veya nedenleri olarak karşımıza çıkmaktadır.
Bu unsurların nerede ve nasıl etkin olacağına kimi zaman siyasi irade ve devlet organları, kimi zaman halk veya ikisinin ortak iradesi tesir etmektedir.
--------------------------

Fetihten sonra şehre iskânı artırmak için arazi ve binaların mülk olarak verileceğinin ilanı üzerine çeşitli yerlerden gelen ahali, kira veya satın alma yoluyla metruk evleri işgal, harap ve boş yerleri iskân ederek mahalleler oluşturmuşlardı.

Mesela, Fethiye Camii civarı cemaatinin çoğalması için yapılan arsa dağıtımında fuzuli arsa işgal etmiş olduğu tespit edilenlerin fazla aldıkları yerler 1594 yılında ellerinden alınarak taliplerine verilmişti.

Keza, cemaatsiz kalmış bir kilise camiye çevrildiğinde etrafındaki boş arazi, her biri bir ev yapılacak kadar parsellere ayrılıp bir Müslüman mahallesi kurulması amacıyla satılmaktaydı.

Nüfusun az olduğu yerlerde bir cami veya mescidin yapılması da, yerleşimi teşvik etmiş, böylelikle yeni mahalleler ortaya çıkmıştır.

Bu şekilde oluşan bir mahalle, “Yeni Mahalle” ismini almakta veya yaptıranın isminin yanında “cedid” ifadesi kullanılmaktaydı.
Yaptırdığı mescit sayısınca mahalle oluşturanlar da vardı.
Mahallelerin oluşmasında din çok önemli bir etkendi.
Bu bağlamda mahalle, “aynı mescitte ibadet eden cemaatin aileleriyle birlikte yerleştiği şehir kesimi” şeklinde tanımlanır.

Bu açıdan mahalle şehirleşmenin bir önceki evresi olan “dar mekânlı” bir cemaat hayatıdır.
Halkın çeşitli kimliklere göre bölge ve mahallelere ayrılması, İslam şehrinin en önemli özelliği olarak vurgulanır.
“Müslüman mahallesinde salyangoz satılmaz.” sözü ile suriçi İstanbul’un “müminler şehri” (3) olarak nitelendirilmesi de, dinin mahalledeki yansıması olarak görülmelidir.

İstanbul’un gelişiminde izlenen ilke, Müslüman toplumun, dininin gereklerini rahatça yerine getirebilmesini ve İslam şehrinde yaşamanın kolaylıklarından faydalanabilmesini sağlamaktı.

Bu ilke, gayrimüslim cemaatler için de geçerliydi.
Şehrin hayatına destek olan ve mahallelinin refahını sağlayan ekonomik ve sosyal kurumlar ise, Ayasofya ve diğer dinî yapıların (3) İsmail Taşpınar, “Avrupalı Seyyahlar Gözüyle Osmanlı Döneminde İstanbul’daki vakıfları olarak ortaya çıkmıştır.
Gayrimüslimler ve Dini Hayatlarına Dair Tespitler: XVI-XIX. Yüzyıllar Arası”, Akademik
Araştırmalar Dergisi, 2010, sy. 47-48, s. 360.


(3) İsmail Taşpınar, “Avrupalı Seyyahlar Gözüyle Osmanlı Döneminde İstanbul’daki Gayrimüslimler ve Dini Hayatlarına Dair Tespitler: XVI-XIX. Yüzyıllar Arası”, Akademik Araştırmalar Dergisi, 2010, sy. 47-48, s. 360.

