Abdullah Gözaydın

Abdullah Gözaydın

Fatih'in Demokratik Geleceği
fatihten@gmail.com

AKİF'in VAİZ KÜRSÜDE ŞİİRİ :1

03 Kasım 2015 - 07:48


VAİZ KÜRSÜDE ŞİİRİ (SAFAHAT ŞİİRLERİ) (MEHMET AKİF ERSOYUN ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER)

 

Onlar, Allah'ın göklerdeki ve yerdeki kudret ve hakimiyetin! görmüyorlar mı?..

 

Tutun da zerrelerinden, çıkın sehabiyye

Denen yığın yığın eşbah-i as-ümaniye;

Hülasa, alem-i imkanı devredin; o zaman

Şühuda bağlı bir imanla hükmeder vicdan:

Ki hilkatin ne kadar şekli varsa: Ulvisi,

Kesifi, müdriki, uzvisi, gayr-ı uzvisi,

Kemal-i şevk ile mahkum u aynı kaanünun

Bütün şu'ün-i avalim tecelliyatı onun.

Nedir ki etmededir fıtratın bu kaanünu,

Fezayı, gökleri, deryayı, deşti, hamünu,

-Adımlarında zekadan seri' olup hatta -

Esiri kaplıyacak füshatiyle istila?

Evet, soruldu mu idrake ansızın bu sual ,

Lisan-ı hali şu düsturu haykırır derhal:

Bekaayı hak tanıyan sa'yi bir vazife bilir;

Çalış çalış ki bekaa sa'y olursa hakkedilir.

 

Konulsa rahle-i tedkike hangi bir mevcud;

Olur tekasüfü bir sa'y-i daimin meşhud.

Ademle karşılaşan zıd vücud olur, demeyin;

Onun mukaabil olan kutbu sa'ydir. Sa'yin

Gezip dolaştığı ıssız, çorak feza-yı adem;

Bakarsınız ki: Çıkarmış Vücuda bir alem.

Tevakkuf ettiği hesti-seray-ı dura-dur ,

Görürsünüz ki: Ademdir Ne bir ziya, ne de nur?

Kulak verin de neler söylüyor bakın idrak:

Bu, lücce lücce tekasüf, bu sa'y-i dehşet-nak,

Beliğ sa'yidir umman-ı kudretin, ezeli;

Huruş-i feyz-i ezel her kutayresinde celi.

Mükevvenatı ezelden halas edip ebede

Sürükleyen; onu hayret-feza hüviyyette

Tekallübat ile bir müntehaya doğru süren;

Hem istikaameti daim o müntehaya veren,

İrade hep ezeli sa'yidir, bakılsa, onun;

Kimin? O kudret-i mahzın, o sırr-ı meknunun!

Ne dinlenir, ne de atıl kalır, velev bir an,

Şu'un-i hilkati teksif edip yaratmaktan.

 

Tasavvur eyliyelim şimdi başka bir kudret,

Ki hep kuvayı doğurmuş, esası madde Evet!

Nedir bu? Başka değil, aynı cilvenin işidir;

Bütün ezeldeki sa'yin tekasüf etmişidir.

Şu madde yok mu ki almakta birçok eşkali,

Onun da varmadadır sa'ye asl-ı seyyali.

Neden mi? Çünkü bütün kudretin tekasüfüdür.

Zaman da sa'ye çıkar: Çünkü hep onunla yürür.

Mekan da sa'ye varır: Sa'yi sıfra indiriniz,

Mekan tasavvur edilmez, muhal olur hayyiz.

 

Ulum-i şahikadan fışkıran sütün-i ziya

Dayandı göklere; lakin  yetişmiyor hala,

Bülend nüsha-i icadın ilk sahifesine.

Bu ilk sahife müebbed zalam içinde yine!

Görünmüyor ki, okunsun sevad-name-i gayb;

Yakine sed çekiyor her satırda yüz bin reyb.

Ziyaya doğru yüzüp gitmek istedikçe hayal

Sürüklüyor onu girdaba dalga dalga ley al!

Meal-i hilkate imkanı yok yetişmemizin;

Fakat, o nüsha-i tekvin-i hayret-engizin

Başında pek iri bir hatla parlıyor, yalnız

Şu cümleler ki, eğer görmemişseniz, alınız:

Bekaayı hak tanıyan sa'yi bir vazife bilir;

Çalış çalış ki bekaa sa'y olursa hakkedilir.

 

Kamer çalışmadadır, gökle yer çalışmadadır;

Güneş çalışmada, seyyareler çalışmadadır.

Didinmeden geri durmaz nücum-i gisu-dar;

Bütün alın teridir durmayıp yağan envar!

Yabancı sanmayınız seyredip de ecramı

Bir eski ailedir, gökyüzünde aramı.

Şu var ki, merkezi ta  asüman da olsa bile,

Gelip gelip bizi besler kemal-i minnetle.

Fakat bu aile hiç benzemez bizimkilere;

Bozuşmamış onun efradı belki bir kerre.

Lisan-ı hal-i tabiat, lisandır onlara da,

Bir ihtisas teatisidir dönen arada.

Bir ihtisas ki pek incedir Fakat keskin

 



 

Ne hasbihal-i semavi! Nasıl belağ-i mübin!

Görün şu aile efradının sevişmesini:

Küçük, büyüklerinin ruhu, kurretü'1-ayni;

Büyük, küçükler için dayedir, mürebbidir

Gider, haya,tını tanzim eder, görür gözetir:

Güneş, ki ailenin mihriban reisi odur.

Serir-i muhteşeminden süzüp fezayı vakuur

Nazarlarıyle arar her tarafta mevkibini;

Nasıl ararsa bir avare  yar-ı gaibini.

Bulunca hepsini artık o nazenin sine,

Alır birer birer aguş-i har-ı şefkatine.

Bu hanümanı tutan hep onun himayesidir;

Üzerlerinde gezen saye kendi sayesidir.

O sayedir ki: Yayıldıkça nuru eb'ada,

Hayat ışıkları başlar saray-ı minada.

Evet, bu aile efradı durmuyor El ele

Verip, ezelde çizilmiş bir istikaametle,

Kemal-i mümkini idrake doğru hep koşuyor;

Fezada füshati gördükçe büsbütün coşuyor!

Bu azm-i kaahiri nevmid eder mi bir hail?

Yolun uzunluğu zira, vazifesinde değil!

 

Ne ıttrrad-ı müebbed! Ne muntazam hareket!

Ya  ellerindeki bernamec, etseniz dikkat,

Bir incelikle mesaiyi münkasimdir ki:

Ne inceliktir o, kaabil değildir idraki.

Görülmüyor birinin istirahat eylediği

Onun tevakkufu, zira, bütün bir aileyi

Dakikasında perişan  eder, ezer, bitirir.

Demek ki: İstese bir zerre bin cihan devirir!

Fakat o zerre için nerdedir atalete meyl?

Bakın durur mu Süreyya, bakın durur mu Süheyl?

Görüp Süheyl'im Şi'ra da her zaman çalışır;

Bakar uzaktaki Ayyuk'a, Ferkadan çalışır.

Kararı yok hele Ramih'le A'zel'in bir an.

Hülasa, his ile yahud  nazarla farkolunan

Nücum-i na-mütenahi bütün çalışmakta

Sükun tasavvuru kaabil mi bu'd-i mutlakta?

