Merkez Bankası stoklarımız hakkında

Hükumet ve politikacılar sık sık merkez bankası stoklarından bahseder. Şu kadar rezerv paramız var şeklinde açıklama yaparlar. Gerçekten merkez bankamızda böyle bir para var mı yok mu? Bu yazıda bunu anlatmaya çalıştık...

Merkez Bankası stoklarımız hakkında
20 Şubat 2017 - 05:27 - Güncelleme: 20 Şubat 2017 - 05:51
Merkez Bankası Döviz Rezervleri Hakkında

“Merkez Bankamızın en son döviz rezervleri açıklandı ve yeni rakamlarla tarihimizin yeni ve çok yüksek bir rekorunu elde ettik. Yılsonu itibariyle 100 milyar dolar hesabını yaparken, 2002 yılında, biz göreve geldiğimizde 27,5 milyar dolar olan Merkez Bankası rezervlerimiz, şu an itibariyle 103 milyar 114 milyon dolara ulaştı. Bu, Türkiye’nin gücünü, Türkiye ekonomisinin gücünü ve krizlere karşı dayanıklılığını ifade eden rekorun da ülkemize, milletimize hayırlı olmasını diliyorum.”

Bir konuşmasında böyle diyordu Başbakanımız. Peki, ama nedir bu Merkez Bankası döviz rezervi? Ne işe yarar? Bu rezervler hangi amaçla tutulur? Maliyetleri nedir? Bu ve benzeri soruların yanıtları verilmeden, söz konusu rezervler arttı ya da azaldı demek yanlış olur. O halde bu soruların cevabını verip, Merkez Bankası rezervlerini de bu cevaplar ışığında değerlendirmemiz gerekir.

Öncelikle bu döviz rezervi nedir ve ne işe yarar sorularının cevabını vermekte yarar var. Rezerv portföyü, ülkenin kendi parasının dışında sakladığı yabancı paralardan oluşur. Döviz rezervi tutulmasının ana nedeni, sabit kur rejimin uygulandığı ekonomilerde krizlere karşı bir garantör olarak kullanılmasıdır. Kriz dönemlerinde ithal edilmesi gerekli malların ithal edilebilmesi açısından önem taşır. Yani devlet, kriz dönemlerinde özel kesimin döviz eksikliğinin olduğu durumlarda hayati önem taşıyan ürünlerin ithali için bu rezervleri kullanır. Ya bizzat kendisi ithalat ederek bu ürünleri piyasaya satar ya da dövizi piyasa satarak ithalatçı kesimin döviz açığını kapatır.

Her ne kadar kriz dönemlerinde müdahale amaçlı rezerv saklansa da teorik açıdan bizim gibi dalgalı kur rejimini izleyen ülkelerin fırsat maliyeti nedeni ile yüksek düzeyde uluslar arası rezerv biriktirmesinin bir anlamı yoktur. Bu açıdan Türkiye’nin Merkez Bankası rezervlerinin yüksek tutulmaya çalışılması kriz ya da şok beklentilerinin yüksek olduğu gerçeğini ortaya koymaktadır. Temel amaç kriz dönemlerinde oluşacak şokların etkisini minimize etmektir dedik. Ancak bu amaçların dışında da döviz tutulabilir. 

Şimdi bu amaçlara bakalım:

1-Ülkenin ithalatını gerçekleştirebileceği düzeyde ihracat yapamaması durumunda…Daha sonra sıkça bahsedeceğimiz ‘’Cari Açık’’ denen ve bizim gibi kalkınma hamlesini gerçekleştirmeden büyüme hamleleri yapmaya çalışan ve bunu da özellikle ihracat eliyle gerçekleştirmeye çalışan ülkelerin temel sorunudur. İthalatın yeterli düzeyde olmaması, ülke için hayati önem taşıyan ürünlerin ithal edilememesine neden olur ki hiç de arzu edilen bir durum değildir. Bu açıdan bakıldığında MB rezervlerimizin bizim gibi cari açığı son derece yüksek olan ülkelerde aslında pek bir anlam teşkil etmediği ve ithalatı etkilememek için uygulanan ‘’Düşük Kur-Yüksek Faiz’’ politikasıyla beraber oldukça yüksek riskler barındırdığı da gözden kaçırılmamalıdır.

