Abdullah Gözaydın

Abdullah Gözaydın

Fatih'in Demokratik Geleceği
fatihten@gmail.com

ALLAH'IN MESCİDLERİNİ İMAR ETMEK

22 Şubat 2015 - 08:42


ALLAH'IN MESCİDLERİ VE HİCRET EDENLER

17- Müşriklere, kâfir olduklarına bizzat kendileri tanıklık ettikleri halde Allah'ın mescidlerini onarıp şenlendirmek düşmez. Onların bütün yaptıkları boşunadır. Onlar ebedi olarak cehennemde kalacaklardır.

18- Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe inananlar, namazı kılanlar, zekâtı verenler, Allah'dan başka hiç kimseden korkmayanlar onarıp şenlendirebilir. Bu kimselerin doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.

19- Hacılara su sağlamayı ve Kâbe'yi onarıp şenlendirmeyi, ahiret gününe inanmakla ve Allah yolunda cihad etmekle bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah katında bir değildirler. Allah zalimler güruhunu doğru yola iletmez.

20- İman edip Medine'ye hicret edenlerin ve malları, canları ile Allah yolunda cihad edenlerin Allah katındaki dereceleri en üstündür. İşte kurtuluşa erenler onlardır.

21- Rabb'leri onları kendi öz bağışı olan bir rahmetle, hoşnutluk ve bitmez-tükenmez nimetlerle dolu cennetler ile müjdeler.

22- Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. Hiç şüphesiz büyük ödül Allah katındadır.

Bu ilişki kesme kararı ilân edildikten sonra müşrikler ile savaşmaya yanaşmayanların ileri sürebilecekleri bir gerekçe, bir mazeret kalmadı. Ayrıca müşriklerin Beytullah'ı ziyaret etmekten ve oranın bakımını ve onarımını üstlenmekten uzak tutuldukları da kesinlik kazandı. Müşrikler cahiliye döneminde Beytullah'ı hem ziyaret edebiliyor, hem de bu kutsal yapının bakımını ve onarımını yürütüyorlardı. Okuduğumuz âyetlerde yüce Allah'ın evlerinin bakımında, yapımında, onarımında ve gözetiminde müşriklerin hakları ve katkıları olabileceği tuhaf görülerek reddediliyor. Bu sadece yüce Allah'a inananların, O'nun buyurduğu farz görevleri yerine getirenlerin hakkıdır. Cahiliye döneminde müşriklerin, Kâbe'yi onarmış, buranın bakımını üstlenmiş olmaları ve ziyaretçilerinin su ihtiyaçlarını karşılamış olmaları bu kuralı değiştiremez. Okuduğumuz âyetler İslâm'ın bu kuralını henüz iyice kavrayamamış kimi Müslümanların vicdanlarını rahatsız eden bazı saplantılarına karşılık vermektedir.

Şimdi de okuduğumuz âyetleri tek tek ele alalım:

"Müşriklere, kâfir olduklarına bizzat kendileri tanıklık ettikleri halde, Allah'ın mescidlerini onarıp şenlendirmek düşmez."

Bu, aslında temelinden tuhaf bir iştir ve hiç bir haklı gerekçesi yoktur. Çünkü nesnelerin doğasına (eşyanın tabiatına) aykırıdır. Sebebine gelince Allah'ın evleri sırf yüce Allah'a özgüdürler, buralarda sadece O'nun adı anılabilir, O'nunla birlikte başkasının adı anılamaz bu evlerde. Buna göre Allah'ın birliği (tevhid) inancı ile kalplerini onarıp şenlendirmeyenler, Allah'a ortak koşanlar, hayatlarının pratiği ile kâfirliklerine bizzat tanıklık edenler, bu gerçeği inkâr edemeyecek, tersine onu onaylamaktan başka bir şey yapamayacak olanlar bu evleri nasıl onarıp şenlendirebilirler? Âyeti okumaya devam ediyoruz:

"Onların bütün yaptıkları boşunadır."