 

Bu mevkibin, gece gündüz koşan bu kaafilenin

Mürettebatı, birer saltanatlı ailenin

Beis-i daimidir; vakıa bu aileler

Görünmüyor bütün eb'adı yoklasak yer yer;

"Fakat delalet-i nüruyle gezseniz ilmin,

Vücudu anlaşılır her adımda bin necmin.

Bu ailat-ı semaviyye ittihad ederek,

Doğar ki sine-i minada bir kabile, gerek

Serir-i şanı, gerek zatı daima mestur

Kalan reisine münkaad olup, sürekli, vakuur,

Fakat sevimli bir aheng-i tam-ı vahdetle,

Çalışmadan geri durmaz o muhteşem kütle.

Bu kütle işte bizim kainatımızdır ki:

- Kuşatmasıyle beraber nazarda eflaki-

Hududu çevriliyor kehkeşan nitakıyle.

 



 

Geçin nücumu Sehabiyyeler de, hakkıyle

Tekamül etmek için uğraşır, döner, didinir,

Birer kabile, birer kainat-ı vasi'dir.

Bu kainat-ı semaviyyenin -ki bir takımı

Deminki aile şeklindedir- kalan kısmı,

Henüz meşime-i hilkatte saklı efrada

Hayat vermek için muttasıl çalışmakta.

 

Nedir ki saha-i kudret denen bu zıll-i medid?

Ziya adımları hatta mesahadan nevmid!

Nedir nizam-ı mesai bu küll-i sa'ide?

Nedir ki sevk ediyor hiç dağıtmadan ebede?

Bu bi-nihaye avalim idaresiz yürümez

Fakat idare için hangi noktadır merkez?

Nedir ki mevki'i, eb'ada sığmıyan bu yığın

İçinde, şimdi bizim kendi kainatımızın?

Harim-i hikmet-i eşyaya hiç sokulmamalı:

O bir cihan-ı muamma ki büsbütün kapalı!

 

Bilir misin, ne kadar hiç imişsin ey idrak!

Bu ukdeler edecek miydi böyle sineni çak?

Ya  sen, ne aciz imişsin zavallı akl-ı beşer!

Mücaheden çıkacak mıydı bi'n-netice heder?

Evet, avalimi, hiç şüphe yok ki, bir kaanun

İdare etmede Lakin  nedir  onun?

Cihan şu gördüğümüz kütleden ibaret mi?

Bütün avalim-i meşhude, yoksa, hiç ismi

Bilinmeyen, sayısız, kainat-ı uhranın

Kemine cüz'ü müdür? Maverası ekvanın,

Adem değilse, nasıldır, nedir Vücudu aceb?

Neden bu leyl-i serair açılmıyor ya  Rab?

 



 

Bu cuş -i cür'eti etmekte ansızın mebhut,

Çu ses ki, mevc-i bülendiyle çalkalanır melekut:

Unutma kendini, hem bilmiş ol ki ey insan,

Müebbeden kalacak hilkatin esası nihan.

Semayı alması kaabil mi bir avuç hakin?

O sahalar ki yetişmez ziya-yı idrakin,

Tasavvur et: Ceberutum için bidayettir!

Mükevvenat ki fikrince bi-nihayettir,

Kemine zerresidir asüman-ı hilkatimin.

Gelip kenarına umman-ı sermediyyetimin,

Rüku eder ebediyyen, kıyam eden idrak;

Zeka sücuda varır, vehm olur karin-i helak .

Senin o sahada yoktur işin! O saha, benim,

Bütün halaika mesdud Kaabe Kavseyn'im!

Harimi zair-i tahmin için küşade değil;

Saray-ı vahdetimin durma karşısında, çekil!

Çekil de feyz-i mübinimle ta  ezelde sana

Müsahhar eylediğim bir cihanın ortasına

Atıl Fezayı dolaş, asümana çık, yere in;

Lisan-ı gaybım olan beyyinat-ı hikmetinim,

Vücudu inleten aheng-i yek-ni duy!

Düşünme, haydi şu aheng-i sermediyyete uy:

Bekaayı hak tanıyan sa'yi bir vazife bilir;

Çalış çalış ki bekaa sa'y otursa hakkedilir.

 

Alın da bir küçücük taş, ziya-yı ilme tutun,

Bütün nikaatını evvelce; sonra, kalkın onun

Bakın vücuduna bir hurdebin alıp, lakin ,

Bu hurdebin olacak kendi nuru idrakin.

Zemin kadar büyütün; asüman  kadar büyütün.

Hulasa, koskocaman bir cihan kadar büyütün;

Görürsünüz ki: O bir damlacık vücuduyle,

Katılmak istiyerek durmayıp giden şeyle,

Önünde azmine hail ne varsa, hep aşıyor.

Demek ki: Şimdi bu taş canla, başla uğraşıyor,

Bütün avalimi lebriz eden mesaiye,

Benim de sa'y im olunmak gerek ilave diye.

Bu seng-pareyi siz şimdi görmeyin naçiz

O, bir vücud-i muazzam; o, bir cihan-ı veciz;

Ki - encümiyle, şümusuyle, asümanıyle,

Tevabi'iyle, sehabiyyesiyle - ayniyle,

Bizim şu bildiğimiz kainatı gösteriyor!

Hayal o manzaranın dehşetinden ürperiyor:

 

Birer kabiledir ecza-yı ferdi; zerratı

Sırayla ailelerdir; alın zureyratı:

Görünmemekle beraber yığın yığın efrad.

Demek, o, sine-i eb'adı inleten feryad;

O, her taraftaki aheng-i sa'y-i gulgule-hiz;

O girudar-ı umumi Bakılsa en naçiz

Taşın mazik-ı vücudunda mündemiç Hayret!

Bu seng-i camidin ecza-yı ferdi bir vahdet,

Bir imtizac-ı müebbedle eyliyor deveran,

Ki her tekasüfü mahsul-i sa'yinin o zaman,

Temessül etmede birçok kuva-yı galibeye:

Ya  inkılab ediyor hey'etiyle cazibeye;

Ya  başka türlü hüviyyet alıp ziya oluyor;

Ya  reng-i şu'le-i berkide ru-nüma oluyor;

Ya  bir hararet-i seyyale eyliyor te'sis;

Ya  ihtizaz ediyor mevce mevce mıknatis.

 

Aceb, nümune-i ekvan olan bu, zaten ufak,

Vücudu na-mütenahi küçültecek olsak?

Küçüldü, farz edelim, oldu akıbet  zerre

Görün, şu zerreyi tedkik edin de bir kerre.

Nasıl huruş ile kalbinde eyliyor daraban,

Avalimiyle beraber şümus-i bi-payan!

Semalarında uçan aynı muttarid ahenk;

Denizlerinde gezen aynı sa'y-i rengarenk.

Bakın ki: Zerre de bir hiç olan vücuduyle,

Muvaffak olmadadır kainatı temsile;

Görün ki: Zerreyi etmektedir cihan tanzir.

Fakat bu bahr-i serair ki mümteni' takdir,

Güneşte, gölgede, her yerde cuşa geldikçe,

Atar kenara şu yüksek  bir mevce:

Bekaayı hak tanıyan sa'yi bir vazife bilir;

Çalış çalış ki, bekaa sa'y olursa hakkedilir.

 

Görün kuva-yı tabiatte sa'y-i mu'tadı:

Çalişniasaydı hararet, mevasim olmazdı.

O, bir zaman azalıp, sonra bir zaman çoğalıp;

Buhar eder suyu, teksif eder buharı alıp.