Baştan itibaren şehrin ve mahallenin İslamî karakteri görünür kılınmaya ve İstanbul’a “kutsal bir İslam şehri” niteliği verilmeye çalışılmıştır.
Halkın tasavvuf erbabına olan hissiyatı da, bir zaviye veya türbe çevresinde o zatın ismiyle mahalle kurulmasına yol açmıştır.
Bu tür oluşuma Şeyh Ebülvefa, Şeyh Akşemsettin, Şeyh Sevindik-Koğacı Dede, Şeyh
Mahmut Resmî mahalleleri örnek gösterilir.
Müslim ve gayrimüslim ahalinin başlangıçta iskân bölgelerindeki mahallelerde karışık olarak yaşadığı da görülüyordu.
İstanbul’da farklı din ve mahallelere mensup insanlar, ibadet merkezleri birbirine yakın olmadıkça, birbirlerine yakın evlerde oturabiliyordu.
Bir gayrimüslim hanesi, Müslümanların olduğu mahalleye “komşu” olabiliyordu.
Bazı kesimlerin toplumun bütününden ayrı bir mahalleye kapanması, Osmanlı’da diğer İslam şehirlerinde görüldüğü gibi katı olmamıştır.
Bu yüzden dinî ve etnik yapılar şehirde birbirine kapalı cemaatler hâlinde yaşamıyordu

Mahalle mescitleri genellikle, ileri gelen bir mahalle sakini tarafından yaptırılmış, zamanla bazısı camiye de dönüştürülmüştür.
Mahalleye ismini vermiş olan şahsiyetlerin dinî kimliği ve tasavvufi yönü de mahallenin gelişmesinde oldukça etkiliydi.
Mesela, Seyyid Emir Ahmet Buharî (ö. 922/1516) Mahallesi’nde, onun adına “mürit ve muhibleri” tarafından onlarca vakıf kurulmuştu.

XVI. yüzyılda suriçindeki mahallelerin yaklaşık %30’u Fatih, %50’si II. Bayezid devrine, %15’i ise 1512-1546 yılları arasına tekabül eder.
XVI. yüzyılda yeni mahalle oluşumundaki sayılar daha düşüktür.
Bu durum, artan nüfusun yeni mahalle oluşturmayıp önceden kurulan mahallelere yerleştiğini gösterir.
Öte yandan, eski mahallelerde yerleşim sıklaşınca, bazı mescit, kilise ve sinagoglar camiye çevrilip yeni mescit ve külliyeler inşa edilmiş ve Bayrampaşa Deresi boyunca, surlara doğru daha önce iskân edilmemiş bölgelerde yeni mahalleler kurulmuştu.

XVII. yüzyıla kadar İstanbul’un gelişimi genellikle surların içinde süregelmiştir. XVI. asrın ikinci ve XVII. asrın ilk yarısında mahalleler surların dışına, Eyüp’e doğru genişledi.
Aynı dönemde, Topkapı surları giriş kapılarının dışında da genişlemeler oldu.
Mesela, Takyeci İbrahim Ağa Camii, Takyeci Mahallesi’nin kurulmasını sağlamıştı.
Merkez Efendi Camii ve Zaviyesi ile Malkoç Mehmed Efendi’nin kurduğu Mevlevîhane de bölgeyi şenlendirmişti.
XVII. yüzyılda Yedikule, Bayrampaşa Deresi, Yenibahçe surları civarı ve Langa bostan bölgesi hariç, suriçinin tamamıyla meskûn yerler olduğu görülür.

Mahallelerin gelişme göstergelerinden biri de, vakıf sayılarının artışıdır.
İstanbul suriçinde 1453-1521 tarihleri arasında kurulan 1.163 vakıf, 1546 yılında 2.515, 1600 yılında ise 3.265’e ulaşmıştı. XVI. yüzyılda sur kapıları civarında, Bayrampaşa vadisinde meydana getirilen vakıf sayısı bölgede yeni mahalle oluşumuna işaret etmekteydi.
Mahalle sakinlerinin, cami yaptırmak için dernek kurdukları da görülür.

Bu girişim yeni bir mahallenin oluşumuna adımdı. Mektep ve çeşmelerin de yerleşimi teşvik ederek mahalle oluşumunda önem taşıyan bir unsur olduğunu belirtmeliyiz.
İstanbul’da yer alan her bir bina ve hizmet türü şehir yerleşimine ve çevresinde mahalle oluşumuna doğrudan veya dolaylı tesir eden yapılar olarak görülebilir.
Yine İstanbul’a sürgün yöntemiyle yapılan yerleştirmeler, Müslim ve gayrimüslim mahallelerinin inşası ve oluşmasında büyük rol oynamıştır.