Onların bütün yaptıkları kökten geçersizdir. Bu geçersiz ve boşuna işlerinden biri de tek dayanağı yüce Allah'ın birliği (tevhid) ilkesi olan Beytullah'ı onarımını, bakımını ve şenlik tutulmasını yürütmeleridir. Şimdi de âyetin son cümlesini okuyalım:

"Onlar ebedi olarak cehennemde kalacaklardır."

Bunun sebebi, apaçık ve kesin kâfirlik birikimleridir.

İbadet, inancın dışa vurmuş ifadesi, somut yansımasıdır. Buna göre inanç bozuk olunca ibadet de bozuk olur. Kalpler sağlıklı imanla, pratiğe yansıyan somut ameller, hem ameli ve hem de ibadeti sırf Allah rızası amacına yöneltmekle onarılıp şenlendirilmedikçe kutsal yerleri ziyaret etmek, mescidlerin yapımını, onarımını ve gözetimini üstlenmek anlam taşımaz. Okuyoruz:

"Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe inananlar, namazı kılanlar, zekâtı verenler, Allah'dan başka hiç kimseden korkmayanlar onarıp şenlendirebilirler."

Kalpte imanın ve dışa yansıyan somut amelin varolması gerektiği belirtildikten sonra sırf yüce Allah'dan korkulmasının, başka hiç kimseden korkulmamasının vurgulanması gereksiz yere gündeme getirilmiyor. Çünkü sırf yüce Allah'a samimiyetle bağlanmak gerekli bir şarttır; bilinçte ve davranışlarda müşrikliğin her türlü izinden ve lekesinden arınmak vazgeçilmez bir şarttır. Oysa yüce Allah dışında bir başkasından korkmak bir müşriklik türüdür. Âyet, bu tehlikeye burada bile bile dikkatleri çekiyor. Amaç hem inancı ve hem de ameli arındırıp saflaştırmaktır. İşte o zaman müminler, yüce Allah'ın mescidlerini yapmaya, onarmaya ve gözetmeye hak kazanırlar, yüce Allah'dan hidayet dilemeyi hakederler. Âyetin sonunu okuyalım:

"Bu kimselerin doğru yolu bulanlardan olmaları umulur."

Kalp yönelir, vücudun organları ise amel işler. Sonra da yüce Allah, bu yönelişe ve amele denk gelecek hidayeti, amaca ermeyi ve başarıyı bağışlar.

Yüce Allah'ın evlerini inşa etmeyi, onarmayı ve şenlendirmeyi haketmenin kuralı bu olduğu gibi ibadetleri ve kutsal ziyaretleri değerlendirirken başvurulacak olan kriter de budur. Yüce Allah bu kuralı, bu kriteri hem Müslümanlara hem de müşriklere açıklıyor. Evet, müşrikler cahiliye döneminde Kâbe'nin onarımını ve bakımını yürütüyorlar, gelen ziyaretçilerin su ihtiyacını karşılıyorlardı. Fakat inançları sırf yüce Allah'a yönelik değil. Ayrıca ne gerekli amelleri yapıyorlar ve ne de cihad amacı taşıyorlar. Buna göre onları -sırf Beytullah'ın onarımını ve gözetimini yürütüyorlar, konuk ziyaretçilere hizmet sunuyorlar diye şartlarına uygun biçimde iman edip Allah yolunda, O'nun sözünü yüceltmek uğrunda cihad edenler ile bir tutmak doğru değildir. Okuyoruz:

"Hacılara (ziyaretçilere) su sağlamayı ve Kâbe'yi onarıp şenlik tutmayı, Allah'a ve ahiret gününe inanmakla ve O'nun yolunda cihad etmekle bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah katında bir değildirler."

Ölçü, yüce Allah'ın ölçüsüdür; geçerli değerlendirme O'nun yaptığı değerlendirmedir. Âyetin sonunu okuyalım:

"Allah, zalimler güruhunu doğru yola iletmez."

Yani yüce Allah, gerçek dini benimsemeyen ve inançlarını müşriklikten arındırmayan kimseleri doğru yola iletmez. Bu kimseler istedikleri kadar Beytullah'ı (Allah'ın evini) onarıp şenlik tutsunlar, ziyaretçi konuklarının su ihtiyacını karşılasınlar, önemli değildir.