Ziya durur mu ya ? Zulmetle daima yarışır

Ne varsa hasılı Toprak, deniz, bütün çalışır.

Tesa'udatı buharın bulut yığar hava ya ,

Teressübatı sehabın nehir yayar ovaya.

Zemin semaya alev püskürür içinden ta ;

Mukaabilinde sağar yıldırım, zemine sema.

Duyup hürüşunu cevvin huruş eder enhar;

Köpük saçar bunu gördükçe bad-ı velvele-dar!

Nedir bu gökteki sesler? Nedir bu yerdeki cuş ?

Evet, kuva-yı tabi'iyyenin bu düşa-duş

Mücahedatı ki bir bi-nihaye silsiledir,

Tezahumuyle yerin sinesinde, yükseltir,

Hayatın ismini te'bide bir büyük timsal,

Ki cebhesinde tecelli eder durur şu meal:

Bekaayı hak tanıyan sa'yi bir vazife bilir;

Çalış çalış ki bekaa sa'y olursa hakkedilir.

 

Zevil-hayata bakın Koşmuyor mu hakk-ı hayat

Peşinde cümle nebatat, cümle hayvanat?

Müessirat-ı tabiatle daim uğraşarak;

Bütün cihan gibi onlar da istiyor yaşamak.

Avamilin kimi te'yid eder bekaalarını;

Hücum eder kimi ta 'çil için fenalarım.

Zavallılar, hani, bir an içinde bin kerre,

Kaçıp ikinci takımdan koşar birincilere.

Hayatı hak tanıyanlar yorulmuyor Heyhat!

Sükun nedir, onu görmüş müdür ki uzviyyat?

Bu kar-zara düşen hangi ferd-i uzvi ki,

Kımıldamaz, onu çiğner geçer hemen öteki.

Bu intiharı fakat nerden ihtiyar edecek?

 

 



 

İlerleyip duruyor işte hiç kesilmiyerek,

-Ezelde ruhuna mevdu'-i dest-i fıtrat olan-

Güzide bir emelin arkasında koşmaktan.

Değil visali, ki bir gayedir hayatı için,

Hayal-i vaslı da cazib o nazenin emelin!

Bu gayenin, bu hayalin ümid-i idraki,

Dolaştırır gece gündüz o ruh-i çalaki.

Zemini kendine hasretmek isteyip çalışır;

Şu var ki başka emeller de ansızın karışır.

Tezahum etti mi amali birçok efradın;

Kesilmez arkası artık cihad-ı mıftadın!

Bu harb işinde kazanmaktadır çalışmış olan;

Çalışmayıp oturandır gebertilen, boğulan.

Nedir muradı, bilinmez, fakat Hakim-i Ezel,

Cihanı mar'eke halk eylemiş, hayatı cedel.

Kimin kolunda mesai denen vefalı silah

Görülmüyorsa, ümid etmesin sonunda felah.

Gerek hücuma geçilsin, gerek müdafa'aya;

Müsellah olmalı mutlak giren münaza'aya.

 

Fakat cidal-i hayatın bütün bu gulgulesi;

Kalanların acı, ölmüşlerin acıklı sesi;

Zaman zaman göğe yaprak nisar eden eşcar;

Zemin zemin yere' kaliçeler yayan ezhar;

Bahara karşı tuyurun garib nevhaları;

Şikar, önünde vuhuşun mehib sayhaları;

Bedayi'iyle baharan, şedaid iyle hazan,

Bu şi'r-i hilkati inşad eder durur her an:

Bekaayı hak tanıyan sa'yi bir vazife bilir;

Çalış çalış ki bekaa sa'y olursa hakkedilir.

 

Değil mi ceng-i hayatın zebunu adem de?

Mücahedeyle yaşar çaresiz bu alemde.

Evet, mücahede mahsulüdür hayat-ı beşer,

O olmadıkça ne efrad olur, ne aileler.

Görün birer birer-efradı: Muttasıl çalışır;

Bakın ki aileler durmayıp nasıl çalışır.

Alın sırayla cema'ati, sonra akvamı;

Aceb cidal-i maişetten ayrılan var mı?

Nizam-ı kevne nigehban o sermedi kaanun,

Bütün cihanı tutarken tahakkümünde zebun,

Garib olur beşeriyyet çıkarsa müstesna.

Hayır! Adalet-i fıtratta yoktur istisna.

Hayata hakkı olan kimdir anlıyor, görüyor;

Çalışmıyanları bir bir eliyle öldürüyor!

Bekaayı gaye sayanlar koşup ilerlemede;

Yolunda zahmeti rahmet bilip müzahamede.

Terakki yatmı milletlerin gören, heyhat,

Zaman içinde zaman etse, haklıdır, isbat.

 

Bakın mücahid olan Garb'a şimdi bir kerre:

Havaya  hükmediyor kaani' olmuyor da yere.

Dönün de atıl olan Şark'ı seyredin: Ne geri!

Yakında kalmıyacak yeryüzünde belki yeri!

Nedir şu bir sürü fenler, nedir bu san'atler?

Nedir bu ilme tecelli eden hakikatler?

Sefineler ki yarar kıt'a kıt'a deryayı;

Şimendüfer ki tarar buk'a buk'a dünyayı;

Şu'ün ki berka binip seslenir durur ovada;

Balon ki ruh-i kesif iyie yükselir hava da

Hülasa, hepsi bu asar-ı dehşet-akinin,

Bütün tekasüfüdür toplanan mesainin.

 

Aduvve karşı cehennem kusan mehib ervah;

Omuzlarında savaik yatan sehab-ı sipah;

Uyun-i hırsa aman vermiyen rida-yı medid:

Kovuklarında yanardağ duran husün-i hadid;

Refah içinde ömür sürmeler, meserretler;

Huzur-i hatıra makrun büyük saadetler;

Te'eyyüd etmiş emeller, nüfuzlar, şanlar;

Küçülmeyen azametler, sürekli ümranlar

Eder neticede sa'yin tecessümünde karar.

 

Zaman zaman görülen ahiret kılıklı diyar;

Cenazeden o kadar farkı olmayan canlar;

Damarda seyri belirsiz, irinleşen kanlar;

Sürünmeler; geberip gitmeler, rezaletler;

Nasibi girye-i hüsran olan nedametler;

Harab olan azamet, tarumar olan ikbal;

Sukuut-i ruh-i umumi, sukuut-i istiklal;

Dilencilikle yaşar derbeder hükümetler;

Esaretiyle mübahi zavallı milletler;

Harabeler, çamur evler, çamurdan insanlar;

Ekilmemiş koca yerler, biçilmiş ormanlar;

Durur sular, dere olmuş hela-yı cariler;

Isıtmalar, tifolar, türlü mevt-i sariler;

Hurafeler, üfürükler, düğüm düğüm bağlar;

Mezar mezar dolaşıp hasta baktıran sağlar

Ataletin o mülevves teressübatı bütün!

 

Nümune işte biziz Görmek isteyen görsün!

Bakın da haline ibret alın şu memleketin!

Nasıldın ey koca millet? Ne oldu akıbetin?

Yabancılar ediyormuş - eder ya - istikrah:

Dilenciler bile senden şereflidir billah.

Vakaarı çoktan unuttun, hayayı kaldırdın;

Mukaddesatı ısırdın, Huda'ya saldırdın!