2-Dış borçlanması yüksek olan ülkeler mümkün olduğunca fazla rezerv bulundurmak zorundadırlar. IMF borcunu ödemiş fakat IMF dışında pek çok uluslar arası kuruma borçlanmış bir ülke olarak elbette ki çok fazla rezerv para bulundurmamız gerekmektedir. Daha doğrusu borç veren ülke verdiği borcun bir kısmını, geri ödemenin teminatı olarak borç verdiği faiz tutarının da altında kendi ülkesindeki bir bankada garantör olarak tutar. Çünkü vadesi gelen borcun ödenebilmesi temerrüde düşmemesi için elinizde vadesi gelen borcu ödeyebilecek düzeyde döviz rezervinin olması gerekmektedir.



Sayısal bir örnekle durumu izah etmeye çalışayım: Herhangi bir uluslar arası kurumdan yıllık %20 faizle 5 yılda ödenmek üzere 100 miyar Dolar borç aldığımızı düşünelim. Borç veren kuruma her yıl bu borcun anaparasının 1/5’i olan 20 milyar doları ve anaparanın faiz tutarının yıllık taksiti olan 4 milyar doları ödememiz gerekmektedir. Yani her yıl 24 milyar Dolar ödememiz gerekmektedir. Şu halde borç veren kurum verilen borcun asgari 1 yıllık taksit tutarını faiziyle birlikte kendi ülkesinde ki Türkiye adına açılan herhangi bir bankada borç verdiği yıllık %20 faiz tutarından da daha düşük bir faiz oranıyla (örneğin %10) teminat olarak alıkoyar.

Böylelikle Türkiye aldığı 100 milyar Dolarlık borcun sadece 76 milyar Dolarını kullanabildiği gibi kullanamadığı kısmından da faiz farkı nedeniyle zarar eder. Borç veren ülke hem faizden, hem faiz farkından hem de borcun teminat olarak ülkesinde sakladığı kısmını ülkesinde sermaye olarak kullandırarak kar elde eder.

Bu nedenle dış borcumuzun 350 milyar Dolar civarında olduğu gerçeğini göz önüne tutarsak, merkez bankamızın döviz rezervlerinin artması ya da artıyor olması doğal karşılanmalıdır.



Diğer taraftan merkez bankası rezervleri yukarı bahsi geçen ‘’Cari Açık’’ denen ve ödemeler bilançosunda önemli bir yer tutan ekonomik kalemin finansalı açısından da önemli bir rol üstlenmektedir. Yani cari açık ya da daha da açık tabiriyle ‘’Cari Zarar’’ bu rezervlerle finanse edilir. Bu durumda Türkiye’nin toplam cari açığını ve bu cari açığın nasıl finanse edildiğini iyi bilmemiz gerekmektedir. Türkiye’nin toplam cari açığı (son 10 yılın katlanmış toplamı) 300 milyar doların üzerinde seyretmektedir. 2013 itibariyle yıllık cari açık son 10 yıla göre 76 kat artarak 47,7 milyar dolar olduğu görülmektedir.

Rezervlerin bu açıkları finanse etme ihtimali olmadığına göre bu açıklar yıllık bazda finanse edilirken farklı yöntemlerin kullanılmış olacağı gerçeği ortaya çıkmaktadır. Yani Türkiye’nin son 10 yılda ortalama olarak 30 milyar Dolarlık cari zararı merkez bankasının rezervleri dışında finanse etmiş olması gerekmektedir. Bunu rezerv artış hızıyla, cari zararın artış hızı arasındaki farktan anlamamız mümkündür. Şu halde son on yılda ortalama olarak verdiğimiz 30 milyar dolarlık cari zarar nerelerden kapandı, sorusuna yanıt bulmamız daha da ehemmiyet taşır hale gelmiştir.



Cari zararı kapatabilmeniz için elinizde dövizin olması gerektiği gerçeğinden hareketle ve ülkelerin sadece borçlanma, yabancıların tahvil ve hisse senedi satın almasıyla ya da DİBS satışlarıyla döviz elde edebileceğini de düşünerek sorunun cevabını aramaya devam edelim. Cari zararın finanse edilebilirliği borç veren ülke ya da kurumun uyguladığı ve yukarıda aktardığım politikadan ötürü borçlanma ile mümkün olmadığını aynı zamanda alınan borç için hiçbir ödemede dahi yapılmasa yıllık ortalama 30 milyar doların tamamını borçlanma ile finanse edebilmenin imkânsız olduğunu görüyoruz.



