Abdullah Gözaydın

Abdullah Gözaydın

Fatih'in Demokratik Geleceği
fatihten@gmail.com

Constantinus’un kenti Konstaninopolis ve ŞEHR-İ İSTANBUL

24 Şubat 2017 - 17:26

Constantinus’un kenti Konstaninopolis ve ŞEHR-İ İSTANBUL

Yaşadığımız şehrin dünya üzerindeki konumu, büyük artının doğusunda olsa da bizler bir türlü yerimizin ne olması gerektiğine karar veremediğimizden, yalnız yerimiz değil hiçbir konuda karar veremediğimizden örneğin yönetimsel, eğitimsel, yaşamsal ve daha pek çok alanda karar sahibi olamadığımızdan içinde yaşamakta olduğumuz kaos bizleri yeraltında yaşamlarını sürdüren kör solucanlardan farksız kılmaktadır.

İmparator Büyük Constantinus

Belki de bu körlüğün nereden geldiğinin kaynağına inmeye çalışırsak karşılaşacağımız ilk durak Bitinya kıyılarında, denizle Kurbalıdere arasında yer alan küçük bir plato üzerindeki Halkendon’da kurulan ilk yerleşimlere ait izlerdir.



Halkedon’un kurulmasının sonrasında kahinlerin “körün karşısında yerleşmeleri” gerektiğini öğütlemeleri ile Halkedonluları da kör olarak nitelemiş olmaları mıdır acaba bu körlüğün kaynağı?



Tarihin derinliklerinden gelen bilgiler, belgeler ve önemli kalıtlar dahi bizleri aydınlatmaya yetmemektedir. Üzerinde yaşadığımız toprakların barındırdığı kültürel miras ile çağlar boyu üst üste konarak yaratılan değerlerde bizlere yol göstermekte yetersiz kalmaktadır.



Yaşadığımız şehrin adından başlayarak yola çıkarsak İmparator Büyük Constantinus, yeni başkentin kurulmasının “Tanrının emri” olduğunu söylüyordu. Constantinus’un kenti Konstaninopolis’in kurulması Roma İmparatorluğunu ikiye ayırmış Roma Batı’nın, Konstantinopolis Doğu’nun başkenti olmuştu.



İstanbul adının, kaynak ve kökenleri hakkında pek çok şey söylense de herhalde kurucusunun adı ile anılan Konstaninopolis isminin yüzyıllar içerisinde dilimizde yer aldığı şekil olması daha muhtemel görünmektedir.



İmparator Büyük Constantinus----------------



Yeni başkentin kurulması ve yeniden inşa edilmesi, tarihin en önemli kararlarındandır. Konstantinopolis tek bir adamın iradesinin ve gücünün ürünü olarak bin yedi yüz yıldan fazladır varlığını sürdürmekte olup, Constantinus’un zekâsının da kanıtıdır.



Ayasofya ön cephesindeki Osmanlı meclisi mebusanın muhteşem fotoğrafı, Sol ön tarafındaki Sultanahmet ceza evi ne kadar sönük kalmış



Constantinus’un surlarla çevrili ilk kenti bir vadiyle ayrılan iki plato üstüne kurulmuştu. Haliç’e paralel olarak uzanan diğer plato, daha küçük vadilerle birbirinden ayrılarak Haliç’e uzanan sırtlardan oluşuyordu. Vadilerin sonundaki yüksek noktaların tepe diye adlandırılması adet olmuşsa da bunlara tepe demek zordur. Yarımadadaki tepelerin Roma’nın tepeleri kadar kolay ayırt edilmeyeceğini ve isimlendirilmelerinden ziyade Türkçede var olduğu üzere yalnızca tarif edilebilmeleri nedeniyle Roma gibi yedi tepe üzerine kurulu olduğunu söyleyebilmekte pek mümkün değildir.



Roma şehrinin kurulu olduğu yedi tepenin adları şöyledir:

Palatinus, Capitolium, Aventinus, Caelius, Esguiliae, Viminali ve Quirinalis.