Ne hatıratına hürmet, ne an'anatını yad;

Deden de böyle mi yapmıştı ey sefil evlad?

Hayatın erzeli olmuş hayat-ı mu'tadm;

Senin hesabına birçok utansın ecdadın!

Damarlarındaki kan adeta irinleşmiş;

 

O çıkmak istemiyen can da bir yığın leşmiş!

İade etmenin imkanı yoksa maziyi,

Bu mübtezel yaşayıştan gebermen elbet iyi.

Gebermedik tarafın kalmamış ya pek, zaten

Sürünmenin o kadar farkı var mı ölmekten?

Sürünmek istediğin şey! Fakat zaman peşini

Bırakmıyor, atacak bir çukur bulup leşini!

Bugün sahife-i alemde sen ki bir lekesin;

Nasıl vücudunu kaldırmasın, neden çeksin?

İşitmedim diyemezsin; işittin elbette:

Tevakkufun yeri yoktur hayat-ı millette.

Sükun belirdi mi bir milletin hayatında;

Kalır senin gibi zillet, esaret altında.

 

Nedir bu meskenetin, sen de bir kımıldasana!

Niçin kımıldamıyorsun? Niçin? Ne oldu sana?

Niçin mi?.. Çünkü bu fani hayata yok meylin!

Onun neticesidir sa'ye varmıyorsa elin.

Değil mi?.. Ben de inandım! Huda bilir ki yalan!

Hayata nerde görülmüş senin kadar sarılan?

Zorun: Gebermemek ancak ölümlü dünya da!

Değil hakikati, mevtin hayali rü'yada

Dikilse karşına, hiç şüphe yok, ödün patlar!

Düşün: Hayata feda etmedik elinde ne var?

Şeref mi, şan mı, şehamet mi, din mi, iman mı?

Vatan mı, hiss-i hamiyyet mi, hak mı, vicdan mı?

Mezar mı, türbe mi, ecdadının kemikleri mi?

Salibi sineye çekmiş mesacidin biri mi?

Ne kaldı vermediğin bir çürük hayatın için?

Sayılsa ah giden fidyeler necatın için!

Çoluk çocuk kesilirken; kadınlar inlerken;

Zavallılar seni erkek sanır da beklerken;

Hayayı, ırzı ekip yol boyunca, çırçıplak,

Kaçarsın, öyle mi, hey kalp adam sıkılmıyarak!

 

Değil ki don! diye binlerce yalvaran geride;

Dikildi karşına ecdadının mekaabiri de;

Yolumda durma kaçarken! dedin, basıp geçtin!

İşitmedin mi ne söylerdi muhterem ceddin:

Zafer ilerdedir oğlum, hücum edip aşarak,

Hudud-i düşmanı, hiç yoksa, bir mezar almak;

Geçip de ric'ate bin yıl muammer olmaktan

Hayırlıdır Ne yaman söz, ne kahraman iman!

Yazık ki sen şu büyük ruhu şerm-sar ettin:

Bütün mekaabir-i İslam'ı küfre çiğnettin!

Birer lisan-ı tazallüm uzattı her makber

Zavallı taşlara lakin bakan mı var? Ne gezer!

Değil mezardaki na'şın enin-i tel'ini,

Figanı bunca hayatın çevirmemişti seni!

Meramın: ölmeyebilmek, fena değil bu karar

Fakat hayat için elzem hayatı istihkaar.

Hayat odur ki: Nihayet bahası hun olsun,

Senin hayat-ı sefilin: Baha-yı namusun!

Deden ne türlü yaşarmış Adamsan öyle yasa:

Eğer hüma-yı zafer konmak istemezse başa,

Haram olur sana kuzgun üşürmemek leşine!

Nasıl, bu sözleri tutmak gelir mi hiç işine?

Mezelletin o kadar yar-ı canısın ki, yazık,

Uçunda yoksa ölüm her belaya göğsün açık!

Dilenci mevki'i, milletlerin içinde yerin!

Ne zevki var, bana anlat bu ömr-i derbederin?

Şimale doğru gidersin: Soğuk bir istikbal,

Cenuba niyyet edersin: Açık bir istiskaal!

Aman Grey! Bize senden olur olursa meded

Kuzum Puankare! Bittik.. inayet et, kerem et!

Dedikçe sen, dediler karşıdan: inayet ola!

Dilencilikle siyaset döner mi, hey budala?

Siyasetin kanı: Servet, hayatı: Satvettir,

Zebun-küş Avrupa bir hak tanır ki: Kuvvettir.

Donanma," ordu yürürken muzafferen ileri,

Üzengi öpmeye hasretti Garb'ın elçileri!

O ihtişamı elinden niçin bıraktın da,

Bugün yatıp duruyorsun ayaklar altında?

Kadermiş! öyle mi? Haşa, bu söz değil doğru:

Belanı istedin, Allah da verdi Doğrusu bu.

Taleb nasılsa, tabi'i, netice öyle çıkar,

Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali mi var?

Çalış! dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,

Onun hesabına birçok hurafe uy durdun!

Sonunda bir de tevekkül sokuşturup araya,

Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!

 

Bırak çalışmayı, emr et oturduğun yerden,

Yorulma, öyle ya, Mevla ecir-i hasın iken!

Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,

Birer birer oku tekmil edince defterim;

Bütün o işleri Rabbim görür: Vazifesidir

Yükün hafifledi Sen şimdi doğru kahveye gir!

Çoluk, çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak

Huda vekil-i umurun değil mi? Keyfine bak!

Onun hazine-i in'amı kendi veznendir!

Havale et ne kadar masrafın olursa Verir!

Silahı kullanan Allah, hududu bekleyen O;

Levazımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!

Çekip kumandası altında ordu ordu melek;

Senin hesabına küffarı hak-sar edecek!

Başın sıkıldı mı, kafi senin o nazlı sesin:

Yetiş! de, kendisi gelsin, ya Hızr'ı göndersin!

Evinde hastalanan varsa, borcudur: Bakacak;

 

Şifa hazinesi derhal oluk oluk akacak.

Demek ki: Her şeyin Allah Yanaşman, ırgadın O;

Çoluk çocuk O'na aid: Lalan, bacın, dadın O;

Vekil-i harcın O; kahyan, müdir-i veznen O;

Alış seninse de, mes’ul olan verişten O;

Denizde cenk olacakmış Gemin O, kaptanın O;

Ya ordu lazım imiş Askerin, kumandanın O;

Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;

Tabib-i aile, eczacı Hepsi hasılı O.

Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!

Biraz da saygı gerektir Ne saygısızlık bu!

Huda'yı kendine kul yaptı, kendi oldu Huda;

Utanmadan da tevekkül diyor bu cür'ete Ha?

Yehud Üzeyr'e, Nasara Mesih'e ibnu'1-lah

Demekle unsur-i tevhid olur giderse tebah;

Senin bu kopkoyu şirkin sığar mı imana?

Tevekkül öyle tahakküm demek mi Yezdan'a?

Kimin hesabına inmiş, düşünmüyor, Kur'an

Cenab-ı Hak çıkacak, sorsalar, muhatab olan!

Bütün evamire i'lan-ı harb eden şu sefih,

Mükellef iyyeti Allah'a eyliyor tevcih!

 

Görür de halim insan, fakat, bu derbederin;

Nasıl günahına girmez tevekkülün, kaderin?

Sarılmadan en ufak bir işinde esbaba,

Muvaffakıyyete imkan bulur musun acaba?