Bu ilkenin vurgulanışı, yurtlarından ayrılmak zorunda kalan, mücahid müminlerin üstün derecesini, kendilerini bekleyen ilâhî rahmeti ve hoşnutluğu, onlar için hazırlanan sürekli nimetleri ve büyük mutluluğu belirterek noktalanıyor. Okuyoruz:

"İman edip Medine'ye hicret edenlerin ve malları, canları ile Allah yolunda cihad edenlerin Allah katındaki dereceleri en üstündür. İşte kurtuluşa erenler onlardır.

Rabb'leri onları kendi öz bağışı olan bir rahmetle, hoşnutlukla ve bitmez tükenmez nimetlerle dolu cennetler ile müjdeler.

Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. Hiç şüphesiz büyük ödül Allah katındadır."

Âyetteki "Allah katındaki dereceleri en üstündür" ifadesinde "karşılaştırmalı" üstünlük değil, "mutlak" üstünlük sözkonusudur. Başka bir "deyimle bu ifade öbürlerinin (müşriklerin) derecesi daha aşağıdır" anlamında değildir. Çünkü "öbürler" "Bütün yaptıkları boşunadır, onlar ebedi olarak cehennemde kalacaklardır" hükmünün kapsamı içindedirler. Buna göre onlar ile yurtlarından ayrılmak zorunda kalan, mücahid müminler arasında ne derece ve ne de elde edecekleri nimet konusunda göreceli üstünlük sözkonusu değildir.

Daha sonraki âyetlerde müslüman toplumu oluşturan fertlerin kalplerindeki duygular arındırılarak, sırf yüce Allah'a ve O'nun dinine yöneltiliyor. Müminler, bu duygularını akrabalık, çıkar ve dünya hazzı bağlarından soyutlamaya çağrılıyor. İnsana cazip gelen bütün hazlar ve hayatın bütün bağlılıkları hep biraraya getirilerek terazinin bir kefesine konuyor. Öbür kefeye ise Allah, Peygamber ve Allah yolunda cihad etme sevgisi yerleştiriliyor. Arkasından müminler, bu iki kefeden birini seçmek üzere serbest bırakılıyor. Okuyoruz.

ALLAH'IN MESCİDLERİ VE HİCRET EDENLER

17- Müşriklere, kâfir olduklarına bizzat kendileri tanıklık ettikleri halde Allah'ın mescidlerini onarıp şenlendirmek düşmez. Onların bütün yaptıkları boşunadır. Onlar ebedi olarak cehennemde kalacaklardır.

18- Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe inananlar, namazı kılanlar, zekâtı verenler, Allah'dan başka hiç kimseden korkmayanlar onarıp şenlendirebilir. Bu kimselerin doğru yolu bulanlardan olmaları umulur.

19- Hacılara su sağlamayı ve Kâbe'yi onarıp şenlendirmeyi, ahiret gününe inanmakla ve Allah yolunda cihad etmekle bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah katında bir değildirler. Allah zalimler güruhunu doğru yola iletmez.

20- İman edip Medine'ye hicret edenlerin ve malları, canları ile Allah yolunda cihad edenlerin Allah katındaki dereceleri en üstündür. İşte kurtuluşa erenler onlardır.

21- Rabb'leri onları kendi öz bağışı olan bir rahmetle, hoşnutluk ve bitmez-tükenmez nimetlerle dolu cennetler ile müjdeler.

22- Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. Hiç şüphesiz büyük ödül Allah katındadır.

Bu ilişki kesme kararı ilân edildikten sonra müşrikler ile savaşmaya yanaşmayanların ileri sürebilecekleri bir gerekçe, bir mazeret kalmadı. Ayrıca müşriklerin Beytullah'ı ziyaret etmekten ve oranın bakımını ve onarımını üstlenmekten uzak tutuldukları da kesinlik kazandı. Müşrikler cahiliye döneminde Beytullah'ı hem ziyaret edebiliyor, hem de bu kutsal yapının bakımını ve onarımını yürütüyorlardı. Okuduğumuz âyetlerde yüce Allah'ın evlerinin bakımında, yapımında, onarımında ve gözetiminde müşriklerin hakları ve katkıları olabileceği tuhaf görülerek reddediliyor. Bu sadece yüce Allah'a inananların, O'nun buyurduğu farz görevleri yerine getirenlerin hakkıdır. Cahiliye döneminde müşriklerin, Kâbe'yi onarmış, buranın bakımını üstlenmiş olmaları ve ziyaretçilerinin su ihtiyaçlarını karşılamış olmaları bu kuralı değiştiremez. Okuduğumuz âyetler İslâm'ın bu kuralını henüz iyice kavrayamamış kimi Müslümanların vicdanlarını rahatsız eden bazı saplantılarına karşılık vermektedir.

Şimdi de okuduğumuz âyetleri tek tek ele alalım:

"Müşriklere, kâfir olduklarına bizzat kendileri tanıklık ettikleri halde, Allah'ın mescidlerini onarıp şenlendirmek düşmez."

Bu, aslında temelinden tuhaf bir iştir ve hiç bir haklı gerekçesi yoktur. Çünkü nesnelerin doğasına (eşyanın tabiatına) aykırıdır. Sebebine gelince Allah'ın evleri sırf yüce Allah'a özgüdürler, buralarda sadece O'nun adı anılabilir, O'nunla birlikte başkasının adı anılamaz bu evlerde. Buna göre Allah'ın birliği (tevhid) inancı ile kalplerini onarıp şenlendirmeyenler, Allah'a ortak koşanlar, hayatlarının pratiği ile kâfirliklerine bizzat tanıklık edenler, bu gerçeği inkâr edemeyecek, tersine onu onaylamaktan başka bir şey yapamayacak olanlar bu evleri nasıl onarıp şenlendirebilirler? Âyeti okumaya devam ediyoruz:

"Onların bütün yaptıkları boşunadır."

Onların bütün yaptıkları kökten geçersizdir. Bu geçersiz ve boşuna işlerinden biri de tek dayanağı yüce Allah'ın birliği (tevhid) ilkesi olan Beytullah'ı onarımını, bakımını ve şenlik tutulmasını yürütmeleridir. Şimdi de âyetin son cümlesini okuyalım:

"Onlar ebedi olarak cehennemde kalacaklardır."

Bunun sebebi, apaçık ve kesin kâfirlik birikimleridir.

İbadet, inancın dışa vurmuş ifadesi, somut yansımasıdır. Buna göre inanç bozuk olunca ibadet de bozuk olur. Kalpler sağlıklı imanla, pratiğe yansıyan somut ameller, hem ameli ve hem de ibadeti sırf Allah rızası amacına yöneltmekle onarılıp şenlendirilmedikçe kutsal yerleri ziyaret etmek, mescidlerin yapımını, onarımını ve gözetimini üstlenmek anlam taşımaz. Okuyoruz:

"Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe inananlar, namazı kılanlar, zekâtı verenler, Allah'dan başka hiç kimseden korkmayanlar onarıp şenlendirebilirler."

Kalpte imanın ve dışa yansıyan somut amelin varolması gerektiği belirtildikten sonra sırf yüce Allah'dan korkulmasının, başka hiç kimseden korkulmamasının vurgulanması gereksiz yere gündeme getirilmiyor. Çünkü sırf yüce Allah'a samimiyetle bağlanmak gerekli bir şarttır; bilinçte ve davranışlarda müşrikliğin her türlü izinden ve lekesinden arınmak vazgeçilmez bir şarttır. Oysa yüce Allah dışında bir başkasından korkmak bir müşriklik türüdür. Âyet, bu tehlikeye burada bile bile dikkatleri çekiyor. Amaç hem inancı ve hem de ameli arındırıp saflaştırmaktır. İşte o zaman müminler, yüce Allah'ın mescidlerini yapmaya, onarmaya ve gözetmeye hak kazanırlar, yüce Allah'dan hidayet dilemeyi hakederler. Âyetin sonunu okuyalım:

"Bu kimselerin doğru yolu bulanlardan olmaları umulur."

Kalp yönelir, vücudun organları ise amel işler. Sonra da yüce Allah, bu yönelişe ve amele denk gelecek hidayeti, amaca ermeyi ve başarıyı bağışlar.

