Abdullah Gözaydın

Abdullah Gözaydın

Fatih'in Demokratik Geleceği
fatihten@gmail.com

Bir Fitnenin İki Yüzü Kubilay hadisesi

14 Ekim 2021 - 11:56

DEMOKRAT PARTİ İLE BAŞLAYAN SÜREÇ HALEN DEVAM EDİYOR..
Tarihimizde Devlete karşı ihanet oyunları hep olmuş, Yine her devletimiz dışarıdan gelen saldırılarla değil, İçerinden gelen ihanet odakları tarafından bildiğimiz 16 aslında çok daha fazla Türk devleti tarihe mâlolmuştur.

İbret alabilmek için Bir fitnenin iki yüzünü bu makalede okuyucularımıza sunuyoruz.
Günümüzün fitnelerine ibret olur inşaallah...

Kahrından Ölen Bir Kahraman ‘Mustafa Muğlalı’
Kubilay’ı şehit edenleri yargılayıp, idam eden Menemen İstiklal Mahkemesinin başkanıydı Mustafa Muğlalı.

İzmir Menemen’de asteğmendi. 23 Aralık 1930 günü gericilerin isyanını bastırmak üzere görevlendirildi. Kan dökülmesin diye çok uğraş vermişti Mustafa Fehmi Kubilay…
Olaya müdahale ettiği sırada bir kurşun ile göğsünden yaralandı. Yaralı bedeni sürüklenerek cami avlusuna getirildi. Kör bir testere ile başı kesilerek, sancağın ucuna takıldı ve Menemen sokaklarında gezdirildi.????
1 Ocak 1931 itibarı ile bölgede Fahrettin Altay komutasında sıkıyönetim ilan edildi. Divan-ı Harp kuruldu ve sanıklar yargılanmaya başladı. 24 Ocak 1931 günü iddianame okundu, 28 sanığın idamına karar verildi. Zalimler, Kubilay’ı şehit ettikleri meydanda asılarak idam edildiler.

Mustafa Muğlalı Paşa
1943 yılında İkinci Dünya Savaşının en hararetli günleri yaşanıyordu. Ülkemiz işgal tehdidi altındaydı. Özellikle Doğu sınırımız sürekli olarak ajanlar tarafından taciz ediliyor, köylü, kaçakçı kılığındaki yüzlerce kişi sınırlarımızı ihlal ediyordu. 33 kaçakçı, İran sınırına doğru kaçarken vurulmuştu. Emri veren bölge komutanı Mustafa Muğlalı Paşaydı. 1947 yılında emekli olmuştu. 1948 yılında Demokrat Parti, bölgede bulunan oy potansiyelini lehine çevirmek için, Mustafa Muğlalı olayını meclise taşıdı. Öldürülenlerin masum köylüler olduğunu, suçsuz yere kurşuna dizildiklerini savundu. 1949 yılında tutuklanan Muğlalı Paşa, kısa bir süre sonra serbest bırakıldı. Sonuçta devlet güvenliğini korumak onun sorumluluğu altındaydı, görevini yapmış, sınır ihlalinde bulunan, kimliği belirsiz kişilere ateş açılması emrini vermişti.

1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti yönetimi, Muğlalı olayını yeniden gündeme taşıdı. Yargılanmanın tekrar görülmesine karar verildi, Mustafa Muğlalı 70 yaşında idama mahkum edildi. Dayanamadı.

11 Aralık 1951 günü hapishanede kahrından öldüğünde 70 yaşındaydı.
1997 yılında itibarı iade edildi. Suçsuz olduğu anlaşılmıştı ama aradan 36 yıl geçmişti. Askeri törenle naaşını devlet mezarlığına taşıdılar. Harp Akademileri Komutanlığının bahçesine heykeli dikildi.
Balkan harbine katılmıştı. 1. Dünya Savaşında, Adana Bölge Komutanlığı Kurmay Başkanı olarak görev yaptı. Milli Mücadelenin en önemli birimleri olan, görevleri silah kaçırmak, istihbarat ve subay sağlamak olan, İstanbul teşkilatlarından Zabitan ve Yavuz gruplarına başkanlık yapmıştı. Atatürk’ün arkadaşıydı. Şeyh Sait ve Tunceli isyanlarının bastırılmasında görev aldı.