Bu durumda açığı finanse edebilmenin yabancıların tahvil ve hisse senedi satın almasıyla ya da DİBS satışlarıyla olması gerektiğini düşünebilirsiniz. Ancak hiçbir ülke her yıl ortalama 30 milyar Dolarlık açığı üstelik 10 yıl boyunca bu şekilde finanse edemez. Çünkü DİBS gibi belgelerin fazla çıkarılması değerlerini düşürecek bu da devlete olumsuz yansıyacaktı. Ayrıca iç borçlanma senetleriyle parasal daralma gerçekleşeceği için ekonominin olumsuz etkilenmesi söz konusu olacaktır. Tüm bu açıklamalar bize Türkiye’nin cari açığını finanse etmek için başka bir yöntem kullandığını göstermektedir. Bu yöntemin adı da özelleştirmedir. Yani devlet sırf cari açığını kapatabilmek, ödemeler dengesini tutturabilmek için kar eden kuruluşlarını özelleştirmiştir. Özelleştirme konumuz dışında kaldığı için bahis açmayacağım.

Ayrıca merkez bankası döviz rezervlerinin 3-4 aylık ithalatı karşılayabilecek düzeyde olması da gerekmektedir. Ama tekrar ediyorum: Yukarıda anlattıklarımın gerçekleşebilmesi için öncelikle sabit kur rejiminin uygulanıyor ve aynı zamanda devletin piyasada tüm ekonomik organlarıyla aktif bir rol oynuyor olması gerekmektedir. Teori bunu söyler.



Yeri gelmişken bir noktanın daha altını çizmek istiyorum: Rezerv ile dış borç arasında da belirli oranların tutturulmuş olması gerekmektedir. Esasen merkez bankalarındaki rezervler tıpkı işletmelerin bilançolarındaki aktiflere benzerler. Ve bu aktiflerin bilançonun pasif kısmında yer alan yabancı kaynakları (borçları) ne derece karşılıyor olabildiği de önemli bir göstergedir. Yoksa tek başına rezervler yine bir anlam teşkil etmemektedir.



Rezerv/Kısa Vadeli Dönem Borçları oranının‘’1’’e mümkün olduğunca yaklaştırılabilmesi merkez bankası rezervlerinin lehte anlam kazanması olduğu gerçeğinden hareketle Türkiye’nin durumunu bakıldığında bu oranın sıfıra daha yakın olduğu görülecektir. Esasen bu oran dış borçlanmanın faiz oranını da etkiliyor olması nedeniyle, uygulanan ekonomik politikalar bizim için asla ve asla olumlu yönde işlemeyecektir. Aldığımız her borcu söz konusu orandan dolayı borç veren kurum açısından ‘’risk pirimi’’ yüksek olduğu için yüksek faiz oranıyla alacağız. Bu durum borçlanma maliyetimizi yükselttiği için dönem içi borçların faiz ve anapara ödemesi merkez bankasının döviz rezervini olumsuz etkileyecektir. Bu durum söz konusu oranın pay kısmında küçülmeye neden olacağı için, oranı her dönem ‘’0’’a daha da yaklaştıracaktır.



Yani borçlanmadaki artış hızı merkez bankasının rezerv artış hızından fazla olduğu müddetçe söz konusu rezervin hiçbir hükmü olmayacaktır.

3-İhracatla büyümeyi hedefliyorsanız rezerv para tutarsınız. Merkez Bankamızın döviz rezervlerindeki aşırı artışın esas nedenlerinden birisi de esasında ülke ekonomisin ihracat ile büyümesinden kaynaklanmaktadır. Esasında bizim gibi gelişmekte olan ülkelerin büyümeden bahsetmeden evvel kalkınmadan bahsetmeleri gerekmektedir. Yani öncelikle ağır sanayi hamlelerinin yapılması, istihdamın arttırılması ve iş gücü devir hızı ile ülke nüfusunun artış oranı eşitlenmiş (ki bu mümkün değildir) en azından bir birine yakın olması lazımdır.

İhracat-ithalat arasında gidip gelen bir ülke, enerjisini ve kaynaklarını hafif sanayileşmeye yani montaj sanayisine harcarsa dış ticaret arasındaki dengenin ithalattan yana bozulması kaçınılmaz hale gelir. Bu da beraberinde ekonomik yozlaşmayı getirir. Her tarafta alış-veriş merkezleri açılır, küçük imalat işlerinde ve ya tarım sektöründe birikmeler olur.



