Abdullah Gözaydın

Abdullah Gözaydın

Fatih'in Demokratik Geleceği
fatihten@gmail.com

Doymak bilmeyen vahşi Grekler kaşınıyor!

06 Eylül 2022 - 15:28

Grek cumhuriyetindeki Türk düşmanları pekçok yoldan Büyük emperyalist ülkelerin arkasına sığınarak Anadoludan bir kemik artığı hayaliyle yaşıyor.
Halbuki 14. yy.da Osmanlı imparatorluğunun Sırplardan balkanları almasıyla Türk kimliği balkanlarda yerleşmiştir. 

Balkanlarda Greklerin varlığı küçük bir kabile olarak Mora yarımadasında Denizcilik (Korsanlık) yaparak geçinen Grekler 19. yy. da Osmanlığın zayıflaması Rusların, İtalyanların, Almanların işgalleri sırasında işgalcilere yardım eden Grekler burada "emanet" devlet kurmayı başardı.
Rusyanın bütün saldırılarında biryeler kaybettik Ruslar oralara Grekleri hakim kıldı. Bir kurşun atmadan bütün Batı egeye sahip olan Grekler kendilerinin küçük çapsız bir kabile olması aşağılık duygusu ile ilk ve Ortaçağda Ege bölgesinde büyük medeniyet kurmuş Yunanlıların adını kullanmaya başladır. 
Kurulan devletin adı Grek cumhuriyeti ama halk dilinde Yunanistan diyerek Doğu Romanın bakiyesi gibi bir politika güderek bu günlere gelmiştir.
Aslında Yunanistan diye bir devlet yoktur.
Yunanlıları Sırplar, Sırpları Bizans ve Bizanslıları Türkler yok etmiştir.

Şimdi Yunan markasını kullanarak Hem balkanlarda Mekedonların mirasını kullanan Grekler, Ege ve Trakyada Bizans bakiyesi gibi hak iddiaları ile gündem olmaya çalışıyor.

1. Dünya savaşı sonrası İngilizlerin desteğinde çıktığı Ege bölgesinden süpürülerek denize dökülmesini unutuyor masabaşında bazı hayaller görmeye devam ediyor.
15 Ağustos 1453'te "Teslim olarak" Osmanlıya dahil olan Pontus Rum devleti üzerinde şaşılacak şekilde hak iddia etmesi, Doğu egede İlk çağlarda Romalıların yok ettiği Yunan medeniyeti üzerinde de hak iddia etmesi gösteriyor ki, Grek devleti hayalperest ve her türlü kalleşliği yapabilecek bir zihniyete sahip.
Bu nedenle 19. yy.'dan beri neslini Türk ve Müslüman düşmanlığı üzerine kuran, Sahte Mekedon, Sahte Yunan, Sahte Pontus kimliklerini kullanan Grekler ciddiye alınacak gibi değil.

Söz konusu iddialarını yalanlar üzerine kurmaya devam ediyor.
Aşağıda bir Grek vatandaşının paylaştığı bilgi çok komik ve konu atmeye bile değmeyecek bir yalan ama cevap vermez isek bir hak kaybını onaylamış oluruz.

6-7 Eylül 1955 komplo teorisi ile Atatürk'ün evinin bahçesinde patlatılan bir bomba İstanbulda abartılarak haberleştirilmiş, bazı tetikçi amigoların halkı kışkırtması sonucu Beyoğlu ilçesinindeki bazı mahallelerde iş yerlerinin tahrip edilmesi, Ürünlerin kırılıp dökülmesi yollara dağıtması olaylarının yıl dönümünde (Sanki İstanbulda soy kırım olmuş gibi) yaygaraya devam eden Grekler, İstanbuldan kaçan Rumlar hakkında bazı rakkamlar vermiş aşağıda.