VE EN ÖNEMLİSİ..! 
Kubilay’ı şehit edenleri yargılayıp, idam eden Menemen İstiklal Mahkemesinin başkanıydı Mustafa Muğlalı.
Yıllar sonra, Kubilay’ın katillerini asmanın bedelini ödettiler bu büyük kumandana. Sanırım çektiği çilenin sebebini şimdi daha iyi anladınız.
33 kaçakçı için şiirler yazılan bu ülkede, Mustafa Muğlalı Paşanın adını bile öğretmediler bize. Sahip çıkamadık. 70 yaşında, bir Kurtuluş Savaşı kahramanının kahrından ölmesini evlatlarımıza anlatmadık.
RUHU ŞAD OLSUN
****************************************

MENMEN HADİSESİNİ ANLATAN NECİP FAZIL KISAKÜREK

“Son Devrin Din Mazlumları”

Dördüncü Fasıl

Şeyh Esat Efendi

O SENE: 1930 YILI, 

Serbest Fırka tecrübesinin yapıldığı, nihayet bu tecrübe elde patlayan bir hortum gibi beklenmedik bir korku verince hemen onun kapatıldığı ve peşinden dindarları sindirme hareketine girişildiği hengâme…

İnönü’nün, kaptanlığını ettiği hükümet gemisi, birdenbire Serbest Fırka’ya Anadolu’da ve hususiyle Ege çevresinde büyük bir alâka, hattâ sarılma derecesinde bir iştiyak görünce, kendisini kayalara bindirmek üzere farzetmiş ve bu küçük komedyanın arkasındaki dram hazırlığını hemen sezmişti. Aynı şeyi Serbest Fırka’nın başındakiler de görmemiş ve bu yüzden sakınmış değillerdi. Fantazya planındaki rollerinin altından böyle bir halk temayülü ve hâile (acıklı olay, trajedi) istidadı doğacağını bilemezlerdi.


 
Serbest Fırka, 1930 yılının son bulmasına iki ay kala ortadan kaldırıldı.Fakat bununla, bu fırkanın canlandırdığı ve şahlandırdığı mesele bitmiyordu. Serbest Fırka, halkın hasretler içinde yandığı din dâvasını meydana çıkarmış, olanca başarısını, vaadeder gibi bir eda taşıdığı din alâkasından devşirmişti. 

Yahut, şahdamarı dinsizlik olan Halk Partisine aykırı görünmesi, onun böyle bir istidat vaad etmesine kâfi gelmişti. Şimdi bütün mesele, işte bu vesileyle kıpırdanır gibi olan din alâkasını ezmek ve bu alâkayı besleyebilecekleri umulan din şahsiyetlerini yok etmekteydi.

Din alâkasını besleyici, geliştirici ve bir gün patlak vermeye doğru yürütücü kuvvet ve zümrelerin başında da Nakşîlik vehm olunuyordu.


 
Hiçbir pazarlığı ve sun’î tarafından güzelleşme ve göze girme zaafı olmayan ve topyekûn fezayı kuşatıcı bir (radar) aleti gibi sadece mukaddes Şeriatten istikamet alan bu tarikat, tekkelerin kapatılmış olmasına rağmen, ruhtan ruha sıçrayıcı kıvılcımlariyle, hükümete, yekpare bir halka şeklinde görünüyor ve mutlaka başının ezilmesi lâzım bir ejderhâ hissini veriyordu.

Ne yapsınlar da bu tarikatin yüce sandıkları şahsiyetlerini bir (eroin) çetesi ferdlerini tek tek avlarcasına toplasın ve boğazları kesilmek üzere çantalarına yerleştirsinler? Oldukları yerde ve birbirinden uzak, Allah’ı zikreden bu insanları hangi bahaneyle enseleyebilirler? Zor!… Fakat buldular!