Üsküplü, Tahtakale, Balat, Eyüpsultan, Kazancı gibi mahalleler bu yöntemle oluşmuştu. Bir mahalleden sayılabilmek için orada kesintisiz beş sene ikamet etmiş olmak gerektiğinden Müslim veya gayrimüslim sürgünler, ya dindaşlarının mahalleleri içinde bütünleşir veya zamanla yeni bir mahalle oluştururlardı.
Klasik İslam şehirlerinde ticaret ve ikamet alanları birbirinden ayrılmıştır. Genellikle özel ve kamu alanlarının ayrılması ihtiyacından doğduğu ileri sürülen bu yapının, halkının günlük hayatıyla devletin yakından ilgilenmemesi sonucu ortaya çıktığı da kabul edilir.
Mahallelerin muhtar bir hüviyet elde etmiş olması da buna bağlanır.

Zira devletin kontrol mekanizması çoğunlukla ticari alanlarda ve merkezde kendini gösterirken, mahalleler işlerini kendileri yerine getirmekte, bu ise mahalle halkı arasındaki dayanışmayı artırmaktaydı.
İstanbul’da ticaret alanlarının bulunduğu mahalleler, Mahmutpaşa gibi ya hiç ikametgâh bulunmayan veya ticaretin öncelik taşıyıp ikamet alanlarının en düşük seviyeye indiği Eminönü, Çarşı gibi yerlerdi. (4)

Halkın mahallî örgütlenmesinde, tercihini ticaret ağırlıklı bir yaşama alanı belirleme yönünde kullanması neticesinde Balıkpazarı, Bozahaneler, Lonca gibi bazı mahalleler ticari merkezler çevresinde oluşmuştur.
Bazı meslek grupları da kendi mesleklerinin ismini taşıyan Demirciler, Vezneciler, Çıkrıkçılar gibi mahalleler oluşturmuşlardır. Öte yandan şehrin ticaret ve sanat kesiminde kendini gösteren mesleki gruplaşmalar, mahallelere yansımamakta, bir mahallede boyacı, ekmekçi, berber, kalaycı gibi çeşitli mesleklerden insanlar bir arada yaşamaktaydı.

İkamet esasına dayanan mahallelerde her türlü inşaat devletin kontrolü altındaydı.
(4) Robert Mantran, 17. Yüzyılın İkinci Yarısında İstanbul: Kurumsal, İktisadi, Toplumsal
Tarih Denemesi, çev. M. Ali Kılıçbay ve Enver Özcan, Ankara 1986, s. 43.

Bu çerçevede, evler iki kattan yüksek olmayacak, sokağa doğru saçak ve çıkıntı yapılmayacaktı.
Ucuz maliyeti dolayısıyla mahallelerdeki evlerin çoğu ahşaptı. XVI. yüzyılda görüldüğü üzere ev ihtiyacı yüzünden, ikamet alanlarındaki büyük bahçeli saraylar yıkılıp yerlerine bitişik ahşap evler yapılmıştı.

Mahallelerde 1725 yılında Müslümanlar için 12, zimmî ve Yahudiler için 9 zirâ olan evlerin yükseklik ölçüsü, 1817 tarihli bir talimatla 14 ve 12 zirâa çıkarılmış, Tanzimat’tan sonra tamamen kaldırılmıştı.

Gayrimüslimler Müslüman mabedi yakınında ev inşa edemez, buradaki bir evde oturamazlardı.
İstanbul mahallelerinde görülen evler beş ana kategori hâlinde ele alınabilir: Öncelikle odalar, bekârlar tarafından kullanılmak içindi.
İkinci olarak mahalle evleri, yaklaşık 400 arşın alan kaplayan, orta hâlli halkın yaşadığı, bir veya iki katlı ahşap veya kerpiç evlerdi.
Üçüncü kategoriyi oluşturan bahçeli evler, bir veya daha fazla evden mürekkep, içerisinde ahır, fırın, hamam,kiler, bahçe, kuyu ve çeşme bulunan ikametgâhlardı.
Dördüncü olarak saray denilen ikametgâhlar, devlet adamları ve zengin tüccarlara ait büyük konaklardı.
Son olarak kasır ve yalılar ise sultan ve beyzadelerin surdışında bahçe veya orman içine yaptırdıkları mekânlardı.
Bundan dolayı İstanbul’un şehir ve mahalle düzeyinde yerleşimi, Anadolu’ya Türk ve İslam kimliği kazandırmakla sonuçlanan yerleşme modeli ile belirli ölçüde benzeşir.
İstanbul’da mahallelerin zamanla Müslüman ve Hristiyanlar arasında el değiştirebildiği de bilinmektedir.
Bu değişimde, orada oturanların başka bir yerleşim bölgesini tercih etmesi gibi sebepler söz konusuydu.
Nitekim İstanbul surları dâhilinde kalan tek Katolik zümre olup Edirnekapı’da iki kiliseleri bulunan Kefeli aileler, zamanla Galata’ya göçünce bu kiliseler Kefeli ve Odalar ismi verilerek camiye çevrilmiş ve etrafı birer Müslüman mahallesine dönüşmüştü.