Aşağıdaki rakamların çoğu Türk vatandaşı Rumlar değil Yunan vatandaşı Rumlar yada Greklerdi. Kıbrıs olayları nedeniyle daha önce Venizolos ile Atatürk arasında yapılan ülkeler arası çalışma izni 1960 sonrası iptal edildi, Yunan vatandaşları sınırdışı edildi. Türk vatandaşı Rumlar için böyle bir dışlama yapılmadı


2002 Yılından itibaren Grek devleti ile mevcut resmi ilişkiler gelişti, çok sık ziyaretler dostluk mesajları yayınlanmaya başladığı yıllarda Grek devletinden Türkiyeye yoğun bir göç-ziyaret başladı.
Şimdi "Sosyal medya guruplarınd"a deniyor ki 

İstanbul Rumlarının kaderi şu : operasyon başarılı oldu, sonra korktular ve gittiler. Nokta. 
1955: 120.000, ---1957: 100.000, ---1966: 48.000, ---1974: 25.000, ---1977: 14.000, ----1991: 3.500, ---2000: 2.250, ---2022: 1.750/1.900. Artık İstanbul'un Rum nüfusu kalmadı.


Ne kadar hayal mahsulü bir paylaşım, Grek halkı hayatını, ilkelerini, istikbalini yalanlar üzerine kurmuş bir devlet ve Doymak bilmiyor. 

LOZAN ANLAŞMASINA GÖRE TÜRKİYE ORTODOKS RUM CEMAATİNİN DİNİ LİDERİ DIŞINDA HİÇBİR VASFI BULUNMAYAN BARTHOLOMEOS TC. ALYHİNE KONUŞMAKTAN GERİ KALMIYOR. Bu İftiraların hesabı elbet sorulacaktır.


Bizde deriz ki elindeki ile yetinmezsen bir gün onuda kaybedersin.
Grekler ateşle oynuyor, Yarın Dünya savaşı çıkacak olursa Rusyanın ilk hedefindeki ülke Greklerdir, Mekedonlar haklı olarak ülkelerini istiyor, Bulgarlar, Sırplar bir zamanlar kendilerine ait olan topraklarından vazgeçmiş değiller.

Bölgenin en etkin devleti Rusya ve Türkiyedir, Grekler bu nedenle haddini bilmesi menfaati icabıdır. Ama bu hırs kişiyi vezir ettiği gibi rezilde eder