Hamakatin aşıyor hadd-i i'tidali, yeter!

Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!

Kader senin dediğin yolda şer'a bühtandır;

Tevekkülün, hele, hüsran içinde hüsrandır.

Kader feraiz-i imana dahil Amenna

Fakat yok onda senin sapmış olduğun ma'na.

Kader: Şeraiti mevcud olup da meydanda,

 

Zuhura gelmesidir mümkinatın a'yanda.

Niçin, nasıl geliyormuş O büsbütün meçhul;

Biz ihtiyarımızın suretindeniz mes’ul.

Kader nedir, sana düşmez o sırrı istiknah;

Senin vazifen ita'at ne emrederse ilah.

O, sokmak istediğin, şekle girmesiyle kader;

Bütün evamiri şer'in olur bir anda heder!

Neden ya, Hazret-i Hakk'ın Resül-i Muhterem'i,

Bu bahsi men' ediyor mü'minine, boş yere mi?

Kader deyince ne anlardı dinle bak Ashab:

 

Ebu Ubeyde'ye imdada eylemişti şitab,

Maiyyetindeki askerle bir zaman Faruk.

- Tereddüt etme sakın, çünkü vak'a pek mevsuuk -

Tarik-ı Şam'ı tutup doğru Surga indi Ömer.

Ebu Ubeyde hemen koştu almasıyle haber.

Halife, Hazret-i Serdar'a: Nerdedir ordu?

Ne yaptınız? Yapacak şey nedir? deyip sordu.

Ebu Ubeyde: Veba var! deyince askerde;

Tevabi'iyle Ömer durdu kalkacak yerde.

Vebaya karşı gidilmek mi, gitmemek mi iyi?

Muhacirin-i kiramın soruldu hep re'yi.

Bu zümreden kimi: Maksad mühim, gidilmeli der;

Hayır, bu tehlikedir der, kalan Muhacirler.

Halife böyle muhalif görünce efkarı;

Çağırdı: Aynı -tereddüdde buldu Ensar'ı.

Dağıttı hepsini, lakin sıkıldı Artık ona,

Muhacirin-i Kureyş'in müsinn olanlarına

Müraca'at yolu kalmıştı; sordu onlara da.

Bu fırka işte bila-kayd-ı ihtilaf arada;

Vebaya karşı gidilmek hata olur dediler;

Yarın dönün! diye Ashab'a emri verdi Ömer.

Ale's-seher düzülürken cemaatiyle yola,

Ebu Ubeyde çıkıp: Ya Ömer, uğurlar ola!

 

Firarınız kaderu'l-lahtan mıdır şimdi?

Demez, mi, Hazret-i Faruk döndü: Doğru, dedi,

Şu var ki bir kaderu'l-lahtan kaçarken biz,

Koşup öbür kaderu'1-laha doğru gitmedeyiz.

Zemini otlu da, etrafı taşlı bir derenin

İçinde olsa deven ya Eba Ubeyde, senin;

Tutup da onları yalçın bayırda sektirsen,

Ya öyle yapmıyarak otlu semte çektirsen,

Düşün: Kaderle değildir şu yaptığın da nedir?

Ömer bu sözde iken ibn-i Avf olur zahir,

Hemen rivayete başlar hadis-i taunu

Ebu Ubeyde tabi'i susar duyunca bunu.

Muhacirin-i Kureyş'in, kibar-ı Ashab'ın,

Şeriatin koca bir rüknü: İbn-i Hattab'ın;

Kader denince ne anlardı hepsi, anladın a!

Utanmadan yine kalkışma Hakk'a bühtana.

 

Tevekkülün, hele, ma'nası hiç de öyle değil.

Yazık ki: Beyni örümcekli bir yığın cahil,

Nihayet oynıyarak dine en rezil oyunu,

Getirdiler, ne yapıp yaptılar, bu hale onu!

Yazık ki: Çehre-i memsuha döndü çehre-i din;

Bugün kuşatmada İslam'ı bir nazar: Nefrin.

Tevekkül inmek için ta bu şekl-i mübtezele,

Nasıl uyuttunuz efkarı, bilsem, ey hazele?

Nasıl durur aceb alnında şer'-i ma’sumun,

Bu simsiyah izi hala o ]evs-i meş'ümun?

 

Tevekkül öyle yaman bir şiar-ı imandı,

Ki kahraman-ı fezail denilse şayandı.

Yazık ki: Ruhuna zerk ettiler de meskeneti;

Cüzama döndü, harab etti gitti memleketi!

Tevekkül olmasa kalmaz faziletin namı

Getir hayaline bir kerre Sadr-ı İslam'ı:

O bi-nihaye füyüzun yarım asırlık bir

Zaman içinde tecellisi Hangi sayededir?

Bu müddetin ne ki akvama nisbeten hükmü,

Bir inkılaba yetişsin? Bu hiç görülmüş mü?

Zaman içinde zaman tayyolunmak imkanı

Görülmedikçe tahayyür bırakmaz insanı!

Zalam-ı şirki yarıp fışkırınca din-i mübin,

Yayıldı sine-i Batha'ya bir hayat-ı nevin.

Bu inkılabı henüz ruhu duymadan Garb'ın,

Kuşattı satveti dünyayı bir avuç Arab'ın!

Dayandı bir ucu ta Sedd-i Çin'e; diğer ucu,

Aşıp bulut gibi, binlerle yükselen burcu,

Uzandı ansızın ispanya'nın eteklerine.

Hicaz'ı Çin'i düşün nerde? Nerdedir Pirene!

Nedir bu harikanın sırrı? Hep tevekküldür:

Ki i'timad-ı zaferden gelen tahammüldür.

Tevekkül olmaya görsün yürekte azme refik;

Durur mu şevkine pervane olmadan tevfik?

Cenab-ı Hak ne diyor bak, Resül-i Ekrem'ine:

Bütün serairi kalbin ihata etse, yine,

Danış sahabene dünyaya aid işler için;

Rahim ol onlara Sen, çünkü, ruh-i rahmetsin.

Hata ederseler aldırma, affet, ihsan et;

Sonunda hepsi için iltimas-ı gufran et.

Verip kararı da azm eyledin mi Durmıyarak

Cenab-ı Hakk'a tevekkül edip yol almaya bak.

Demek ki: Azme sarılmak gerek mebadide;

Yanında bir de tevekkül o azmi te'yide.

Hülasa, azm ile me’mur olursa Peygamber;

Senin hesabına artık, düşün de bul, ne düşer!

Şeriatin ikidir en muazzam erkanı;

Kimin ki öyle müzebzeb değildir imanı;

Ayırmaz onları, bir addedip tevessül eder

Açıkça söyliyelim: Azm eder, tevekkül eder.

Ne din kalır, ne de dünya bu anlaşılmazsa

Hem anlayın bunu artık, hem anlatın nasa.

Bu anlaşılmalı Yahud uzat bacaklarını,

Pamuklu şilteyi buldun mu, anma hiç yarını!

Ne olsa, pufla yataktan açılma tek bir adım;

İçin sıkıldı mı, gelsin boğuk boğuk Bakalım

Cenab-ı Hak ne yapar? virdi yorgan altından!

Cenab-ı Hak ne yapar, bilmiyor musun o zaman:

Araştırır Bakalım bir, kulum ne yaptı? diye.

Kıvır da şilteyi öyleyse bak ilerlemeye.