Oysa İstanbul’un kurulu olduğu söylenilen yedi tepenin adlarının zaman içerisinde unutulmuş olduğu gerekçesinin arkasına sığınılarak sıralanan tepe adları şöyledir:



Topkapı Sarayı Tepesi, Çemberlitaş Tepesi, Beyazıt Tepesi, Fatih Tepesi, Yavuz Selim Tepesi, Edirnekapı ve Kocamustafpaşa Tepeleri.



İstanbul’un topografyasında yer alan bu tepelerden ancak üzerlerine inşa edilmiş olan tarihi yapılar ve semt isimleriyle birlikte söz edebilmek mümkündür.



Topkapı Saray, Sarayburnu ve Ayasofya.

Çemberlitaş, Nuruosmaniye ve Cağaloğlu.

Beyazıt Camii, Üniversite ve Süleymaniye Camii.

Fatih Camii, Zeyrek ve Kilise Camii.

Yavuz Selim Camii, Fener ve Rum Lisesi.

Edirnekapı, Mihrimah Camii ve Tekfur Sarayı.

Çapa, Cerrahpaşa ve Haseki.

Kısacası İstanbul şehri bizlere söylendiği gibi Roma şehrine benzetilme çabalarına rağmen kurucusu olan Büyük Constantinus tarafından yedi tepe üzerine kurulduğunu kabul edebilmek tarihsel ve fiziksel olarak ne yazık ki çok zordur.



İstanbul Kentinin Logosu




Bu haliyle, İstanbul kentinin bilinen logosunda yer alan ve yedi tepeyi simgeleyen yedi adet üçgen aynı zamanda yanlış bilinen bir gerçeğin de simgesi olmaktadır.



Yeryüzünde var olduğuna inanılan büyük artının kollarına bakacak olursak dünyamızı batı ve doğu yarıkürelere ayıran kol, Roma şehrinden geçer. Kuzey güney yarıküreleri ayıran kol ise ekvator çizgisidir.



Dünya neden sırasıyla ışık ve karanlığın hükmettiği iki yarıya, doğu ve batıya ayrılıyordu. Batı yarıküre, analitik düşünüşü ve konuşma, hesaplama, sırasal mantık merkezleriyle sol “erkek” beyin yarıküresine paralel gelir. Öte yandan meditatif doğu yarıküre, uzamsal ve sanatsal yeteneklerimizin de merkezi olan sağ sezgisel bütünsel-yönelimli, “dişi” beyin yarıküresine paralel gelir. Bu aynı zamanda şu anlama gelir ki, doğu ve batı halkları için tipik bulduğumuz farklı zihniyetler temelde dünyanın kendisidir.

Nerede yaşadığımıza bağlı olarak, bireysel bilincimiz dört yönün zihniyetleri tarafından koşullandırılır.



Konstantinopolis (Doğu) ile Roma( Batı) Şehirlerini betimleyen kadın ve erkek figürleri




Yüzyıllar öncesindeki dünyanın iki büyük başkenti olan Konstantinopolis’in bir kadın, Roma’nın ise bir erkek olarak betimlendiği figürler ile ifade edilmekte olduğunu göz önüne alarak yüzyıllardır varlığını korumaya devam eden Konstantinopolis 11 Mayıs 330’da resmi törenlerle kurulmuş ve bu olay her yıl aynı tarihte şenliklerle kutlanmıştır.



Büyük Constantinus’un Kente Armağan Ettiği Yapılar Ve Kentsel Öğeler



Boğaz üzerindeki bu yeni başkent, Büyük İmparatorluğun başkenti olarak adı tarihten hiçbir zaman silinmeyecek olan ve mevcudiyeti neredeyse ilk günkü şekliyle korunan Roma kentiyle karşılaştırılabilir olmasını sağlayan aynı iradenin ve kültürün ürünü oluşudur.





Çok kısa bir zaman içerisinde yeni bir başkent kurmak, yeni bir savunma sistemi, yeni yollar, revaklar, forumlar, kamu yapıları, limanlar ve saraylar inşa ederek, bunları imparatorluğun her köşesinden getirilen anıt ve heykellerle donatmak büyük bir girişimdi.



Constantinus Forumu



Konstantinopolis yurttaşları için “Forum” olağanüstü bir buluşma yeri, anıtsal ve simgesel bir alandı. Tam ortada Büyük Constantinus’un günümüze kadar ulaşan büyük anıtsal sütunu (Çemberlitaş) bulunmaktaydı. Üstünde Constantinus’un başı olan bir Yunan Apollon heykeli bulunmaktaydı.



Kuruluşundan beri kentin heykel zenginliği dillere destan olmuş, Constantinus her taraftan getirttiği heykellerle kenti bir antik heykel hazinesine dönüştürmüştü.



Sözü edilen zenginliği, günümüzde ancak müzelerde görebildiğimiz heykellerle antik bir hazineye dönüşen şeklini ancak Roma şehrinde bulabilmek mümkündür.



Büyük Saray



Constantinus tarafından kurulup yüzyıllar boyunca genişletilen ve Bizans yazarları ile ziyaretçiler tarafından övülen Roma ve Bizans İmparatorlarının Büyük Sarayı kentin en büyük efsanelerinden biridir.



Kentin kuruluşu sırasında yapımına başlanan ve izleyen imparatorlar tarafından genişletilen Büyük Saray kentin Marmara Denizine bakan yamaçta büyük bir alanı kapsayan teraslar üzerine serpiştirilen yapılardan oluşuyordu.



Büyük Saray rekonstrüksiyonu



Dini Yapılar



Constantinus’un bir Hıristiyan İmparatorluğunun başkentini yaratmak istediği açıktır. Constantinus döneminin kilisesi olan Havariyun Kilisesi ile Mausoleion, kentin gelecekteki gelişimi içinde simgesel olduğu kadar fiziksel bir önem de taşımaktaydı.



Constantinus Mausoleion’u şehrin fethine kadar ayaktaydı fakat Fatih Külliyesi’nin yapımı sırasında ortadan kaldırılmıştır.





Aya İrini (Kutsal Barış) Bizantion’daki ilk Hıristiyan Kilisesiydi, sonradan Constantinus döneminin ilk piskoposluk kilisesi oldu. Hala tartışmalı olmakla birlikte Ayasofya (Büyük Bilgelik) genelde Constantinus dönemi inşaatı olarak kabul edilmez. Yapı II.Constantinus tarafından 360’ta bitirilmiştir. Bu Büyük Kilise, Constantinus’un kent tasarımının önemli bir öğesi olarak dinsel otoritenin de kent içindeki merkezini simgeler.



Constantinus kentinin sınırlarını bugünkü İstanbul siluetinde gördüğümüz iki anıt, Ayasofya ile Havariyun Kilisesi yerine yapılan Fatih Camii belirler. Kentin kurucusu Constantinus, somut kalıntılarla olmasa bile mekânsal işaretlerle hala kentin sınırlarını belirlemeye devam etmektedir.



Revaklar



Yakındoğu’daki Helenistik kentlere özgü bir temel kentsel yapı tipi olan bu direkli yollar, kentsel görünümün biçimlenmesine önemli ölçüde özellik kazandıran öğelerdir. Günümüzün gürültülü ve hareketli kalabalık alışveriş merkezlerinden ve mağazaların bulunduğu kalabalık sokaklardan pek farklı değillerdi. Ticari ve diğer günlük alışverişler bu revaklar altında ya da benzer öğeleri olan forumlarda yapıldığından büyük olasılıkla kentsel görünümün en çok vurgulanan mimari öğesiydi.



Kamu Yapıları



Konstantinopolis’in en önemli tören alanı bugün kentsel dekorundan yoksun olarak Ayasofya Meydanı adıyla günümüze ulaşmıştır.



Meydan Constantinus tarafından yeniden yapılarak annesi Augusta Helena’ya adanmıştı. Ortasında, üzerinde Helena’nın heykelinin bulunduğu anıtsal bir sütun vardı. Büyük olasılıkla meydan halka kapalıydı ve yalnızca büyük İmparatorluk törenleri içi kullanılıyordu. Roma’da da olduğu gibi büyük hamamlar yönetimlerin halka sundukları kamu tesisleriydi. Konstantinopolis hamamları neredeyse Roma hamamları kadar büyük ve görkemliydi. Forum ile Meydan çevresindeki kamu yapılarının inşasının çoğuna Constantinus tarafından başlanmış ve II. Constantinus tarafından tamamlanmıştır. Büyük depremler, yangınlar ve yeniden yapımlar nedeniyle yıkılan yapıların yerine yenileri yapılmıştır. Gerçekte bu dönemlere ait kenti ancak tarihin sayfalarındadır. Günümüze kadar ulaşanlar sadece Çemberlitaş, yontu portreler ve sikkeler üstündeki imgelerdir.



Kentin temel öğelerinin genel ve değişmez yapısından söz edilebilir. Kıyılar, surlar, ana limanlar ve yaşamsal işlevlerin mekânsal dağılımı yakın zamana kadar değişmemiştir.



Kara Surları Ve Çevresi



Konstantinopolis’in surları dünyanın en uzun ömürlü savunma sistemlerinden biri olarak, gerçektende barut öncesi savaşlar dünyasının en büyük savunma sistemiydi. Görkemli boyutlarıyla etkili bir mimari oluşturan surların ortaçağ Bizans’ını değerlendirmedeki önemi kent yaşamında, içinde barındırdıkları uygar cennetin güvencesi ve güvenliliğin bir simgesi olmalarıydı.



Surlar, sivil ve askeri kapıları, kuleleri, hendekleri ve köprüleri, limanları, rıhtımları ve iskeleleriyle bunların çevresinde ekili alanları, duvarlar içindeki manastır ve villaları düşman saldırılarının veya imparatorların zaferden dönüşlerinin anılarıyla Konstantinopolis yaşamının ayrılmaz bir parçasıydı.



Haliç Kıyıları: Surlar ve limanlar



7,5 Km. uzunluğunda bir koy olan Haliç antik dünyanın en büyük doğal limanlarından biriydi. İskeleleri, rıhtımları, ticari alanları, ticaret gemileri, Bizans deniz filosu, Akdeniz ve Karadeniz kıyılarından gelmiş gündelik hayatlarında her ulustan, her dili konuşan insanlarıyla Haliç, başkentin tarihi ve yaşamının en önemli merkezlerinden biriydi. Haliç boyundaki çoğu yıkılmış olan deniz surları ile limanların hepsi geçen yüzyıllar içinde doldurulmuş ve üstlerine inşaat yapılmış olduğundan eski limandan günümüze kalan fazla bir şey yoktur.



Limanlarda her zaman büyük bir etkinlik ve karmaşa olmuştur. Eski resimlerde gördüğümüz gibi Haliç kıyılarındaki Galata, Eminönü ve Sirkeci 19. yy aynı canlı liman yaşamını sürdürmüşlerdir.



Kentin ticaretinin büyük bir bölümü Karadeniz yoluyla yapılıyordu. Akdeniz ticaret yolu da aynı limanda ve Haliç’in içlerine doğru sıralanmış rıhtım ve iskelelerde sona eriyordu.



Marmara Kıyıları: Surlar ve limanlar



Kentin Marmara kıyıları iki farklı özellik gösterir. Deniz Sarayburnu’ndan Yenikapı’ya kadar epeyce derin bundan sonrasında ise antik şehrin sınırları içerisinde kalan alan alanda ise oldukça sığdır. Kentin bu yakasında kuvvetli lodos fırtınalarından ötürü liman inşa etmek çok güç olmasına rağmen büyük dalgalar kentin savunmasında surlar kadar etkili olmuştur. Konstantinopolis tarihinde Marmara yönünden Arap saldırıları dışında hiçbir saldırı gelmemiştir. Kara surlarıyla birleşen deniz surlarının sona erdiği noktada günümüze kadar gelen Mermerkule isimli küçük bir kaledir.



