Sosyal medya

Sosyal medya

SOSYAL MEDYADAN
sicakyuva@gmail.com

UKRAYNA DÜŞÜNCELERİ -III-

04 Mart 2022 - 08:02

Aslında iki taraf da birbirini başından beri sevmedi.
Ruslar, zor anlayan, uzak görüşlü olmayan anlamında kullanırdı ‘Türk’ adını.
Osmanlı ise ‘Urus-u menhus’ derdi onlara. Uğursuz Rus anlamında…
Babalar oğullarına öğüt verirdi ‘ne kadar nazik ü nerm olsa da alma Urus, çünkü ol kavmin cümlesi menhus’ meşhur bir söz idi.
Çünkü annesi Rus olan bir çocuğun Rus olacağına, ninesi Rus olan bir çocuğun Rus olacağına, ninesinin annesi Rus olan bir çocuğun da Rus olacağına inanılırdı.
. . .
Rus doğuda da batıda da ‘Köle’ idi. Irklarının adı olan ‘Slav’ köle anlamına gelirdi.
Altınordu Devleti yıkılıncaya dek Tatar atlıları Rus steplerinde sürek avı misali akınlar düzenler, yakalanan insanları Kırım ve Kafkas limanlarından güney ülkelerine satarlardı.
‘Urus’un kadını rağbet görse de erkeğinin ticari değeri yoktu.
Belki askerlik becerisi gösteremiyor olmaları, belki de kavruk güneylilerin kadınlarını kıskanmalarıydı buna sebep.
İskenderiyeli efendinin öyküsünü hatırlamalı.
Hani pazardan satın aldığı gök gözlü, sarı saçlı Urus oğlan biraz büyüyüp ergen olduğunda eğri hançeriyle çocuğun burnunu kesmişti…
Yusuf-u Kenan gibi evdeki kadınının, kızının gönlünü çelmesin diye…
. . .
Beş asır önce karşı karşıya gelmiş olsalar da iki tarafın birbirini anlama tanıma niyeti yoktu.
Onlarca kez savaştılar, kah birisi zafer kazandı kah öteki.
Ama zaman hep Urus’un lehine işledi. Santim santim çekildi Rus’un önünden Türk…
Önce Kazan ile Astrahan, sonra Kırım ile Taman… Ve Kefe, Dağıstan ve Azerbaycan…
İtiraf etmese de hamasete tapan tarihçiler, Osmanlının şah damarını 1877’de kesen el de Rus eliydi.
İmparatorluğun can vermesi kırk yıl sürmüş, kırk yol boyunca Rus’un kestiği yerden İstanbul ve Anadolu’ya sıcak kan gibi muhacir akmıştı.
Türk’ün savaştığı düşman her kimse ardında Rus vardı.
O sebepten bugün Türk pasaportu taşıyan her beş kişiden ikisinin dedesi Rus elinden bizardı.
. . .
Sonra devrim oldu… İki düşman arasına duvar örüldü.
Tam yetmiş sene…
O yetmiş senede Türk için düşman Moskof’tu.
Yetmiş sene boyunca duvarın bir yanından öte yanına kuş uçmadı… mektup geçmedi.
İki metre boyu vardı Rus’un… Atom bombası… Denizdeki kum kadar askeri… bitmeyen kurşunu, silahı…
Doğru dürüst hiçbir kitap yoktu Rusya hakkında. Hiçbir yerde tafsilatlı bilgi bulunmazdı. Memlekette Ataol Behramoğlu’ndan başka Rusça bilen adam varsa da kimse tanımazdı. Çünkü ihtiyaç olmazdı.
Türkiye’de üzerine siyaset bina edilen mefhumlardan birisi Türk’ün kanına, genine işlemiş bu Rus tedirginliğiydi.
O tedirginlikle girmişti Nato’ya…
Tedirgin oluyordu, çünkü tanımıyordu.
. . .
Mesleğe yeni başlamışım, doksanlı yıllar…
Bir iş görüşmesi için yapılacak toplantı öncesi birkaç Rus ile derme çatma Rusçamı pratik ediyorum.
Dünya güzeli bir kadın ‘Aziz Nesin’den, Nazım Hikmet’ten, Çalıkuşu’ndan, Aydan Şener’den bahsediyor…
Ah diyorum, ben de sizin edebiyatınıza dair bildiklerimi anlatacak kadar Rusça bilsem…
Sonra toplantı başlıyor.
Kalın bıyıklı, göbekli, boynu altın zincirli bir adam toplantının bir yerinde elini yanındaki o dünya güzeli kadının omzuna koyarak,
‘Çok deel, düne gadar biz bunnarınan düşmanıdık. Urus dedi mi gorhar, donguzun adını duymuş kimi olurduh… emme sona bu korbaçoo geldi. Sınır yıhıldı… Biz bunnarı s.ke, s.ke aanadık, tanıdıh, bek sevdik… Bunnarınan düşman olunur mu gardaşım, bunnarınan düşman olunur mu?
Adamın ne söylediğini anlamayan kızcağız konunun alakasız bir yere geldiğini sezip yüzüme bakarak soruyor.
-A şto on gavarit? Şto on gavarit?
Masayı çevreleyen hepsi bıyıklı, göbekli esmer adamlar göbeklerini fıkırdata fıkırdata gülüyorlar.
Ben kızarıyorum. Dünya güzeli kızcağız tekrar soruyor. ‘A şto on gavarit? Prividi pajalusta… Şto on gavarit?
. . .
Yalan değil… Türk, Rus’u Sovyet’in çöküşüyle, 1990’dan sonra tanımıştı.
Ama ne tanıma…
Sınır açılmış ve insanlar yetmiş yıldır kapalı kaldıkları Sovyet hapishanesinden dışarıya kümesten ilk kez çıkan tavuk şaşkınlığıyla çıkmıştı.
Kapitalist ülke piyasalarının çeşitliliği onları şoklamıştı.
Deri kıyafetler, çizmeler, takılar, meyveler… Tüm bunları almak için önce ellerinde mal namına ne varsa bavullarla getirdiler Türk pazarına.
Elde ettikleri para sahip olmak istediklerine yetmeyince soylarına kader olarak biçilen köleliğin bir çeşidini icra eder oldular.
Cinsel açlığın Etiyopyası denilen Türkiye’de bir devrimdi bu.
Sinemada izleyemeyeceği güzellikte kadınlara sinema biletinden ucuz fiyata sahip oluyordu insanlar.
Sanayide çalışan on yedi yaşındaki çocuk bel soğukluğu tedavisi görüyordu.
Bir öğrenci harçlığı, rüyada görülmeyecek güzellikte bir kadınla bir gece geçirmeye yetiyordu.
Yaşlı başlı adamlar servetlerini bu kadınların ayağı altına döküyor ve ‘zerrece pişman değilim’ diyordu.
Kendi köyünde kimsenin kızıyla evlenemeyecek adam Leningradlı bir doktorla, Rostovlu bir ressamla, Kişinevli bir mimarla birlikte oluyordu.
Bacısına kaşını kaldırıp bakan adamın ciğerine kurşun sıkacak koç yiğitler evlendikleri zavallı Rus kızcağızın kendisinden önce kaç vizite gördüğü meselesini zerrece sorun etmiyor, yıkıyor, paklıyor, sadık bir mümin gibi tapıyordu ona.
Türk’ün kadim ahlakı, namus anlayışı, geleneği, göreneği bir daha asla eskisi gibi olmayacak şekilde evrilmişti.
Bu şekilde kaba bir hesapla üç yüz bin evlilik yapılmış, üç yüz bin kadın bir nikah işlemiyle vatandaş olmuştu.
Evlenen kadınlar ilk iş olarak bir çocuk doğurmuşlardı.
O çocuklar şimdi yirmi yaşını devirdi…
Borş çorbası içmeyi ve konsomatris aksanıyla Rusça konuşmayı karılarından öğrenmiş Anadolu çocuğu babalarla koca Rusya’nın kim bilir neresinde doğmuş annelerin karması bir fizik taşıyorlar.
Çoğu melez gibi çoğunlukla güzel, çoğunlukla yakışıklı gençler oldular.
Hepsi Türkçe’den daha iyi seviyede Rusça biliyor.
Kimileri babalarının soyu olan Türklerden ‘Zvir’ diye bahsediyor.
‘Zvir’, mahluk gibi bir anlama geliyor.
Atalar sözü, 'Türk'ün ekmeğinin tuzu yoktur.'

Hulusi Üstün

Bu yazı 314 defa okunmuştur.

YORUMLAR

  • 0 Yorum