Devlet ve hükümete karşı ayaklanma çapında büyük bir hâdise çıkarmak ve peşinden bunun Nakşîler tarafından körüklendiği iddiasiyle onları temizlemek ve dindarları yıldırmak…


 
İşte 1930 Aralık ayının sonlarına doğru Menemen’de cereyan eden hâdise, birkaç serseriye yaptırılmış böyle bir tertip işinden başka bir şey değildir ve olanca gayesi, büyük ve kuvvetli sandıkları bâzı din adamlarını ortadan kaldırmak olmuştur.

İspatını vak’anın nakli sırasında, hâdiselerin revş (nakil edilişi) ve tarzından anlayacaksınız.

Şimdi, hâdiseye girmeden, onu din düşmanlarının nasıl gördüğüne dikkat edelim! İşte, size, din düşmanlığında en nâmdar gazetenin 1 – 2 ay önce (1969) bu bahis üzerinde neşrettiği satırlar! 

«23 Aralık 1930 da, yâni Serbest Fırkanın kapanışından bir ay sonra Menemen olayı yer alır. 

Nakşibendi halifesi olarak kabul edilen İstanbullu Şeyh Esat’ın tahrikiyle, başlarında Şeyh Mehmed bulunan 5 Nakşibendi, Menemen’de bir irtica hareketi başlatmak istemişlerdir.

Abdülhamid’in oğlunun Halife ilân edileceğini, bir sabah namazında cemaate bildiren bu beş gericiye bir kısım halk da katılmış ve Kubilây adındaki bir yedek subay duruma müdahale etmek istemiştir. 

Fakat gözü dönmüş yobazların tahrikiyle Kubilây’ın üstüne binlerce kişi saldırmış ve tekbîr sesleri arasında Kubilây’ın başı testere ile kesilmiştir. Bir mızrağa taktıkları Kubilây’ın başını, devrimlere karşı hareketin sembolü şeklinde Menemen’de gezdiren yobazlar, bir jandarma kıtası tarafından açılan ateş sonunda öldürüleceklerdir. İstanbul’daki Nakşibendi şeyhlerinin yargılanması ise, 1931 Aralığı sonunda Harb Divanı tarafından yapılacak ve 28 kişi idama mahkûm edilecektir.


 
1933 yılı Şubatında, Bursa’da Ulucamide benzeri bir olay cereyan edecek, Türkçe ezana karşı olduklarını belirten Kozanlı İbrahim ve bir kaç suç ortağından meydana gelmiş diğer bir Nakşibendi grubu, yine devrimci hükümetin kuvvetleri tarafından cezalandırılacaklardır. 

1935 deki Şeyh Halit (Siirt) ve 1936 daki Şeyh Ahmet (İskilip) gerici ayaklanmaları, hep Nakşibendi tarikatının patlak verdirdiği olaylardır.»

Küfür karargâhı mahut gazetenin resmettiği «Menemen Hâdisesi» tablosunda Es’ad Efendiye atfedilen «Nakşibendi Halifesi» tâbirine kadar ne korkunç bir cehalet ve içyüzlerden uzaklık belirdiğini göstermeye değmez. Aslında tertip eseri olan bir vak’ayı, aynı tertip ruhuna bağlı bir neşir vasıtasından başka türlü izah elbette ki, beklenemez.

HADİSE:

Daha önce kaydettiğimiz gibi, 1930 yılının son ayındayız… Bu ayın ortalarına doğru, Manisa ve civarında bağ budama mevsiminin en elverişli olduğu bir zamanda «Mehdi Mehmed» isimli bir serseri, etrafına birtakım ve çoğu genç, hattâ çocuk, saf tipler toplayarak Menemen taraflarına sürüklüyor… 

İlk ikna vesilesi köylerde zengin işler olduğu, hususiyle Paşaköy dolaylarında bütün bağların budanmakta bulunduğu, kendilerinin de bu fırsatı kaçırmamaları gerektiği, oraya giderlerse çok para kazanacakları iddiasıdır.

