Venedik Mimarlık Bineali ve Düşündürdükleri
Dünya Mimarlarının katılarak Özgün projelerini tanıttığı, Mimarlığın geleceğini tasarlayan projeleri sektörün müelliflerine sunan Venedik Mimarlık Binealine Türkiyenin ne amaçla katıldığını sorgulayan bir haber yapmak istedik, Amacımız kimseyi yermek değil, Halkımızın ne anladığını ilgililere duyurmak şeklinde bir STK görüşü olarak alabilirsiniz
09 Haziran 2016 - 06:24
Mimarlığın iç hesaplaşması sloganıyla Venedik'te bir araya gelen Mimarlık üreticileri, Ülkelerindeki özlenen-radikal-vasat mimari düşüncelerini Mimarlık Binealinde ortaya koymuş.
Türkiye bu bineale 540 yıllık tarihi Haliç tersanelerini "Otel-Razidans-AVM" kompleksine dönüştürmekle görevlendirilmiş Teget mimarlık temsil etti.
Teget Artık içi boşaltılmış, işe yarar içeriğin hurda fiyatına satıldığı Haliç tersanelerinde kalan son atıklardan elde ettikleri malzemeler ile imal ettikleri Saltanat kayığı slueti, Sanat eseri ! ile Türkiyeyi temsil ettiler.
Mimarlar olaya nasıl bakarlarsa baksınlar Biz halk olarak, Mimarların ürettikleri içinde bir ömür yaşayanlar olarak fikirlerimi beyan etmek zorunda kaldım.
Dünya mimarlarının boy gösterdiği Venedik Mimarlık binealinde sanıyorum Teget şu mesajı vermek istedi
"540 yıllık muhteşem Osmanlının son eseri, Akdenizi Türk gölü haline getirmeye vesile olan tarihi tersaneyi yok ettik, Son hurdalarını buraya getirip sergiledik, Sizler yeni nesil Avrupalılar Osmanlının baş kenti İstanbul'da Haliç kıyısında, bizim bu projemizde rezidans satın alabilir, Konaklama tesislerimizde kalabilir, Eğlence ve hobi alanlarımızda güzel vakit geçirerek" Osmanlının artık masal kahramanı olduğunu yaşayabilirsiniz" şeklinde bir mesaj vermişe benziyorlar.

Aslında Venedik bineali Amacını gözlemci "Hülya Ertaş" şöyle ifade etmiş
Hafifçe bükülüp tuğlaya saplanmış inşaat demirlerine asılı panolardaki proje rasyonellerinde bir cümleye birden çok kez rastladım: “Sorun fakirlik değil, eşitsizlik.” Yani kaynakların adil paylaşılmaması, dünyada yeterli bütçe ve yapma kapasitesi olmasına karşın birçoklarının insani yaşam koşullarından mahrum kalması, daha doğrusu mahrum bırakılması esas mesele.
Mimarlığın savaşı da burada verilmeli, çünkü mimarlık saf kar amacı güden sermayeye hizmet ederek en çok bu eşitsizliği besliyor. Bununla birlikte net bir şekilde basın toplantısında da anlattığı gibi, bunun bir insani yardım bienali ya da fakirlere ağıt haline gelmemesi için Aravena’nın gösterdiği çaba da aşikardı. Bu, mimarlara “Haydi toplaşalım da gidip Afrika’daki halk için öyle yerel malzemeli, iklime elverişli binaları onlarla birlikte inşa edelim” çağrısı değildi. Bu, az buçuk etrafına baksa herkesin bir çırpıda görebileceği eşitsizliğe karşı mimarlara kendi bağlamları içinden sorumluluk yüklenmeye davetti.
Bu yaklaşım da gelişmiş, gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkeler ya da kentler ve kırlar ayrımını ortadan kaldırıyor ve mimarlığın en önemli cephelerinden biri olarak küreselleşmiş neoliberal politikaları imliyordu. Bunu da bağırmadan ama iliklerimize dek hissedeceğimiz bir şekilde, gerçek öyküler üzerinden yapıyordu. İyi bir restorasyon projesi, Nazi kamplarındaki mimarlığın katliamın kanıtı haline gelişini anlatan oda, 100 yıldan daha uzun süre dayanacak malzemelerle inşa edilen bir müze yapısı, kadınların güçlendirilmeleri için hayata geçirilmiş bir merkez, insanların daha yoğun kullanımını sağlayarak suçu azaltan ve kamusal bir pazar yerinin ortaya çıkışına aracılık eden bir üst-geçit projesi, atıl su depolarını yeniden canlandırarak kente kazandıran parklar, askeri açıklamaların yalanlarını mekansal okumalarla ortaya koyan analizler ve daha niceleri…
----------------------------
Konuya katkıda bulunan Doç. Dr. Gül Köksal'ın kısa yazısı:
"...Es geçilmemesi gereken ama baştardanın kendisi kadar iyi fotoğraf vermediğinden olsa gerek, pek de gündeme getirilmemiş bir bölümü daha var pavyonun. O da Cemal Emden’in Haliç Tersaneleri’nden çektiği fotoğrafların ve baştardanın kuruluşundan karelerin göründüğü ekranlar.
İnsan, bunlara baktıkça güzelim endüstri mirasının ne hale geldiğini üzülerek izliyor ve yeniden kullanıma açılmalarını istiyor. Teğet Mimarlık’ın bu alanda çalışma yaptığı pavyondaki metinlerde geçmediği için bu bilgiye vakıf olmayan insanlar, bu yeniden kullanım ihtimalini düşünerek bunu pavyon küratörlerinin bir “cephe”si olarak okuyabilirler.
Sözde-ilintililik işte tam da burada devreye giriyor. Tıpkı Amerika Pavyonu gibi (hem onların Detroit Resists’i varsa bizim de Haliç Dayanışma’mız var) Türkiye de şekil üzerinden sözünü ortaya koyup içeriği bir kenara atarak tam da Aravena’nın tariflediği cephelerden biri olan banalliği sergiliyor.
Türkiye Pavyonu, her ne kadar sınır aşımlarını kendine dert etmiş olsa da bunu pek başaramayıp Türkiye’nin bir yansıması olmanın ötesine geçebilmiş değil. Çok sayıda ekibin bir araya gelerek işler ve çokluklar ürettiği pavyonların tersine bizimkisi, tıpkı ülkemiz gibi tek bir sesin çıktığı, o sesin de pek bir şey söylemediği ve hatta gerçeği gizlediği bir güzelleme."
--------------------------------
Türkiye Pavyonu
Türkiye pavyonu da bu son kategoride yer alıyor, yani sözde-ilintililerde, temayı bilerek ya da bilmeyerek yanlış yorumlayanlarda. Postmodern dünyamızın retorik inşasında geldiği ileri noktada çok da şaşılası bir durum değil bu. O nedenle ben kimin ne söylediği ve sonuçta çıkan ürünün ne olduğuna dair bir retorik tartışmasına girmeyi değil, süreci ve sonucuyla Darzana’ya bakmayı ve Venedik’teki duruşumuzu okumayı deneyeceğim.
Öncelikle tersane işiyle bienal işi birbirinden ayrılamaz, zira her ikisinin de müellifleri hemen hemen aynı. Eğer bu ikisinin ayrı okunmasını istiyor olsaydı Teğet ekibi tutup da gayrimenkul geliştirme projesini çalıştıkları alandan yola çıkan değil, bambaşka bir kavramla bienale gitmeliydi.
Teğet, Haliç Tersaneleri üzerinde çalışırken bu bienalin tanımladığı cephelerde kendi işvereniyle mücadele ediyor olabilir tabi ki ama bu, bienale konu edilmiş değil, mesela iç yazışmalarını, toplantı notlarını, projeden çizimleri tıpkı ana sergilerin giriş alanında Aravena’nın yaptığı gibi paylaşabilirlerdi.
Ama olamadı, zira kendi imzaladıkları gizlilik sözleşmesi, tüm bu süreçlerin kamuya kapalı yürütülmesinin garantörü. Bu olamadığı için de bir sanat yerleştirmesi yapmayı seçmişler, hatta Haliç'te kurup Venedik'e taşıdıkları, bienal bittikten sonra geri İstanbul'a götürerek kendi Haliç projelerinin içinde sergilemeyi planladıkları bir yerleştirme.