GREK "YUNAN" KATLİAMLARI

YORUMLAR

  • 1 Yorum
  • Behlul Dane
    3 yıl önce
    BALKANLARIN TÜRKLEŞMESİ VE BÖLGEDEKİ ESKİ DEVLETLER 14. yüzyıl ortalarında Osmanlı Türklerinin Çimpe Kalesi'ni (Cinbi, Çinpi vb.) alarak Rumeli'ye geçişi Balkanlar'ın tarihinde oldukça önemli bir dönüm noktası olmuştur. Rumeli'de yerleşme, İstanbul'un Fethi gibi, tarihte yeni bir dönem açan bir olaydır. Sultan Orhan'ın büyük oğlu Süleyman Paşa'nın gayretiyle, Osmanlılar, 1352'de ilkin Tsympe (Türkçede Cinbi) Kalesi'ni ele geçirmişler, iki yıl sonra, büyük stratejik önemdeki Gelibolu'yu işgal etmiş ve beş yıl içinde Trakya'nın güney bölgesini fethederek, Anadolu'dan asker ve halk getirip yerleştirmişler; böylece kısa zamanda Avrupa yakasında güçlü bir köprü-başı kurmuşlardır. Bu köprü-başı, Osmanlıların Avrupa'da Viyana önlerine kadar yayılan imparatorluklarının başlangıcıdır. 1329-1344 yıllarında İzmir'den donanması ile Trakya'ya deniz seferleri yapan Aydınoğlu Umur Bey, Balkan fetihlerini hazırlayan ilk büyük gazi beydir. 1357-59 yılları içinde Anadolu'dan Rumeli'ye göç devam edecek, Rumeli ucu güçlenecektir. Orhan'ın Süleyman için Bolayır'da yaptırdığı imarete ait 1360 tarihli vakfiyede bu bölgede Türkçe adlar taşıyan birçok köy ve çiftliğin kurulmuş olduğunu görüyoruz.[30] I. Murad devrinde üç doğrultuda Balkanlar'ın başlıca yolları ve merkezleri Osmanlı Türkleri tarafından işgal edilmiş bulunuyordu: Orta kolda Meriç vadisi, sağ kolda Tunca vadisini izleyerek Balkan dağları eteklerine daha 1366 yıllarında varılmıştı. Oradan Sofya ve Niş 1385'te zaptolundu. Güneyde Evrenuz idaresindeki uçta 1383'te Serez düştü ve Selanik kuşatması başladı. Selanik, 1387 Eylül'ünde ahdname güvenceleriyle teslim oldu.[31] Türkler, 1354 yılında Gelibolu üzerinden Balkan yarımadasına geçerek 1361 senesinde Edirne'yi fethettikten sonra, başta üç küçük Bulgar krallığı olmak üzere feodal devletleri yıkıp Balkanlar'ı süratle ele geçirmeye başlamışlardır. 1389 yılında I. Kosova Muharebesi ile Sırbistan, Türk hâkimiyetine geçmiş, 1396 yılında Yıldırım Bayezid'in Niğbolu önlerinde Haçlı ordusunu hezimete uğratması ise Osmanlı Türklerinin Balkan hâkimiyetini perçinlemiştir. Daha sonra Fatih Sultan Mehmed 1463 yılında Bosna'nın fethi ile Osmanlı idaresini Dalmaçya sahillerine kadar götürmüş ve İtalya'yı hedef alarak akıncılarını Trieste üzerine sevk etmiştir.[11] Osmanlılar, Balkan Yarımadası'na ayak bastıklarında bölgede, kendilerine karşı gelebilecek ne güçlü bir siyasi birlik ne de güçlü bir devlet bulunmaktaydı. O dönem Balkanlar'ın güçlü devletlerinden olan Sırp İmparatorluğu, Osmanlıların askerî gücüne dayanamayarak 15. yüzyıl ortalarında çöktü. Osmanlı Türkleri, zapt ettikleri topraklarda özel bir İslamlaştırma veya özel bir Türkleştirme politikası izlemediler. Orhan Bey'den itibaren Hristiyan prenseslerle evlenen padişahlar ve şehzadeler onların din değiştirmelerine gerek görmediler. Yaşama geçirdikleri esnek düzen sayesinde başta Doğu Roma yönetici sınıfının üyeleri olmak üzere, fethedilen bölgelerdeki aristokratlar ve feodaller Osmanlı saflarına katılmakta fazla tereddüt etmediler.[32] Haçlı orduları ile Osmanlı İmparatorluğu arasında 14. yüzyıl ortalarında Sırpsındığı Muharebesi (1364) ile başlayan çatışmalar I. Kosova Muharebesi (1389), Niğbolu Muharebesi (1396), Varna Muharebesi (1444) ve son olarak da II. Kosova Muharebesi (1448) ile 15. yüzyıl ortalarına kadar devam etti. II. Murad devrinde (1421-1444, 1446-1451) Balkan topraklarında saldırılar ve karşı saldırılar yaşanmıştır. Bu devirde en büyük askerî harekât olarak Macar kral Hunyadi, Balkanlar'a üçüncü defa girdi ise de, Kosova'da yenildi (17-20 Ekim 1448). Balkanlar'ı ve İstanbul'u Osmanlı İmparatorluğu'ndan kurtarmak için bu son girişimdir.[31] II. Kosova Muharebesi'nin kaybedilmesi Balkanlar'da Osmanlılara karşı direnişinin kesin olarak sona ermesine neden oldu. Bölge, bu savaştan 17. yüzyıl sonlarındaki II. Viyana Kuşatması'na kadar, diğer dönemlere oranla göreceli de olsa sakin ve huzurlu bir dönem geçirdi. Bunda o dönemki Osmanlı yöneticilerinin bölgeden yalnızca bir miktar vergi almayı yeterli görmesi ve halkın gelenek, görenek, inanç ve ibadet olarak ifade edebileceğimiz yaşam tarzına karışmaması önemli bir yere sahiptir. Ayrıca, bundan önceki yerel yöneticilerin baskı, zulüm, adaletsizlik ve ağır vergileri altında ezilen bölge halkının Osmanlıların buraya getirdiği barış, huzur, adaleti ve oluşturdukları hoşgörü ortamını beğenmeleri ve benimsemeleri, yarımadada 15. yüzyıl ortalarından başlayıp 17. yüzyıl sonlarına kadar devam eden huzur ve sakinliği açıklamakta kullanılabilir.