 

Senin şu halini Sa'di ne hoş hikaye eder

İşittiğin olacaktır ya Neyse, dinleyiver:

Kalenderin biri köyden sabahleyin fırlar,

Arar nasibim; avdette kırda akşamlar.

Fakat güneş batarak, ortalık karardıkça.

Görür ki: Yerde yatılmaz, hemen çıkar ağaca.

Herif ağaçta iken bir iniltidir, işitir

 

Bakar ki: Bir kötürüm tilkinin yanık sesidir.

Zavallı, pösteki olmuş, bacak yok işliyecek;

Boğazsa işlemek ister Ne yapsın İnliyecek!

Biraz geçince, kavi dişlerinde bir ceylan,

İner yakındaki vadiye karşıdan arslan.

Yukarda çıkmaz olur, şimdi, yolcunun nefesi;

Tabiatiyle durur hastanın da inlemesi!

Yiyip şikarım arslan, dalınca ormanına;

Sürüklenir, yanaşır tilki sofranın yanına;

Doyar efendisinin artığıyle, sonra yatar.

Herif düşünmeye başlar eder de hale nazar:

Cenab-ı Hak ne kadar merhametli, görmeli ki:

Açım! demekle amel-mande bir topal tilki,

Ayağna gönderiyor rızkın en mükemmelini

O halde çekmeli insan çalışmadan elini.

Değer mi koşmaya akşam, sabah, yalan dünya?

Dolaşmıyan dolaşandan akıllı Gördün ya:

Horul horul uyuyor kahbe tilki, senden tok!

Tevekkül etmeli öyleyse şimdiden tezi yok.

Yazık bu ana kadar çektiğim sıkıntılara!

Sabah olunca, herif dağ basında bir mağara

Tasarlayıp, ebedi i'tikafa niyyet eder.

Birinci gün bakınır: Yok ne bir gelir, ne gider!

İkinci gün basar açlık, erir erir süzülür;

Üçüncü gün uyuşuk bir sinek olur büzülür.

Ölüm mü, uyku mu her neyse akıbet uzanır;

Fakat işittiği bir sesle silkinir, uyanır:

Dolaş da yırtıcı arslan kesil behey miskin!

Niçin yatıp, kötürüm tilki olmak istersin?

Elin, kolun tutuyorken çalış, kazanmaya bak,

Ki artığınla geçinsin senin de bir yatalak.

 

Ömer, tevekkülü elbet bilirdi bizden iyi

Ne yaptı Biz mütevekkilleriz diyen kümeyi?

Dağıttı, kamçıya kuvvet, Gidin, ekin! -diyerek.

Demek: Tevekkül eden, önce mutlakaa ekecek;

Demek: Tevekküle pek sığmıyormuş, anladın a,

Sinek düşer gibi düşmek şunun bunun kabına.

Bakın ne hale getirmiş ki cehlimiz dini:

Hurafeler bürümüş en temiz menabi'ini.

Değil hakaaikı şer'in, bugün, bedihiyyat

Bila-münakaşa ikrar olunmuyor Heyhat!

Kitab'ı, Sünnet'!, içma'l kaldırıp attık;

Havassı maskara yaptık, avamı aldattık.

Yıkıp şeriati, bambaşka bir bina kurduk;

Nebi'ye atf ile binlerce herze uydurduk!

O hali buldu ki cür'et: Yecüzu fi't-tergib

Karar-ı erzeli fetva kesildi! Hem ne garib,

Hadisi vaz' ediyorken sevab uman bile var!

Sevabı var mı imiş, bir zaman gelir, anlar!

Cihanı titretiyorken nida-yı Men kezebe

İşitmiyor mu, nedir, bir bakın şu bi-edebe:

Lisan-ı pak-i Nebi'den yalanlar uyduruyor;

Sıkılmadan da sevab işledim deyip duruyor!

Düşünmedin mi girerken şeriatin kanına?

Cinayetin kalacak zanneder misin yanına?

Sevab ümid ediyor ha! Deyin ki namerde:

Sevabı sen göreceksin huzur-i mahşerde!

Tepende gezdirecek ra'd-ı intikaamını Hak,

Ki yıldırımları beyninde kaynayıp duracak.

Yakandan inmiyecek dest-i kahrı hüsranın

Nasıl iner ki, önünden kaçıp da niranın,

Civar-ı nur-i nübüvvette mülteca bulsan;

 

Bu türlü kurtuluş imkanı yok ya Kurtulsan;

Şu izdihamın elinden -ki belki bir milyar

Nüfüs-i hasiredir- kaçmak ihtimali mi var?

Bugün fesadına kurban olan zavallıların

Vebali boynuna yüklenmesin mi, yoksa, yarın?

Kolay mı ümmeti ıdlal edip sefil etmek?

Kolay mı dini hurafat içinde inletmek?

Niçin Kitab-ı İlahi'yi payimal ettin?

Niçin şeriati murdar elinle kirlettin?

Çıkıp tepinmeye yok muydu başka bir saha?

Nedir bu salladığın çifte, Ka'betullah'a?

Herif! Şu millet-i ma’sumeden ne isterdin,

Ki doğru yol diye tuttun, dalali gösterdin!

 

Zavallı çırpınıyor boyladıkça hüsranı

Kenara kaçmaya olsaydı bari dermanı.

Yazık ki çıkmak ümidiyle kalkarak ayağa,

Kımıldadıkça gömülmekte büsbütün batağa!

Zaman zaman bakıp etrafa diş gıcırdattı;

Muhiti, çünkü, yürürken o muttasıl battı!

Fakat bugün acınır bir nazarla bakmakta:

Omuzda, çünkü, batak şimdi, cansa gırtlakta.

Henüz gömülmedi biçarenin cılız boyunu;

Koşup halas ediniz bari son deminde onu.

Fakat, halası için en emin tariki tutun;

Şu pis bataklığı bir kerre mahvedin, kurutun.

Kolay değil bu da, lakin, büyük vukuuf ister;

Düşünce yoksulu, zıpçıktı müctehidler eğer,

Dalarsalar o rezil içtihada bermu'tad;

Olur zavallının atisi büsbütün berbad!

 

Sakırgadan daha iğrenç öbek öbek türüdü,

Vücud-i milleti son günler öyle bir bürüdü:

Ki davranıp o tufeylatı ansızın koğacak

Olursa kurtulacak belki Yoksa, bit boğacak!

Eğer vücudunu bir parçacık gözetseydin;

Eğer teharet-i vicdana dikkat etseydin;

Bu hale gelmeye kalmazdı orta yerde sebep.

Batak da, bit de o murdar ataletinden hep!

 

Zavallı milletin idraki tarumar olalı:

Muhit-i ilme giren yok, diyar-ı fen kapalı;

Sanayi'in adı batmış, ticaret öylesine,

Zira'at olsa da Adem nebi usulü yine!

Hülasa, hepsi çalışmak, yorulmak istiyecek.

Fakat çalışmak için önce şart olan: İstek.

O yoksa, hangi vesileyle biz ilerliyelim?

Sıkıntısız mütefennin, üzüntüsüz alim,

Ne tatlı şey! Buna bir çare yok mu? Hah! Bulduk:

Tokatlıyan'da, yarın, toplanır beş altı kopuk,

Birer kadeh biradan sonra davranır erken,

Omuzlayıp kırarız bab-ı içtihadı hemen.

Kırılmadan açılır şey değil, kilid müdhiş!

Gelin, omuzlıyalım Bir omuzlamaktadır iş.