 Zaten özelleştirme ile satılan kurumların ayak işlerinde ve hizmet sektöründe çalışan insanların çalışma koşulları da gittikçe kötüleşir. Orta kesimin alım gücü düşer. Vatandaşın banka borçları artar. KOBİ’ler kapanmaya başlar…

Burada altı çizilmesi gereken husus yukarıda da adı geçen ‘’Düşük Kur-Yüksek Faiz Politikası’’dır. Bu politika aslında küresel sermayenin az gelişmiş ya da bizim gibi daha kalkınma hamlelerini yapmadan büyümeden bahseden ülkeleri sömürmek için kullanılan bir yalandır. Bu politikayı uygulayan her ülke ama her ülke küresel elitin elinde oyuncak olmaya mahkûmdur.



Peki, nedir bu politika?

‘’Başkan Eishenhower, 1953 yılına ilişkin yıllık raporunda der ki: Dış politikamızın açık amacı, yabancı ülkelerde yatırımlar için uygun bir ortam hazırlamaktır.’’1

‘’Çünkü önemli olan, ABD’nin asıl gücünün (özel sermaye sahibi girişimcilerin) öteki ülke ekonomilerine egemen olmasıdır. ABD’nin bu politikasında öncü ve etken örgüt AID/Uluslararası Kalkınma Teşkilatıdır. AID her ne kadar ihracata doğrudan doğruya yardım yapmıyorsa da, ABD’nin izlediği yardım politikası, ABD ihracatçılarına dolaylı yollardan yardım yapılmasını mümkün kılmaktadır. ’’2

Emin Değer’in Oltadaki Balık Türkiye adlı eserinden aktardığım yukarıdaki iki alıntı aslında bahsi geçen politikaya günümüz ekonomilerinde kılıf hazırlayan politikalara öncülük etmektedir. İşin bu boyutu daha stratejik bir anlam kazanıyor. Sadece ekonomide oynanan oyunun ne olduğunu görebilmemiz açısından bir ara bilgi olarak sıkıştırıyorum yazıya.



 Düşük kur-yüksek faiz politikası esasen II. Dünya Savaşı ile ortaya atıldı diyebiliriz. Bu politika kalkınma için yeterli sermaye birikimine sahip olmayan ülkeleri yabancı sermaye eliyle kalkındırmayı (!) amaçlıyor. Yani Türkiye’de Amerikalı ya da İngiliz iş adamının yatırım yapması. Lakin yabancı parayı ülkeye çekmek hiç de kolay bir iş değildir. Ekonomik ve politik riskleri, sosyo-kültürel riskleri minimize etmeniz ve hatta ortadan kaldırmanız gerek ki, yabancı sermaye ülkeye girmek istesin. Bir de yukarda adı geçen politika uygulanıyorsa her açıdan yatırıma değer bir ülke oldunuz demektir. İşin buraya kadar olan kısmı yani teorik kısmı gayet güzel. Lakin uygulamada bir sürü aksaklıklar ve rantlar oluşuyor. Kısaca bunlardan bahsederek rezerv konusunu bağlayacağım.



Düşük kur-yüksek faiz politikasının getirdiği zararlar. Her ne kadar siyasi ve ekonomik ortamınızı yatırıma elverişli hale getirmiş olsanız da yatırımcı milyon Dolarlarını reelini bilmediği bir ülkeye kolay kolay bağlamaz. Onun için yatırımcıya faiz üzerinden bir getiri sunarsanız işi iyice cazip hale getirmiş olursunuz. Yapacak olduğu işten zarar etmesi halinde en azından faiz üzerinden bir kazanç sağlasın ki, kaybını telafi edebilsin. Ülkemiz açısından bakıldığında, Dünyada en yüksek reel faizi veren ülke maalesef Türkiye. Bununla yetinmediğimiz gibi kuru da düşük tutuyor bu haliyle zaten sorunlu olan bir ekonomi politikasını evrime ediyor, adını ‘’Sıcak Para Politikası’’ olarak resmen olmasa da fiilen tescilliyoruz.