Bu arada, kendilerinin de Türkiye Pavyonu’ndaki ekranlara yansıttıkları metinde yer aldığı gibi Haliç Tersaneleri fiziksel olarak da kamuya kapalı. İçeri girmek bir yana projesinin neye benzeyeceğini dahi bilemediğimiz bir bölgede herhalde Teğet’ten başka kimse bu yerleştirmenin malzemelerini edinemezdi. Öte yandan bambaşka bir ekip çıkıp da gerilla bir yöntemle bu parçaları tersaneden çalıp bienale getirseler ve bu yolla kamuya kapalı işletilen tersane projelendirme sürecinin öyküsünü anlatsalardı işte tam da Aravena’lık bir iş çıkardı ortaya!
Bu bağlam kaymaları içinde ortaya çıkan iş de bir “şekil” olmanın ötesine geçemiyor. Çok güzel bir şekil olduğuna şüphe yok, birkaç onyıldır moda olmuş olan yıkıntı estetiğinin iyi örneklerinden biri. Karşımızdaki baştarda, bu yıkıntı estetiği meselesini bir adım öteye taşıyarak sakil duran parçaları güzel renklere boyamış, onları bir araya getirmektense tavana asarak olası çirkin bağlantı çözümlerinden kendini kurtarmış süslü bir nesne. Bu açıdan biraz İstanbul’a da benzemiyor değil.
Es geçilmemesi gereken ama baştardanın kendisi kadar iyi fotoğraf vermediğinden olsa gerek, pek de gündeme getirilmemiş bir bölümü daha var pavyonun. O da Cemal Emden’in Haliç Tersaneleri’nden çektiği fotoğrafların ve baştardanın kuruluşundan karelerin göründüğü ekranlar. İnsan, bunlara baktıkça güzelim endüstri mirasının ne hale geldiğini üzülerek izliyor ve yeniden kullanıma açılmalarını istiyor.
Teğet Mimarlık’ın bu alanda çalışma yaptığı pavyondaki metinlerde geçmediği için bu bilgiye vakıf olmayan insanlar, bu yeniden kullanım ihtimalini düşünerek bunu pavyon küratörlerinin bir “cephe”si olarak okuyabilirler. Sözde-ilintililik işte tam da burada devreye giriyor. Tıpkı Amerika Pavyonu gibi (hem onların Detroit Resists’i varsa bizim de Haliç Dayanışma’mız var) Türkiye de şekil üzerinden sözünü ortaya koyup içeriği bir kenara atarak tam da Aravena’nın tariflediği cephelerden biri olan banalliği sergiliyor.
Türkiye Pavyonu, her ne kadar sınır aşımlarını kendine dert etmiş olsa da bunu pek başaramayıp Türkiye’nin bir yansıması olmanın ötesine geçebilmiş değil. Çok sayıda ekibin bir araya gelerek işler ve çokluklar ürettiği pavyonların tersine bizimkisi, tıpkı ülkemiz gibi tek bir sesin çıktığı, o sesin de pek bir şey söylemediği ve hatta gerçeği gizlediği bir güzelleme.

Türkiye pavyonu, fotoğraf: cemal emden
Mimarlığın İç Hesaplaşması: Venedik Mimarlık Bienali
VENEDİK MİMARLIK BİENALİ, MİMARIN SORUMLULUĞUNU GÜNDEME GETİREREK MİMARLARI KONFORLU ALANLARINDAN ÇIKMAYA DAVET EDİYOR. HÜLYA ERTAŞ ANA SERGİLER, ÜLKE PAVYONLARI VE TÜRKİYE'NİN KATILIMI ÜZERİNDEN BİENALİ DEĞERLENDİRİYOR.
Yazının Tamamına Gitmek İçin Tıklayınız
http://www.xxi.com.tr/yazilar/mimarligin-ic-hesaplasmasi

KARŞIT BİR YAZI İÇİN FOTOYA TIKLAYINIZ








YORUMLAR