Cesaretin medeni şekli işte böyle olur;

Uzun düşünmeye gelmez, kararımız bozulur.

Süveyş'i yardı herif Akdeniz'le Şab denizi

Bitişti, öyle ya, bizler de kendi fikrimizi

Çıkarmış olsak eğer, şimdi, kuvveden fi'le,

Kucaklaşır medeniyyetle din tamamiyle.

Süveyş'in ağzına heykel nasıl dikilmişse,

Bekaa-yı namım te'yid için dö Lessepse;

Bizim de hakkımız elbette, içtihadı yaran

Kanal boyunca birer heykel istemek o zaman!

 

Bakın ne günlere kaldık: Ya beş, ya altı kopuk,

Yamaklarıyle beraber ki hepsi kılkuyruk,

Utanmadan çıkıyor, içtihada kalkışıyor!

Bu hale karşı tahammül hakikaten pek zor.

Harimi şer'-i mübinin ahır değil Oradan

Çekil de kendine bir saha bul, behey nadan!

Kilitli bir kapı var orta yerde anlasana:

Harem-saray-ı şeri'at değil dalan dalana.

Nasıl ki her kapının ayrı bir anahtarı var,

Onun da var. Bunu idrak eder birinci nazar.

Nedir mi? Anlatayım: Sizde olmıyan irfan.

Biraz haya edin öyleyse şaklabanlıktan!

Kilitlidir kapı ümmi duhat için, amma

Kıyam-ı haşre kadar ictihad eder ulema.

Evet, şeraiti mevcud olunca insanda;

Ne kaldı men' edecek içtihadı, meydanda?

İle'1-ebed yetişir müctehid bu ümmetten;

Şu var ki: Çıkmalı ferda-yı nüra zulmetten.

Kıyas-ı faside bir kerre eyleyin dikkat:

Süveyş'i açtı herif Doğru Neyle açtı fakat?

Omuzlamakla mı? Heyhat! öyle bir fenle,

Ki bir ömür telef olmuş o fenni tahsile.

Düşünmüyor bu kopuklar ki: Müctehid geçinen,

Zamanının olacak muktedası irfanen.

Kitab'ı, Sünnet'i, icma'l sağlam anlıyacak;

Hilafı yoklıyacak, ihtiyacı kollıyacak.

Ne içtihadı yapar, yoksa, bir alay - zimmi

Kadar nasibe-i fıkhisi olmıyan - ümmi?

Kuzum, eşek nalı yapsan: Bir usta çingenenin

Yanında uğraşacaksın, başında mengenenin.

Peki! Liyakat-i fıtrisi ademin sade,

Kifayet eylemiyorken bu en hasis işde,

Ya içtihada nasıl kalkıyor bu sersemler?

O içtihada ki: Dünya kadar ulum ister!

Sokarsa burnunu herkes düşünmeden her işe;

 

Kalır selamet-i milliyyemiz öbür gelişe!

Neden vezaifi taksime hiç yanaşmıyoruz?

Olursa bir kişinin koltuğunda on karpuz,

Öbür gelişte de mümkün değil selametimiz!

Yazık, yazık ki, bu yüzden bütün felaketimiz.

İçin reculleri kimlerse çıksın orta yere;

Ne var, ne yok, bilelim, hiç değilse, bir kerre.

Sabahleyin mütefelsif, ikindi üstü fakih;

Sular karardı mı pek yosma bir edib-i nezih;

Yarın müverrih; öbür gün siyasetin kurdu;

Bakarsın: Ertesi gün içtihada pey vurdu!..,

Hülasa bukalemun fıtratinde züppelerin

Elinde maskara olduk Deyin de hükmü verin!

 

Fakat bu maskaralıklar devam edip gitmez;

Adam, benim neme lazım! demekle iş bitmez.

Tecellüd eylemesinden yılıp da zındikın,

Ağırca almaşı, bir fitnedir ki, siddikın:

Cenab-ı Hakk'a sığınmış o heybetiyle, Ömer

Emin olun, bizi me’yus eden felaketler,

Vazife hissine biganelik belası bütün;

Küçük, büyük ne vazifem! desin de iş yürütün!

O hale geldi ki millet vazifesizlikten:

Vazife hissi de kafi değil, bugün, cidden.

Evet, onun daha fevkinde ihtiyaç artık

O ihtiyaç ise: Milletçe bir fedakarlık.

Şu fıkrasıyle, hakikat, Cenab-ı Mevlana,

Nigah-ı ibrete açmış cihan kadar ma'na:

Delik, deşik, evinin, bir zavallı hane-harab,

Görür de halini, her gün eder şu yolda hitab:

Yıkılma ha! Beni evvelce etmeden agah;

Çoluk, çocuk biteriz sonra hep, ma'azallah!

Bu hasbihal ile yıllar gelir, geçer Derken,

Gelir bakar ki bir akşam: O aşiyan-ı kühen

Yıkılmış, altına almış zavallı aileyi!

Görünce karşıdan ademceğiz bu haileyi,

Yığınla taş kesilen yurdunun harabesine

Döner de der ki: Meğer aldanırmışım, desene!

Ne oldu bunca niyazım, ey aşina-yı kadim?

Çocuklarım olacakken ben oldum işte yetim!

Sakın yıkılma haber vermeden demez miydim?

Bu muydu senden, a zalim, bu muydu ümmidim,

Hukuuku, ahdi gözetmek nedir, sakın bilme!

Yazık, yazık sana sarf ettiğim emeklerime!..

O taş yığınları bir hatifi lisan olarak;

Zavallı ademe der: Haksız infiali bırak!

Geçip de karşıma feryad eder misin şimdi?

Haber mi vermedim, amma kulak veren kimdi!

Duvarlarımda yarık sandığın ağızlardan,

Birer zeban-ı fezallüm uzattım, ey nadan!

Fakat çamurla kapardın da her gün ağzımı sen,

Ziyade söyliyemezdim susardım artık ben!..

 

Hikaye halimizin aynıdır, değil mi? Evet!

Şu farkı var yalınız: Bizde yok değil kuvvet.

Yığın yığın sakatatıyle geçmiş edvarın,

Yıkılmış olsa da bir hayli kısmı divarın,

Bina-yı milleti i'la eden temel sağlam.

Demek ki kurtuluruz biz bugün olursak adam.

Onun da çaresi elbirliğiyle gayrettir.

Çalışmanın o kadar feyzi var ki: Hayrettir!

Hezimetin sonu ölmek değildir elbette.

Düşenler oldu zamanıyle aynı akıbete;

Fakat bugün yaşıyorlar, hem eskisinden iyi:

 

Nasılsa gaib edip kamilen muharebeyi,

Esaret altına girmişti bir büyük millet.

Zevi'l-ukuul arasından seçilme bir hey'et

Düşündü: Milleti i'laya çare hangisidir?

Döküldü ortaya ara-yı encümen bir bir:

Siyaseten kimi kurtarmak istemiş kalanı;

Demiş ki diğeri: Asker halas eder vatanı

O der: Donanmaya vardır bugün eşedd-i lüzum

Bu der: Hayır, daha elzemdir iktisab-ı ulum

Kiminde san'ata rağbet, kiminde nakde heves;

Hülasa, her kafadan başka başka çıkmış ses.

Bir ihtiyar yalınız dinleyip bidayette;

Mahalle mektebi lazım! demiş, nihayette.