«Mehdi» unvanını taşıyan Mehmed Giritlidir ve tarihin birçok devrinde şahit olunduğu gibi Mehdîlik iddiasında bir deliden başka bir şey değildir. Hiç kimse tarafından sevilmeyen bir insandır ve oturduğu mahalle Manisa’nın Arpalan semtinde hemen herkesin nefret ve is-tishaline karşıdır. Esrarkeştir. Buna rağmen, dışından, ham softa ve kaba yobaz tipinin bütün ârâzına maliktir.

 
Etrafında tam beş kişi: Sütçü Mehmed; sâf, âciz, kendi halinde, mahallede süt satan bir esnaf… Şamdan Mehmed. budala ve muvazenesiz bir insan ve mesleği budakçılık… Çoban Ramazan; 18-19 yaşlarındaki bu keçi çobanı, öbürleri gibi cahil ve muvazenesizin biri… Nalıncı Hasan; bu da Giritli ve hâdiseye hiçbir şey bilmeden karışanlardan… Zeki Mehmed; budakçılık yapan bu adam para ve menfaat karşılığında her şeye müstaid bir ahlâksız…

Mehdî Mehmed, işte bu bîçareleri telkini altına alıp bildirdiğimiz istikamete doğru sürüklüyor… Yanlarında bir de çakmaklı tüfek, hep beraber Manisa’dan Paşaköy’e gidiyorlar. Yolda hangi konaklarda kaldıkları ve neler konuştukları belli değil… Fakat oradan kaçmak suretiyle başını kurtaran Çoban Ramazan’ın anlattığına göre, yolda birkaç kere esrar partisi tertiplemişler, hattâ Paşaköy’de iş bulamadıkları için Bozalar köyüne dümen kırmışlar, yolda yine sızasıya esrar çekmişler, ve bu arada kendine gelen Çoban Ramazan aralarından kaçıp Manisa’ya dönmüş…

Bozalan köyünde Sütçü Mehmed’in kardeşine misafir oluyorlar… Evde bir baba ve iki oğul olmak üzere üç kişi var… Oğullardan büyüğü askerlikten yeni dönmüş… Misafirlerin üslûp, tarz ve hareketlerinden şüpheleniyor ve babasına: — Bunlar, diyor; bence şüpheli adamlar… Kendilerini dehlesek fena olmaz!.. Babanın cevabı: -Canım bir gece kalıp gidecekler!.. Kaygıya değer mi?.. Sabaha karşı sen onları arabayla Menemen’e götürürsün!.. Böyle istiyorlar!..

Sabaha karşı, askerden gelen oğulun sürdüğü araba, Menemen’e yaklaşıyor.. Mehdî Mehmed, arabanın kasabaya girmesini beklemeden : -Biz burada inelim, diyor; bazı işlerimiz var!.. Araba başını aldığı gibi dönüyor.. Onlar da oracıkta, Menemen’e karşı, yere çömelip çubuklarını çıkarıyorlar ve esrarlı tütünlerini tüttürmeye başlıyorlar. Beşi birden dalgada… Mehdî Mehmed’in bu dalga içinde sözü: — Artık Mehdîliğimi ilân edebilirim! Günü geldi!.. Mehdîlik iddiasında bir sapığın ardında, esrarkeş serseriler Menemen’e giriyorlar…

 Şimdiki Belediye binasının bulunduğu yerde, binanın arkasına düşen camie giriyorlar… Cami avlusunda oturup imamın gelmesini bekliyorlar… Namaz vakti erişmiş bulunduğu için cemaat, birer, ikişer sökün etmekte… Bunlar, avludaki garip hal ve edalı adamları görünce adetâ ürküyor ve birbirine soruyor: — Bu yabancılar da kim? — Tanımıyoruz! Halleri gerçekten çok garip!.. Bu vaziyeti gören ve fısıltıları duyan Mehdîlik kalpazanı onlara doğru ilerliyor: — Bizden korkmayın, diyor; biz de sizdeniz! Camiye ibadet etmek, namaz kılmak için geldik. Namazdan sonra bir işimiz olacak! Siz de bize katılın! O cemaatte bulunmuş olan bir zatın yıllarca sonra bir arkadaşına şunları söylemiş olduğunu Manisa’da tesbit ettim: «— Öyle bir namaz kıldık ki, kılan kim, kılınan ne, anlayamadık! Birdenbire müthiş bir ürküntü hissi havada donmuştu!.»