Konstantinopolis’ten İstanbul’a



Roma akılcılığının yarattığı devasa bir başkent olan Konstantinopolis bir anlamda Roma’nın model olduğu bir imgeye göre biçimlendirilmişti bu kentin bütünüyle biçimi ancak hayal edilebilirken, Batı Roma günümüzde bütün tarihiyle birlikte ayakta olduğundan hayalin ötesinde gerçekliğiyle her an yaşanabilmektedir. Tarihin akışı içerisinde pagan Roma İmparatorluğunun, Hıristiyan Roma İmparatorluğuna dönüşmesine imkân sağlayan tarihin bu önemli başkentinin kaderinde İmparatorlar İsa’nın yeryüzündeki vekili olarak geçici ve tinsel güçlerini kendilerinde birleştirmişler fetihten sonrasındaysa Hıristiyan Roma İmparatorluğunun üzerine inşa edilecek olan Müslüman Osmanlı İmparatorluğunun Sultanları da halife unvanını taşıyacaklardı.



Constantinus’un kurduğu kentin söz konusu tarihsel dokusunun fetih sonrasında yeniden inşası Doğu Roma’nın başkenti olan Konstantinopolis’i ancak hayal edilebilir kıldığıdır.







Hipodrom güney cephesi // Sultanahmet endüstri meslek lisesi



Sultanahmet meydanı



Aya İrini, Topkapı sarayı



Bu günkü İMÇ 1. Blok ve Sağlık daire başkanlığı alanı Vefa.   Görüldüğü gibi Sağlık daire başkanlığı parselinde ve kemerin arkasında üç cami var, Günümüzde en soldaki cami kaldı. 



 Kemerin önündeki kubbeler Günümüzdeki karikatür müzesi, Sağda kubbesi görülen cami şimdi yok olmuş.!



Sahil Yolu yapılmadan Yedikule 1904



Bayezit meydanı, Üniversite, Kumkapı sahil surları





YORUM:

Abicim bu Stan ne büyük Stan’mış ekranıma sığmıyor ;)



Heykeline baktığımız zaman hiç de yabancı gelmeyen, yürürken karşılaşabileceğimiz, sade bir yüz. Tabii ki yaptıkları önemli. Stanpolis’in bilmediğim bir çok şeyini öğrendim yazından, emeğine sağlık. Çemberli taşı bu şekilde hiç düşünmemiştim ve çok güzel.



Constantinus’un şehre imparatorluğun her tarafından heykel getirttiğine inanmıyorum ve özellikle de şehri heykel hazinesine çevirmek için getirtmesine. Olayın özünün, gördüğüm bir belgeselden yola çıkarak, başka olduğuna inanıyorum. Bir ihtimal şöyle olabilir: şehirde yaşayan söz sahibi, hatırı sayılır ve zengin kişiler anılarının kayıp olmaması ve unutulmamaları için heykellerini yaptırmışlardır. Işık tutucu tarihi kalıntıların İstanbul'da olmamasına/kalmamasına rağmen bunun böyle olabileceğine kanıt getirmek için Roma’ya gitmek ve mezar taşlarının üzerinde yazan yazıları okumak yeterlidir. Bir de tabii o yazıları okuyabilmeniz veya okuyabilen birinin size bir belgesel yapıp anlatması lazımdır. Belki de o kadar uzağa gitmenize bile gerek yoktur, okumayı öğrenmek yeter.



Buna ek olarak şunu da bir ihtimal olarak düşünmek mümkündür: o zamanın en iyi reklam medyası sizi idealize eden bir heykeldir. İnsanlar görebildikleri birine daha çok inanırlar ve güvenirler.



Ülkede bir devre damgasını vurmuş ve çok sevilen bir karikatür kahramanın heykelini parçalayan, sevilen bir çöpçünün heykelinin kafasını koparan maymunları eğitmeden, bugünkü İstanbul’u da yakında bulamayabiliriz.