Zavallının sözü pek anlaşılmamış ilkin:

Bunak! diyen bile olmuş düşünmeden; lakin,

Herif, bu söz ne demektir, güzelce şerh etmiş;

Deminki lafları pek vakıfane cerh etmiş.

Sonunda: Kuvvetimiz, şüphesiz, ilerlemeli;

Fakat düşünmeli her şeyde önceden temeli.

Teammüm etmesi lazım ma'arifin mutlak:

Okur yazarsa ahali, ne var yapılmıyacak?

Donanma, ordu birer ihtiyac-ı mübrimdir,

O ihtiyacı, fakat, öğreten muallim dir!

Deyip kararım vermiş ki, aynen icraya,

Konunca ortaya çıkmış, bugünkü Almanya.

Sedanda orduyu teslim eden Fransızlar,

- Ki her zaman o vukuuatı yad edip sızlar -

Ne der, bilir misiniz? Hem de öyledir inanın:

Muallem ordusudur harbeden Prusyalı'nın;

Muallim ordusu, lakin, asıl muzaffer olan!

Bu sözden almalıdır, hiç değilse, ibret alan.

 

-Ne çare! ibrete hala heveslidir çoğumuz;

Yetişmemiş gibi dünyaya ibret olduğumuz! -

Şu cehlimizle musibet mi kaldı uğramadık?

Mahalle mektebi lazım, düşünmeyin artık!

Mahalle mektebi olsaydı bizde vaktiyle;

Ya uğrasaydı kalanlar güzelce ta'dile;

Yarım pabuçla gezen, donsuz üç buçuk zibidi,

Bir Arnavudluğu isyana kaldırır mı idi?

Bugün anasır-ı İslam'ı bir deni cereyan

Sürüklüyor ki: Bakın nerden eyliyor nebean.

Felaketin başı, hiç şüphe yok, cehaletimiz;

Bu derde çare bulunmaz - ne olsa - mektepsiz.

Ne Kürd elifbeyi sökmüş, ne Türk okur, ne Arab;

Ne Çerkeş'in, ne Laz'ın var bakın, elinde kitab!

Hülasa, milletin efradı bilgiden mahrum.

Unutmayın şunu lakin: Zaman: Zaman-ı ulum!

Zaman zaman-ı ulum olmasaydı böyle, yine,

- Kemal-i şevk ile madem atılmışız dine -

Okur yazar olacaktık sıyaneten dini:

Onun ma'arife vabeste, çünkü te'mini.

Zavallının yüzü yok cehle, anlaşılmadı mı?

Demek ki: Atmalıyız ilme doğru ilk adımı.

Mahalle mektebidir işte en birinci adım;

Fakat; bu hatveyi ilkin tasarlamak lazım.

Muallim ordusu derken, çekirge orduları

Çıkarsa ortaya, artık hesab edin zararı!

Muallimim diyen olmak gerektir imanlı;

Edebli, sonra liyakatli, sonra vicdanlı.

Bu dördü olmadan olmaz: Vazife, çünkü, büyük;

Atıp da yazmayı bez bağlamakla dünkü hödük;

Ya kalçın altına yüksek topuklu, eğri burun,

Fotin çekip filiz olmakla her zamanki odun;

Huda rızası için, ehliyim işin demesin!

Demiş de olsa, demisin: Kuzum, nenin nesisin?

Diyorsanız: Yine, hala bu, olmasın mektub!

 

Ne zirzop isteyin artık, ne büsbütün meczüb!

O: Yükletir kocaman bir sığır bulur da yeri;

Bu: Arş'ı, ferşi yıkar salladıkça çifteleri!

Bizim çocuklara gelmez ne öyle çifte giden;

Ne böyle Arş'a kadar çifte sallayan yerden!

Evet, ulumunu asrın şebaba öğretelim;

Mukaddesata, fakat, çokça ihtiram edelim.

Eğer hayatını kasdeyliyorsanız vatanın:

Bakın, anasır-ı İslam'ı hangi rabıtanın

Devamı bağlıyabilmiş bu müşterek vatana?

Kapılmayın onu ihmal edip salah umana!

O rabıtayla bu millet bulur bulursa felah;

O, bir çözüldü mü, her şey biter ma'azallah.

Eğer hayatına kasdeyliyorsanız Başka!

Fakat bu mes'ele, bilmem ki, kaldırır mı şaka?

Hayır, hayat-ı vatandır umum için gaye;

Vatan! deyip giriyor her giren mücahedeye.

Bu her giren le, tabi'i, tufcunca it damarı,

Mukaddesata kadar saldıran beş on çomarı,

Hesaba katmayı hiçbir zaman düşünmüyorum:

O tasmasızlara insan demekte ma'zürum.

Vatan muhabbeti, millet yolunda bezl-i hayat;

Hülasa, aile hissiyle cümle hissiyyat;

Mukaddesatı için çırpınan yürekte olur.

İçinde leş taşıyan sineden ne hayr umulur?

Vatan felakete düşmüş Onun hamiyyeti çüş

Eder mi zannediyorsun? Herif: Vatan-ber-düş!

Bulunca kendine bir yer, doyunca kör boğazı,

Kapandı, gitti, bakarsın ki, nekbetin ağzı.

Fakat, sen öyle değilsin: Senin yanar ciğerin:

Vatan! deyip öleceksin semada olsa yerin.

Nasıl tahammül eder hür olan esaretine?

Kör olsun ağlamayan, ey vatan, felaketine!

Cema'at, elverir artık, bu uykudan uyanın,

Huda rızası için, dünkü hadisatı anın!

Kımıldamaz yine gelmezsek intibaha bugün,

İkinci uyku ne dehşetli bir ölüm, düşünün!

Ölüm kolay Diyebilsek sonunda: Kurtulduk!

Bu intihar, öteden, üç yüz elli milyonluk,

Zavallı Alem-i İslam için elim olacak!

Biz olmasak bu kadar hanüman yetim olacak!

Gıcırdamakla beraber serir-i şevketimiz,

Bu dini kurtaran ancak bizim hükümetimiz.

 

Tunus'ta, Fas'ta, Cezayir'de, Çin'de, İran'da,

Cava'yla, hitta-i Hındi'de, belki Afgan'da,

Sibirya, Hıyve, Buhara, Kırım muhitinde,

Yaşarken ehl-i salibin nüfuzu altında;

Zavallı Alem-i İslam eğer salibe henüz

Sarılmıyorsa, kolundaki çeken: Bu kudretiniz.

Bu kudret olmasa: Dünya tanassur eyliyecek

O halde, şimdi bizim hakkımız değil ölmek.

Yetişmiyor mu ki dünya evinde çektiğimiz,

Yarın da yüklendim alemin günahım biz?

Hem intihara özenmek ne sermedi hüsran!

Bucak bucak savusun, müslümansanız, bundan.

Hayata karşı nedir, söyleyin, bu yılgınlık?

Reis-i ailenin intiharı: Çılgınlık!

Hükümetin, o henüz payidar olan arşın

Sukuutu müdhiş olur Düşmesin aman, yapışın!

Nedir bu tefrika, yahu! Utanmıyor musunuz?

Geçen fecayi'e hala inanmıyor musunuz?

Gömülmek istemiyenler boyunca hüsrana;

Nifakı gömmeli artık mezar-ı nisyana.

Unuttunuz mu ne korkunç edebsiz olduğunu?

Eşip de geçmişi hortlatmayın şu mel'ünu!

 

Demin, huşua varan bir kıya