 
Mahutlar namaz biter bitmez camideki, üzerinde Tevhid kelimesi yazılı sancağı alıyorlar ve kapıya çıkıp cemaatin gelmesini bekliyorlar. Cemaat, gözleri dehşetle bu garip adamlara takılmış, çabucak önlerinden geçip gidiyor ve camiin karşısındaki kahvehanede yer alıyor. 

Herkes büyük bir merak ve tecessüs içinde… Mehdî Mehmed sancağı kaldırıyor ve hem meydandan geçenler, hem de kahvedekilere karşı avaz avaz bağırmaya başlıyor: 

— Sancağımız etrafında toplanın! Müslümanım diyenler gelsin! Durmayın! Küfrü tepeliyeceğiz! Yerinden emir aldık! Kuvvetler hazır!. Tam o anda Menemen’in Askerlik Şubesi Reisi oradan geçmekte değil mi?.. Mehdî Mehmed onu görür görmez üzerine koşuyor ve yakasına sarılıp haykırıyor: 

— Hemen şimdi bize kuvvet gönder! Peşimize takılsınlar! Menemen’i 70 bin silâhlıyla sardık! Dediğimi yapmazsan sonun kötü olur!

Apışıp kalan Şube Reisi hiçbir şey anlayamıyor, ellerinde dinî bir sancakla ayaklanmış şu birkaç kişinin belirttiği mânayı ve kuvvet derecelerini kestiremiyor ve o ân için başının kaygısına düşerek: 

— Peki, diyor; şimdi istediğinizi yaparım! Ve sıvışıveriyor. Nümayiş ve delice haykırış ve davetler devam ederken, birdenbire bir yüzbaşı peydahlanıveriyor. Arkasında sekiz tane jandarma eri… Bu kuvvet karşısındaki altı kişiyi bir anda enselemeye yeterken, dehşete düşen yüzbaşı, tıpkı Şube Reisi gibi, vaziyeti bilememekten hiçbir harekette bulunamıyor ve Mehdî Mehmed’in:

 — Bize yardımcı ol, yoksa canınız elden gider! Tehdidine cevap veremiyor. Bir er koşturarak Jandarma alayından imdat istiyor. Mehdî Mehmed’in görülmemiş cür’eti ve üzerine doğru koşması, yüzbaşıyı şaşırtmış, mefluç hale getirmiştir.

Hâdise bu şekilde devam eder ve delice bir cesaret içinde Mehdî Mehmed bağırıp çağırırken, o civardaki kışlada nöbetçi olarak bulunan ve olup bitenleri uzaktan takip eden yedek asteğmen Kubilây, yanına bir manga asker alıp meydana doğru koşuyor.

Aradan hayli vakit geçtiği halde hâlâ ciddî ve ani bir hükümet davranışı yoktur. Kubilây erleri saf nizamına geçirip kumanda veriyor: 


 
— Süngü tak! Mehmetçikler hemen emre itaat ediyorlar. Kubilây önlerinde… Mehdî Mehmed ise biraz ileride aynı mecnun teraneleri sayıp dökmekte, avazı çıktığı kadar haykırmakta… 

Arkasındaki süngülü asker safının heybetine güvenen ve ilerideki mecnunların ihtilâç içinde nereye kadar gidebileceklerini tahmin edemiyen Kubilây, tek başına, Mehdîlik şarlatanı, bilerek veya bilmeyerek gizli bir tertip ve telkine âlet, bu maşa adamın üzerine yürüyor.

Kubilây, askerlerini geride bırakıp tek başına Mehdî Mehmed’in üzerine yürüyor ve hiç bir kelime sarfetmeden sol eliyle onun yakasına yapışıp sağ eliyle suratına iki tokat aşkediyor. 

Askerler geride ve halk etrafta merakla bakınmaktadır. Ortada hâlâ hükümet adına bir (otorite) ve hâkim kuvvetin göründüğü yoktur. Tokatları yiyen Mehmed henüz kendisini toparlayamadan bir silâh sesi… 

Kubilây’m yere düştüğü görülüyor. Topuğundan, bütün ayağı parçalanırcasma bir tüfek kurşunu yemiştir. Müthiş ân… Jandarmalar tüfeklerini bırakıp kaçışıyor ve Kubilây’ın askerleri, yüzgeri, dağılıyor. Delice bir cür’et, başsız kalan askerlere, neyin nereden geldiğini ve nereye gittiğini kestirememek şaşkınlığı içinde büyük bir dehşet vermiş ve onlara dağılmaktan başka çare bırakmamıştır. 

Halk da her zaman olduğu gibi, çenesi bir karış düşük, sanki, bir (kovboy) filmini seyretmektedir. Ortada vaziyete el atacak tek irade ve hamle tezahürü yine mevcut değil… İşte Mehdî Mehmed, bir hava boşluğunu hatırlatan bu ruhî hayret ve dehşet ânını seziyor ve en büyük numarasını oynamak üzere, yerde inleyen Kubilây’ın üstüne atılıyor. Onu, kurbanlık bir koyun gibi saçlarından kavrıyor ve cebinden çıkardığı bağ budama bıçağını boynuna dayıyor.

 — Yapmayın, beni öldürmeyin! Ben, ayağımdaki bu yarayla yaşarım! Canıma kıymayın! Kubilây, Mehdîlik taslayan esrarkeş mecnuna yalvarmaktadır: 

— Canıma kıymayın! Mehdî Mehmed’in ise ağzında bir nâra!

— Artık vakit doldu! Mehdî geldi! Ve bağ bıçağıyle, testere kullanır gibi, Kubilây’ın kafasını vücudundan ayırıyor. Korkunç bir feryad, hırıltı, kan fıskiyesi ve halkta çığlıklar…Mehdî Mehmed, kesik başı yine saçlarından tutup cami avlusundaki musalla taşının üstüne koyuyor. Seyirciler bağıra bağıra kaçışmakta ve meydan bir ân için Mehdî Mehmed ile beş arkadaşına kalmış bulunmaktadır… Birden koşar – adım gelenlere mahsus ayak sesleri… 

Alaydan, altı serserinin üzerine, mitralyözlü, koca bir bölük sevkedilmekte…Bölük hemen meydanı ve cami avlusunu sarıyor, makineli tüfeğini kuruyor ve ateş…

İlk kurbanlar, ne olup bittiğini anlamak üzere koşup gelen iki masum bekçidir. Vücutları bir çok yerinden delik deşik, vurulup yere seriliyorlar.

Hâdisenin müsebbiplerine gelince :.Ateş çemberinden kaçmak isterken, aralarından yalnız iki kişi müstesna, hepsi birden vurulup vahşi hayvanlar gibi yere devriliyorlar. 

Başta Mehdî Mehmed, Şamdan Mehmed, Sütçü Mehmed, can verenler arasında… Zeki Mehmed, ölü taklidi yaparak uzandığı yerde, başından yaralı olarak ele geçiyor. Giritli Hasan ile Nalıncı Hasan ise nasılsa kaçıp sıvışma imkânını bulabiliyorlar.

İşte bütün oluşu ve bitişiyle topyekûn vak’a sadece kaçabilen iki kişinin ve eğer destekçileri varsa onların da bulunup cezalandırılmasından ibaret kalan ve bir iki mecnunun telif eserinden ibaret bulunan hâdise birdenbire o kadar büyütülüyor ki, ortada, tâ Sarıkamış’tan İstanbul’a kadar, tamamiyle masum ve alâkasız, tesir ve şahsiyet sahibi kaç müslüman varsa onlara çevrilmiş bir tuzaktan, kuru bir bahaneden başka bir şey kalmıyor. Bir nevi (terör) dehşet salma devri açılmıştır.
 

Bu yazı 256 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum