(Tek satırını bile kaçırmadan sabırla okuyunuz)
Seksen yıllık ömrümün en az 55 yılı devletimin ve milletimin bekası uğruna fikri, mânevi ve fiili bir mücâdele içinde geçti. Bu yüzden Türkiye çapında beni Kanat Önderi olarak görüp, Aksakal- Dedekorkut- Mehmet Âkif- Necip Fazıl- Derviş- Yunus diye isimlendirirler. Bu şekil hitaplar karşısında adı geçen büyük şahsiyetlere hürmeten hep yüzüm kızarır, ezilir ve utanırım.
Varlıklı ve merhamet sahibi olan kişiler, insanların karınlarını doyururlar. Ben ise çok büyük genç bir kitlenin beyinlerini ve gönüllerini doyurarak onlara VATANI SEVDİRDİM.
Ben, bağrında kocaman ve hiç kabuk bağlamayan ''VATAN YARASI'' olan biriyim. Yaram kabuk bağlasa bile, o kabuğu kopartarak bana tahammülü imkânsız acılar yaşatan olaylar bitmek tükenmek bilmiyor. Bu yara benim mahşerde sır'atım, mizanda şefaatçim, dünya hayatımda şerefimdir. Bağrımda taşıdığım bu yara, torunlarıma bırakacak olduğum en kutsal ve en emsâlsiz mirasım olacaktır.
VATAN, DEVLET, DİN VE NAMUS ADINA YÜKSELEN ÇIĞLIK VE FERYATLARIMI HAKARET KABÜL EDİP, BENİ YARGIYA ŞİKÂYET EDENLER!
Yakın tarihte, Sırp Pencik alçaklarının Bosnalı Müslüman kadınlara, benzer şekilde IRAK EBUGUREYBE HAPİSHANESİNE, hatta ibadethanelere tıkılan Iraklı kadınlara sistematik olarak yapılan toplu tecâvüzleri ve NUR BACININ Ebugureybe hapisanesinden **Gelin bizi kurtarın, her gün birbirimizin gözleri önünde toplu tecavüzlere uğruyoruz, aşağılanıp dövülüyoruz, karınlarımızda Amerikan piçleri. Ey Dünyanın Müslüman ülkelerinin Devlet Başkanları, Liderleri! Gelin bu hapishaneyi bombalayın da tamamımızı öldürerek bizleri bu zilletten kurtarın** şeklinde yazdığı mektubu, bizim kadınlarımızın da yazmak zorunda kalmaması için her gün bir şeyler yazarak paylaşmam dolaysıyla beni YARGIYA İHBAR EDEREK cezalandırılmamı arzulayanlar, hiç olmazsa benim verdiğim mücadeleme ortak olun.
ETRAFIMIZ ATEŞ ÇEMBERİ İÇİNE ALINMIŞKEN;
BOP projesi,
İngilizlerin ŞARK PLANI,
İsrâil’in ARZ-I MEVUD davası,
Yunan’ın PONTUS ve MEGALİ İDEA’SI,
Türk’süz ve İslâm’sız bir Anadolu oluşturma faaliyetleri,
Tevhit coğrafyası olan vatanımızı, Teslis Coğrafyasına çevirme gayretleri,
Gençliğimiz üzerinde oynanan sinsi ve kirli SİYONİST ve EMPERYAL OLAYLAR
Ve daha birçok tahrip gücü yüksek siyâsi, kültürel, ahlâki, maddi ve mânevi tahribatlar devam ederken; vatanda yok olup vatan olmuş 814 Bin Kilometrekarelik bedenim nasıl acımasın ve nasıl feryat ederek çığlıklarımı devlet Büyüklerine ulaştırmayayım?
Sanmıyorum ama, bunca dert, bunca feryatlarım esnasında arada bir gayrı ihtiyari SÜRÇİ LİSÂN olmuşsa, bu da suç olarak görülmemeli ve göğsümdeki VATAN YARASININ acısıyla DERİNDEN BİR AH ÇEKİŞİM olarak kabul edilmelidir.
Yazılarımdan yükselen bu feryadımın, fırtınalı bir havada batan bir yolcu gemisinden yükselen çığlıklardan, gemi kaptanının SAHİL GÜVENLİĞE çektiği SOS'den en küçük bir farkı da amacı da yoktur.
Hallâc-ı Mansûr'u, "Ene'l-Hakk", "Ben Hakk'ım" veya "Hak'tan gayrı değilim" sözünden dolayı 26 Mart 922'de Bağdat'ta önce kırbaçlayıp ardından burnunu, elleri ve ayaklarını kesip sonrada idam edenler, "ENE'L-HAKK" sözünün anlamını bilebilseydiler, Hallâc-ı Mansuru idam ederler miydi hiç?
Hallâc-ı Mansûr'un, "Ene'l-Hakk" sözü, tasavvufi bir aşk sarhoşluğu içerisinde, kişinin kendi nefsini yok sayıp sadece Allah'ın tecellisini gördüğü bir makamda söylediği bir sözdür. Benim de Hallac-ı Mansur gibi gönlümdeki aşırı vatan sevgisinin, vatana olan aşk ateşimin ve ona karşı olan kavurucu muhabbetimin sarhoşluğu içinde YA HAKK- YA VATAN sayhası atarak rahatsız ettiğim bir kesim olabilir.
Hiçbir yazım, hiçbir devlet erkânına karşı kabalık, küstahlık, hakaret amacı taşımamaktadır.
Hakkımda şikâyette bulunan AVUKAT, şayet HALLAC-I MANSUR olayında olduğu gibi benim yazılarımın mahiyetini anlama hassasiyetine sahip olmuş olsaydı, hakkımda şikâyette bulunmak yerine çığlığıma, feryadıma katılır, bir vatandaş olarak duyarlı oluşumdan dolayı bana teşekkür ederdi.
1963 DEN BERİ 814 BİN KİLOMETRE KARELİK BEDENİM ÜZERİNDE VUKU BULUP BEDENİMİ ACITAN OLAYLARA KARŞI VERDİĞİM HAKLI MÜCÂDELELERİMDEN BAZILARINI BİLGİLERİNİZE SUNUYORUM.
Yıl 1964;
Öğrenciyim. Trabzon Limanında olta ile akşam vakti kıyıdan balık tutarken, limanda zirai gübre boşaltan Rus bandıralı KARAKANDA ŞİLEBİNDEN, Karadeniz insanının yöresel kıyafetlerini giymiş bir kadın ve bir erkeğin, etrafı kolaçan ettikten sonra gizlice şilepten inerek kamyonların arasına girip çok hızlı ve telâşlı bir şekilde uzaklaştıklarını görünce, casus olduklarını anlayıp onları takip ettim lâkin esrarengiz bir şekilde gözden kayboldular. Olayı Öğretmen olan babama anlatınca, sabahtan beni Trabzon MİT EVİNE götürüp olayı haber verdi. Bu olay benim ilk duyarlılığım, devletime ve milletime hizmetimin ilkidir ve başlangıcıdır.