 Parası olan pek çok spekülatör, milyon dolarlarla borsamıza giriyor ve hiç uğraşmadan parasına para katarak ayrılıyor. Para giriş ve çıkışlarında ‘’stopaj’’ oranını da neredeyse sıfırlamış olmamız, bu ülkede reel yatırım yapanların verdiği vergiden daha az vergi vererek para kazanan spekülatörlerin iştahını kabartıyor olduğunu da söylememiz gerek. Şartlar o kadar müsait hale geldi ki; normal şartlarda fabrika, baraj, köprü gibi yatırımlar için gelmesini istediğimiz yatırımcılar (!) para üzerinden para kazanmak için sisteme dâhil olmaya başladılar. Lakin yine de bazı büyük yatırımlar, getirilerinin yüksek olması nedeniyle birde yap işlet modeliyle uzun süre ve inanılmaz paralar kazandıracakları için bu yatırımların peşinde koşanlar da olmuyor değil. (3.Köprü örneğinde olduğu gibi.)

Bu politikanın bir takım belirgin sonuçları vardır. Yani kaçınılmaz olarak bu politikayla ortaya çıkan bu sonuçlardır bunlar. Bu sonuçlardan belki de en önemlisi yukarıda da bahsettiğimiz ‘’yüksek cari açık’’tır.



Yerli üretimde kullanılan girdilerin maliyetinin yüksek olması, teknolojik gelişmişliğin az olması nedeniyle seri üretimde zorlanan ve dolayısıyla dış üretici ile rekabet edemeyen yerli firmaları üretimden ziyade ithal mallara yöneltiyor, ithal edilen ucuz mal içeride göreli olarak enflasyonun düşmesine neden oluyor. Yanı bu politikanın kaçınılmaz sonucundan birisi de ‘’düşük enflasyon’’ olarak göze çarpıyor. Bu politikanın bir nihai sonucu olarak da ‘’istihdam yaratmayan büyüme’’ diyebiliriz. Bunun da temel nedeni ülkenin gittikçe ithalat cenneti haline gelmesidir. Yerli üretimin girdi maliyetlerinin yüksek olması nedeniyle yabancı üreticiyle rekabet edemiyor olması, bu işletmelerin gittikçe küçülmeye gitmesine neden oluyor. Ülke ithalatla sanal bir büyüme yaşıyor, reel yatırımlarda bir değişiklik olmuyor. Hatta çoğu zaman küçülme yaşanıyor. KOBİ’ler rekabet edemiyor ve kapanıyor. Kimi durumlarda çok uluslu şirketlerce ‘’damping’’ deneniyor, zaten iyice beli bükülmüş olan yerel üretici sektörün tamamen dışına itilebiliyor ve sektörde uluslar arası bir tekelleşme yaşanabiliyor.

Tabi bu politika GSMH’de ve KBGSMH’da sanal bir büyümeye de neden oluyor. Bu politikanın uygulanıyor olmasının temel nedeni de zaten enflasyonu düşürüp milli gelirde sanal bir büyüme yaratmaydı. Uygulama açısından doğal olarak hükümet bu hedeflerini gerçekleştirdi. Lakin bu politika başka sorunların oluşmasına neden oldu.



Son olarak rezerv tutmanın maliyetinden bahsedeceğim. Rezerv tutarak elinizdeki parayı yatırıma dönüştürmüyor olmanın ithalat ve yatırım maliyeti vardır. İthalat maliyeti üzerinde zaten yeterince durduğumuz için yeniden bir şeyler söylemenin anlamı yok. Lakin yatırım maliyetinden birkaç kelime ile de olsa bahsetmekte yarar var. Bu maliyetten kasıt elde tutulup reel yatırıma dönüştürülmeyen sermayenin, paranın zaman değerini de hesaba katarak, atıl kalmasıdır. Bu durum hem GSMH’yi hem de istihdamı etkileyeceği için aslında ekonomiye büyük ölçüde negatif etki de yapabilir.

Bu satırları yazarken borsanın 65 binlerde olduğunu, Euronun 2,7 civarında Doların ise rekor kırarak 2,08’i de geçtiğini ve önümüzde bir Olası Suriye operasyonu olduğunu düşünerek söylemem gerekir ki, Doların daha da yükselme ihtimali hayli yüksek. Hele de bu müdahale İran-Lübnan ve Türkiye üçlüsünü de Suriye’deki kaosun içine çekerse ekonomik göstergeler reele çok fazla yansıyacak dolayısıyla yaklaşık 11 yıldır şişirilen ekonomimiz tarihimizin en büyük krizine yelken açabilecektir. Umarım bu süreçten en az yara ile hatta ve hatta hiçbir yara almadan çıkarız.

Mehmet Ayaz

Bu haber 1844 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum