"Trabzon deyince aklıma
Bir salkım karayemiş gelir" demiş Bedri Rahmi. Çok şey saydı ama en akılda kalan cümlesi bu galiba.
Ben de yazayım aklıma gelenleri...
Örneğin, benim aklıma çocukluğum gelir. Kara lastiklerim, yamalı pantolonum,yoksulluğum, ezikliğim geçer gözümün önünden. Karda, kışta beş km okul yolu, ahırdan yükselen buharla ısıtmaya çalıştığımız evimizin soğuk odaları; ha bir de inekleri sağarken acı acı ağıt yakan annemin yanık sesiyle uyandığım sabahlar geçer beynimden.
Düşe kalka, yorgun argın geçen günler ve biraz büyüyüp ergen olmamız. Çayır biçme, fındık toplama günlüklerimizi biriktirip kışın okul harçlığı ayırmamız, topladığımız salyangozları bizden küçüklere sattırmamız gelir aklıma. Yoksul ama gururluyduk.
Yazları yaylaya çıkardık. İnekleri süsler, gelin gibi yola koyardık. Kıvrımlı, yokuş yollarda, şu başlarında mola verirdik. Yorulan ineklerimizin oturdukları yerden ağızlarının ulaştığı otları dilleriyle yönlendirip yemelerini seyrederken yumurtalı ekmeklerimizi (kolof) iştahla yerdik.
Yaylanın girişinde türkü, horon eşliğinde edilen sohbetler bir kaç saat sonra çayır, sınır kavgalarına dönüşürdü.
Çayır biçme zamanı yaylalar daha şenlik olurdu. Biçilen otlar kamyonlara yüklenir köye indirilirdi. Tepeleme ot yüklü yaşlı kamyonun üstünde yolculuk yapmak ayrı bir zevkti. Dar, virajlı, toprak yoldan iniş korkulu ve heyecanlıydı. Kamyonun tepesinde genç kızlar ve erkekler birbirini gizlice süzer, kur yaparlardı.
Köyden şehire inmenin önemli bir nedeni olmalıydı. İlk kez ilkokul bitimi sınav için gittiğim Trabzon'da denizi görünce "uyyy ha büyük çayır şimdi bizum inekler olsa da otlasalar" diyen bir büyüğümüzü hatırladım.
Çömlekçi 'de "gevrek simit" diye bağıran adamdan aldığımız simidi iki kişi bölüştük. Gevrek ne demek bilmiyordum, zorla ısırıp tükürüğümle ıslatıp yedim. O zamandan beri gevrek sözcüğünü sert sözcüğünün eş anlamlısı sanırım.
Bir dükkanın önünde asılı kazmaları, kürekleri, ipleri, baltaları, orakları... görünce şaşırdım. Bu kadar şeyi bir arada ilk defa görmüştüm.
Biraz daha büyüdük, kimimiz okumaya, kimimiz çalışmaya başka şehirlere gittik. Hiç bir şehire ait olamadık.
Gençligimizde sağ sol diye ayrıldık. İnançlarımızı köyümüze, şehrimize taşıdık. Köyler arası futbol maçlarında bile siyasi taraflar oluşturup kavga ettik... ( Bakıyorum da o zaman vuruşanlar şimdi sosyal medyadan birbirlerine beğeni gönderiyorlar.) Nereden nereye geldik?
Eş olduk, anne olduk, baba olduk, yandık, piştik. Dağıldığımız yerlerde " bize her yer Trabzon' dedik ama buna kendimiz de inanmadık. Trabzon başka bir yer, her yer Trabzon olamaz!
Yılda bir, birkaç yılda bir gittiğimiz şehrimizde turist olduk. Hacı ağa mumamelesi görmeye başlandık.
Sumela'yı, Vazelon'u, Uzungöl 'ü, Çal Mağarasi'nı, yaylaları kitaplarda, bröşürlerde gördük ama patika yollarına ayak koyamadık.
Eskiden de vardı diyerek şenlikler yapmaya başladık. Türküler, horonlar ve o kadar. Kültür, yenilik adına birşeyler katamadik. Hep tükettik, hep kirlettik.
Yaylalarımızda bir gece dahi kalmadığımız beton evler yaptık, ulaşım adına ormanları kestik, HES'lerle dereleri kuruttuk...
O kadar çok sevdik ki sarıldık, sıktık, boğduk...
Bu kadar kısa ömre bu kadar değişikliği nasıl sığdırdık? Şimdi ah vah demenin vakti de geçti.
Artık sevgimiz de öldü!!! Bir tek "bordo mavi" kaldı. Bakalım o da nereye kadar?


YORUMLAR