Yıl 1990 nın ilk yılları,
Sovyetlerin dağılması ve Sarp sınır kapısının açılışıyla bir anda NATAŞA diye ifâde edilen Rus kadınlarının Hopa’dan başlamak üzere Rize- Trabzon ve Giresun’u istilâ etmeleri sonucunda korkunç bir FUHUŞ FURYASI başladı. Bunun neticesinde sayısız ocak söndü, boşanmalar, aç kalan çocuklar, kanlı biten kavgalar, çeşitli ZÜHREVİ HASTALIKLAR, ticâri iflâslar, ahlâki çürümeler başladı. Bu acı olaylar karşısında hiç kimseden, bilhassa bölge Milletvekillerinden en küçük bir ses dâhi yükselmezken, yüzlerce ''tek tip dilekçe'' yazıp teksir makinasında çoğaltıp insanlarımıza vererek kendi isimleriyle Vâli, Cumhurbaşkanı, Bakan ve Milletvekillerine postalamalarını sağladım. Bu arada 15.026 imza eşliğinde uzunca bir yazı yazarak rahmetli olan yakın dostum Kahramanmaraş Milletvekili ÖKKEŞ ŞENDİLLER'E gönderdim. Ökkeş Bey, imzaları çıkarıp, kendisine gönderdiğim üslubu çok etkili
olan yazımı TBMM’de kürsüden okuyunca, Karadeniz Bölgesi Milletvekilleri öylesine utandılar ki bu utançla Refah Partisi Trabzon Milletvekili KEMÂLETTİN GÖKTAŞ ve zamanın Refah Partisi İl Başkanı, sonraki yıllarda AK PARTİ Trabzon Milletvekili olan ASIM AYKAN soluğu Beşikdüzü’nde işlettiğim küçük, mütevâzı bakkal dükkânımda aldılar. Karadeniz’i ablukası altına alan RUS NATAŞALARIN iğrenç fuhşiyatını enine boyuna konuştuktan sonra kendisine verdiğim belgelerle TBMM’de Soru Önergesi verince, bölgede korkunç bir FUHUŞ OPERASYONU başlatıldı. Bir müddetliğine de olsa birçok âile fâciası, ticâri iflas ve zührevi hastalık bulaşması engellenmiş oldu.
1990 lı yılların başı;
Türk milletinin nüfus artışını engellemek maksatlı, başını Vatikan’ın çektiği bir nüfus planlaması başlatıldı. Başbakanlığa bağlı ANA ÇOCUK SAĞLIĞI BAŞKANLIĞININ teşvikleriyle genç kadınlarımızın rahimlerine doğurganlığı önleyici, kanserojen etkisi çok yüksek olan OKSİDE SPİRALLER takılmaya başlandı. Bu konu hakkında onlarca Milletvekiline, Sağlık Bakanlığı, Başbakan ve Cumhurbaşkanına çığlığı çağrıştıran ifâdelerle mektuplar yazarak şikâyette bulunmam. Bir de, Sağlık Ocaklarında vurulan ve çocukların beyinlerinde kalıcı hasar bırakan PROCAİN PENİSİLİ (Avrupa’da yasaklanmış) bir aşının aleyhinde sık sık yazılar yazmamın hemen ardından, devletle ilgisi olmayan atletik yapılı, çok şık giyimli acâip insanlar tarafından sıkı bir takibe alınarak kaçırılmak istendim, köy evimizin bahçesinde pusuya yattılar.
Yıl 1997
İtalya’nın Venetto şehrinin Belediyesi tarafından tertip edilen ve İtalya’dan başlayıp Bartın İlimizde son bulacak olan PAFLAGONYA BİSİKLET TURUNUN arkasındaki gizli emellerini kaleme alarak, yazdığım yazılarımı, Bartın Milletvekillerine, Bartın Vâliliğine, Bartın Belediye Başkanlığına, Bartın siyâsi Parti İl Başkanlarına göndererek olayı deşifre ettim.
Yıl 2002;
Zamanında Merzifon’da bulunup, eli kanlı Pontus çetelerinin hücresi olarak faaliyet gösteren MERZİFON ABD MAARİF KOLEJİNİN (Ajan Okulunun) Müdürlüğünü yapan şahsın torunu olan ABD PRİSENTİL BELEDİYE BAŞKANI, Merzifon’u KARDEŞ ŞEHİR ilân ederek sinsice Pontusçuluk faaliyetlerinde bulunmak isteyişini, o tarihte Merzifon’da bir fabrikada çalışmam sayesinde genişçe bir kitleye anlatarak, bu konuda halkı şuurlandırdım.
1980 li yıllardan itibaren;
Trabzon ve civar illerimizden toprak talebi amaçlı Pontus Dernek ve Vakıfları kurarak, dünyanın muhtelif ülkelerinde 420 civarında şubeler açan ve bu faaliyetleri finanse etmek içinse KÜÇÜKASYA BANKASINI kuran Yunan İstihbaratının faaliyetleri hakkında bu zamana kadar en az 20 ayrı yazı yazarak bölge insanımızı uyanık olmaya davet ettim.
İstanbul’da gazeteci bir arkadaşımın gönderdiği Pontus iddialarını çürüten, binlerce kitapçığı bölge insanına (Trabzon- Rize- Giresun) dağıttım. Bilhassa da FENER PATRİĞİNİN SÜMELÂ’DA SİYÂSİ AMAÇLI ÂYİNLERİNİN karanlık amacı hakkında yazılar yazarak geniş bir kitleye ulaştım.
Yıl 2024
AZİZ VİLÂS isimli sözde Sivas İlimizde yaşamış olan Ermeni bir Aziz’e, GÖKTEPE MEDRESESİNİN bahçesi içinde yedi sütun üzerine bir ANIT MEZAR inşa ederek ERMENİ AÇILIMININ yapılmak istenişini bir gazeteci arkadaşımdan haber alınca, Sivas’ın bütün siyâsilerine, STK ve Belediyesine hitaben etkili yazılar yazmamın ve Akdeniz’de MÂVİ VATAN PROJESİNİN MUCİDİ Müstâfi Tümamiral Cihat Yaycı Paşamızdan ricada bulunmam sonucunda Sivas gidip bu konuda Konferans vermesinin de etkisiyle Aziz Vilas için yedi sütun üzerine inşa edilen anıt mezar yıkıldı. Anıt mezarın yıkılması olayını Sivas Belediye Başkanı Sn. ADEM UZUN bizzat tarafıma bildirdi. Sağ olsun.
Yıl 2025;
Televizyonda gösterime giren ve izlenme rekorları kıran Pontus Propagandası amaçlı TAŞACAK BU DENİZ DİZİSİ hakkında yazılar paylaşarak çok geniş bir kitleyi tehlikeden haberdar ettim ve bunun sonucu olarak sayısız teşekkür ve takdir aldım. Büyük bir ihtimalle, bölgemizdeki Pontus faaliyet ve propagandaları bundan sonra sinema dizileri üzerinden sürdürülecektir.
Son 20 yıldan beriye;
Anadolu’nun bağrından koparak Üniversite ve Yüksek Okullarda okumak için bölgemize gelen yarının ANNE ADAYLARI MASUM KIZLARIMIZIN erkek arkadaşları tarafından sâhil ve limanlara götürülerek kayaların kuytularında iffetlerinin kirletilip annelik safiyetlerini kaybetmemeleri için yanlarına kadar giderek onlara nasihatlerde bulundum, çoğu kere başarılı oldum.
Bütün gayem, belki bir kızımızı kurtarırım da yarın BİR FÂTİH, BİR YAVUZ, BİR MEHMET ÂKİF, TÜRK MİLLETİNE ZAFERLER KAZANDIRACAK BİR BÜYÜK KUMANDAN doğurup büyütür ümidiyle.
Yine son 5 yıl içinde;
Giresun Şebinkarahisar İlçesi üzerinde oynanmak istenen dış istihbarat (Ermeni- Yunan) kaynaklı olaylarla mücâdele ettim, çokça da başarılı oldum.
Son 20 yıl içinde İlâhiyatçı geçinen bazı kişilerin, Peygamber, Hadis, Sünnet, Mezhep düşmanlıklarına ve masum Müslümanların itikatlarını sarsıcı söz ve faaliyetlerine karşı sayısız yazılar yazarak onlarla mücâdele ettim ve bu yazılarım sayesinde birçok insanımız şeytâni tuzaklara düşmekten ve küfre düşmekten kurtuldu. Bu mücâdelelerim büyük takdir topladı.
28 ŞUBAT SÜRECİNDE;
‘’İmam- Hatip okulları kapatılmaz’’ mitinglerinde, iki çocuğu bu okullarda okuyan bir Veli sıfatıyla ve İmam- Hatip Anadolu Lisesi Okul Âile Birliği Başkanı olarak en aktif görevlerde bulunmamın ötesinde, zamanın Hükumetlerine ve Askeri Paşalara ‘’İMAM- HATİPLERE DOKUNMAYIN başlıklı en sert yazıları yazarak gönderdim.
Gençliğimizin KIZLI- OĞLANLI ahlâki ölçüsüzlükleri, sokaklara, parklara, okul bahçelerine, toplu taşıma araçlarının içlerine varıncaya dek taşan ayıplı davranışları hakkında bir ibâdet şuuruyla siyâsilere yazdığım yazılarım, bu vatana ve bu millete karşı yaptığım en büyük hizmetlerimdendir.
DİLENCİLERİN BEBEKLERİ;
Küçük bir bakkal dükkânım vardı. Bebeğini sırtına sararak dilenmek için İlçemize gelen yoksul kadınlar, dükkânıma gelip yardım için el açtıklarında onlara ‘’Sabahtan beriye sırtında taşıdığın bebeğinin altını değiştirdin mi? diye sorduğumda, kadının cevabı ‘hayır değiştirmedim’’ şeklinde olurdu.
Anında Sümer Mağazasından bir iki metre bez alıp Yorgancı Bahattin Kongur kardeşime makasla böldürtür, yere serdiğim kartonun üzerinde, bir paket pamuk verip çocuğun altını temizletir ve bezletirdim. Ben de bu arada, bitişiğimdeki çaycı Hasan Çolak Ağabeyimden bir bardak ılık su ve bir çay kaşığı alarak, susuzluktan yanan bebeğin ağzına su verirdim.
Yine böyle bir gün, dükkânıma dilenmeye gelen kadına ‘’bebeğinin altını değiştirdin mi?’’ diye sorduğum da aldığım cevap ‘’Ağabey, sen bunu bana ikinci defa soruyorsun, ben bu dükkâna bir kere daha gelmiştim. Bunu hiç kimse yapmaz, böyle yapmanın sebebi nedir?’’
Kadının bu sorusuna verdiğim cevap;
‘’Bak hanım kızım, bu memleket bir kurtarıcı, âdil bir devlet adamı, bir lider, bir büyük Kumandan bekliyor. Milletçe sabırsızlıkla beklediğimiz bu kurtarıcı lider, devlet adamı, kumandan belki de şu bezini değiştirdiğin bebek olabilir. Ben, senin sırtına sardığın bu bebeğine, beklenen o büyük devlet adamı olarak bakıyor ve bu yüzden O’na merhamet ve hizmet ediyorum’’ dediğimde ‘’ah Amca, nerede bizde o şans’’ diyerek ayrıldı.
Bana kast eden sizler, biliyorum kendi çocuklarınıza bile merhamet etmezsiniz!
BURAYA SIĞMAYACAK KADAR;
Buraya sığmayacak kadar çok ve de açıklayamayacağım hizmetlerim ve verdiğim çok yönlü mücâdelemin asıl kaynağı ASR SÛRESİNİN (iyilikleri emret, kötülüklerden men et) diye bana yüklediği ilâhi boyutlu, Kur’an kaynaklı emirdir.
BİR AZERBAYCAN ATASÖZÜ VARDIR
‘’Derisi yüzülü yürek gezdirmek’’ şeklinde.
İşte ben 80 yaşıma kadar hep ‘’Derisi yüzülü yürek’’ gezdirdim.
Bu atasözü, kendisini vatanına, milletine adayan ve uğrunda çileye, meşakkate tâlip olup, bu uğurda büyük acılar çeken ve çektiklerinden rahatsız olmayıp, aksine çileden haz alan vatansever insanlar için söylenilmiştir.
BİR DİĞER ATASÖZÜ VAR Kİ;
Bu söz de ‘’Eğer mum yanmirse yaşamir demek. Vatan- Millet uğrunda yan ki, seni adam, seni yaşir desinler’’ şeklinde söylenmiş olan bir ATANAME’DİR.
NETİCE OLARAK;
Vatanda yok olarak vatan olup, 814 Bin Kilometre Kare beden taşıyan dava adamları, vatanı üzerinde zuhur eden en küçük bir olumsuzluğu kendi bedeninde hissederek büyük elem, ıstırap ve acılar içinde ÇIĞLIK ATAR, YUKARIDAKİLERE SESLENİR, SİTEM EDER, ŞİKÂYET EDER, FERYAT EDER. Bu çığlık ve feryatlar çok büyük bir kitle tarafından takdir edilirken, kimilerince basite alınıp, kimilerince de, devletin yöneticilerine karşı yapılmış bir hakaret olarak görülür.
NE ACIDIR Kİ;
Hallâc-ı Mansûr'u, "Ene'l-Hakk", "Ben Hakk'ım" veya "Hak'tan gayrı değilim" sözünü anlayamayıp, O’nun idam edenlerin, günümüzdeki benzerleri de, benim çığlığımın, benim feryadımın mahiyetini, o derin mânâsını anlama hissiyatından mahrum oldukları için yükselen feryadımı Devlet Büyüklerine hakaret sanarak cezalandırılmam için beni yargıya şikâyette bulunmuşlardır.
HAYATIM BOYUNCA BENİM REHBERİM ‘’KÖYÜN DELİSİ’’ OLMUŞTUR.
İstiklâl Harbi sırasında her ilçede bir tane Tekâlif-i Milliye Komisyonu kurularak, silâh, mermi, elbise, gömlek, çorap için halkın yardım toplanmaya başlanır.
Tekâlif-i Milliye Komisyonu, Anadolu’nun kıraç bir köyüne uğrayıp, yardım etmek için yarın sabah erkenden köy meydanında toplanmalarını söyler. Komisyon Üyeleri, yarın sabah köy meydanına gelirler. Yardım kuyruğunun en önünde buz gibi havada üstü başı hırpani, yakası bağrı açık, yalın ayakları soğuktan pancar gibi kızarıp tiril tiril titreyan KÖYÜN DELİSİNİ görünce, köyün delisine ‘’Sen kuyruktan çık, kalabalık etme, hem elinde bir şeyin yok’’ dediklerinde, mahcup olur, utanır ve anında elini koynuna atarak teki olmayan bir çorap çıkartıp masanın üzerine koyar ve Memurlara, ‘’kusura bakmayın çorabım ıslaktır, akşamdan yıkadım, kurutmak için koynuma koyup yattım. Size verecek dünyalık hiçbir şeyim yok, hiç olmasa tekini farenin yediği çorabımı vereyim askerime’’ der ve hıçkırıklar içinde meydandan uzaklaşır.
HAKKIMDA ŞİKÂYETTE BULUNANLARA DERİM Kİ!
İşte benim rehberim olan köyün delisi.
Bu dünyadan KÖYÜN DELİSİ olarak göçmek ve TÜRKİYE’NİN DELİSİ rütbesine erişmek en büyük arzum ve tek hedefim iken, hedefi olmayanlara acıyor ve namlarına üzülüyorum.
Ameller, niyetlere göre değerlendirilirse adâlette hedef şaşmaz.
Benim, her söz, her yazım ve her davranışımda hayırlı niyet ve Allah rızası esastır, yegâne ölçümdür.
‘’EL ADL’’, ADÂLET ALLAH’IN GÜZEL OLAN SIFATLARINDANDIR.
Not;
Yazacağınız yorumlarınız suç teşkil etmesin
24 Mart 2026
ORHAN KILIÇOĞLU

YORUMLAR