Yüce Allah'ın evlerini inşa etmeyi, onarmayı ve şenlendirmeyi haketmenin kuralı bu olduğu gibi ibadetleri ve kutsal ziyaretleri değerlendirirken başvurulacak olan kriter de budur. Yüce Allah bu kuralı, bu kriteri hem Müslümanlara hem de müşriklere açıklıyor. Evet, müşrikler cahiliye döneminde Kâbe'nin onarımını ve bakımını yürütüyorlar, gelen ziyaretçilerin su ihtiyacını karşılıyorlardı. Fakat inançları sırf yüce Allah'a yönelik değil. Ayrıca ne gerekli amelleri yapıyorlar ve ne de cihad amacı taşıyorlar. Buna göre onları -sırf Beytullah'ın onarımını ve gözetimini yürütüyorlar, konuk ziyaretçilere hizmet sunuyorlar diye şartlarına uygun biçimde iman edip Allah yolunda, O'nun sözünü yüceltmek uğrunda cihad edenler ile bir tutmak doğru değildir. Okuyoruz:

"Hacılara (ziyaretçilere) su sağlamayı ve Kâbe'yi onarıp şenlik tutmayı, Allah'a ve ahiret gününe inanmakla ve O'nun yolunda cihad etmekle bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah katında bir değildirler."

Ölçü, yüce Allah'ın ölçüsüdür; geçerli değerlendirme O'nun yaptığı değerlendirmedir. Âyetin sonunu okuyalım:

"Allah, zalimler güruhunu doğru yola iletmez."

Yani yüce Allah, gerçek dini benimsemeyen ve inançlarını müşriklikten arındırmayan kimseleri doğru yola iletmez. Bu kimseler istedikleri kadar Beytullah'ı (Allah'ın evini) onarıp şenlik tutsunlar, ziyaretçi konuklarının su ihtiyacını karşılasınlar, önemli değildir.

Bu ilkenin vurgulanışı, yurtlarından ayrılmak zorunda kalan, mücahid müminlerin üstün derecesini, kendilerini bekleyen ilâhî rahmeti ve hoşnutluğu, onlar için hazırlanan sürekli nimetleri ve büyük mutluluğu belirterek noktalanıyor. Okuyoruz:

"İman edip Medine'ye hicret edenlerin ve malları, canları ile Allah yolunda cihad edenlerin Allah katındaki dereceleri en üstündür. İşte kurtuluşa erenler onlardır.

Rabb'leri onları kendi öz bağışı olan bir rahmetle, hoşnutlukla ve bitmez tükenmez nimetlerle dolu cennetler ile müjdeler.

Onlar orada ebedi olarak kalacaklardır. Hiç şüphesiz büyük ödül Allah katındadır."

Âyetteki "Allah katındaki dereceleri en üstündür" ifadesinde "karşılaştırmalı" üstünlük değil, "mutlak" üstünlük sözkonusudur. Başka bir "deyimle bu ifade öbürlerinin (müşriklerin) derecesi daha aşağıdır" anlamında değildir. Çünkü "öbürler" "Bütün yaptıkları boşunadır, onlar ebedi olarak cehennemde kalacaklardır" hükmünün kapsamı içindedirler. Buna göre onlar ile yurtlarından ayrılmak zorunda kalan, mücahid müminler arasında ne derece ve ne de elde edecekleri nimet konusunda göreceli üstünlük sözkonusu değildir.

Daha sonraki âyetlerde müslüman toplumu oluşturan fertlerin kalplerindeki duygular arındırılarak, sırf yüce Allah'a ve O'nun dinine yöneltiliyor. Müminler, bu duygularını akrabalık, çıkar ve dünya hazzı bağlarından soyutlamaya çağrılıyor. İnsana cazip gelen bütün hazlar ve hayatın bütün bağlılıkları hep biraraya getirilerek terazinin bir kefesine konuyor. Öbür kefeye ise Allah, Peygamber ve Allah yolunda cihad etme sevgisi yerleştiriliyor. Arkasından müminler, bu iki kefeden birini seçmek üzere serbest bırakılıyor. Okuyoruz.

Bu yazı 2184 defa okunmuştur.