1597’de Valide Camii’nin yapımına başlanması üzerine Eminönü Yahudilerinin, yaklaşık 100 hane hâlinde, kendilerine ev verilmek ve vergi muafiyeti getirilmek suretiyle
Hasköy’e taşınmasıyla boşalan muhitin, bir Müslüman mahallesine dönüştüğü anlaşılmaktadır.

1727’de ise, Balıkpazarıkapısı dışında yaşayan Yahudilere, mülklerini Müslümanlara satarak diğer Yahudi mahallelerine taşınmaları bildirilmişti.
Bunun aksi de vaki idi: 1636’da Langa’da Kâtip Kasım Mahallesi’nde Müslüman evlerinin sayısının, gayrimüslimler tarafından satın alınmak suretiyle 300’den 33’e indiği görülmekteydi.

Bu ve benzeri durumlarda çıkarılan fermanlarda, Müslüman evlerinin Hristiyanlara satılmasının yasak olduğu ve Hristiyanların surdışında ev yapmaları belirtilmekteydi.
Mahallelerin kimlik değiştirmesi, aynı dinden olup farklı yapılanmalar hâlindeki kimliklerin bir araya gelmesine de neden olabiliyordu.
Mesela 1633 ve 1660 yangınlarından kaynaklanan iskân yeri değişikliği ihtiyacı nedeniyle, yüz küsur yıldır ayrı yaşayan Romaniot, Sefarad ve Karaî Yahudi cemaatleri tek cemaat hâline dönüşmüştü.

Müslüman mahallelerinin çoğu küçük sakin bir iki sokak veya çıkmazdan oluşmakta, bu sokakların biraz genişçe ve hareketli yerinde ise bir küçük cami veya mescit bulunmaktaydı.
İstanbul sokakları için önemli bir husus; şehrin tabii topoğrafyasına çok uygun olduğu için sokakların beş asır boyunca genişletme dışında mühim bir değişim göstermemesidir.(5)

 1876 yılında dahi sokaklar Fatih devri özelliklerini korumaktaydı. Zira yangınlar sonrası yapılanma süreçlerinde eski sokak düzeni hep muhafaza edilmeye çalışılmıştı.
Osmanlı döneminde sokaklar, mahallelerin oluşumuna, kullanımına ve gelişimine çoğu defa olumsuz etkisi olan bir unsur olarak gösterilir.

Zira sokakların darlığı nedeniyle İstanbul’da sık sık çıkan yangınların söndürülememesi, şehri derinden etkilerdi.
İstanbul sokakları ramazan aylarında dışarıdan gelen binlerce dilenciyle dolar, gayrimüslimler arasında Müslümanlığı seçenler Halka tanıtılmak amacıyla at üzerinde sokak sokak dolaştırılırdı.

İstanbul umumiyetle eğri büğrü çıkmaz sokaklarla da doluydu.
Çıkmaz sokakların açılması ve geniş cadde ve meydan oluşturulması için ilk defa 1839’da planlar yapılmış ancak 1865’ten sonra uygulamaya konulabilmişti.
(5) Ayverdi, Fatih Devri Sonlarında İstanbul Mahalleleri, s. 56
ARAŞTIRMANIN TAMAMNI OKUMAK-İNDİRMEK İÇİN TIKLAYINIZ 


YORUMLAR

  • 0 Yorum