Bütün bu tefrikalar, etsenizdi istiknah,
Görürdünüz nereden geldi Ya ibadallah!
Huzur-i Hak'ta nasıl toplu durdunuzdu demin?
Günahtır, etmeyin artık, ayıptır, eylemeyin!
Şu ihtirasa uyup az mı verdiniz kurban?
Şikaak için mi eder, sade, kalbiniz daraban?
Neden uhuvvetiniz böyle münhasır namaza?
Çıkınca avluya herkes niçin boğaz boğaza?
Ne Müslümanlığıdır, anlamam ki, yaptığınız?
Çıkar yol olmıyacak, korkarım, bu saptığınız!
Görünce fesli, atılmak, tasarlayıp bıçağı;
Görünce şapkalı, sinmek, değiştirip sokağı;
Gönüller ayrı oluş, sineler bir olsa bile
Nifak alameti bunlar, kuzum, tamamiyle:
Nifaka buğz ediniz halisen li-vechillah;
Halas eder sizi ihlasınızla belki ilah.
Münafığın sonu gelmez, söner sefil ocağı
Bugün tüterse henüz gelmemiş, demek ki, çağıl
Nedir ki, verdiği yangınla memleket de biter,
Saçak tutuşmadan evvel basılmamışsa eğer.
Yanında yaş da yanar, çaresiz, yanan kurunun
Diyor Kitab-ı İlahi: O fitneden korunun,
Ki sade sizdeki erbab-ı zulmü istila
Eder de, suçsuz olan kurtulur değil asla!
Hesab edin ne kadar bigünahın aktı kanı
Beş on vatansız için nara yakmayın vatanı!
Huda rızası için kaldınn nifakı Günah!
Alev saçaklara sarsın mı, ya ibad-Allah?
Sararsa hangimizin hanümanı kurtulacak?
O bir tutuşmaya görsün, ne od kalır, ne ocak!
Neden beş altı vatansız beş altı kundakçı,
Yığın yığın buluyor arkasında yardakçı?
Niçin hakir oluyor, sonra, durmayıp öteden,
Koşun! Diyen, bu cehennem henüz kıvılcım iken.
Ne intihaba çalışmak, ne i'tilaya emek;
Cihan yıkılsa bizim halk, uyanmadan gidecek!
Onun kıyamı için Sür'u beklemek lazım!
Bu duygusuzluğa bir çare yok mu, Allah'ım?
Zavallı köylüye, ilkin, epeyce sövmüşler;
İşitmemiş Bu sefer bir odunla dövmüşler.
Birer davul kadar olmuş da budlarındaki şiş,
Davul çalınmada, zannım, aşağki evde! demiş.
İnince, derken, odunlar budur, deyip beyni,
Davul bizim eve gelmiş!" demiş sonunda, hani?
Bizim de halimiz ayniyle köylünün hali!
Harim-i Şer'-i Mübin'in, zemin-i İslam'ın,
Birer birer yıkılırken husün-i iclali;
Yerinden oynadı yerler de, bizler eyyamın
Tekallübatına biganeyiz hayal ettik,
Kımıldamaksızın imanı küfre çiğnettik!
Kımıldamak yine yok bizde cebr-i mafata;
Kim uğramıştı, unuttuk, geçen beliyyata!
Bizim muhiti, bizim halkı seyredince nazar;
Görür ki: Beyni bozulmuş yığın yığın kafa var.
Düşünceler mütehaliftir istikaamette;
Şu var ki, hepsi nihayet bulur sakaamette!
Birinci zümreyi teşkil eden zavallı avam,
Bıraksalar edecek tatlı uykusunda devam.
Bugün nasibin! yerleştirince kursağına;
Yarın nedir? Onu bilmez, yatar dönüp sağma.
Yıkılsa arş-ı hükümet, tıkılsa kabre vatan,
Vazifesinde değil: Çünkü hepsi Allah'tan!
Ne hükmü var ki esasen yalancı dünyanın?
Ölürse, yan gelecek Cennet'inde Mevla'nın.
Fena kuruntu değil! Ben derim, sorulsa bana:
Kabul ederse Cehennem ne mutlu, amca, sana!
İkinci zümreyi teşkil eden cema'at ise,
Hayata küskün olandır ki: Saplanıp ye'se,
Selametin yolu yoktur Ne yapsalar boşuna!
Demiş de hırkayı çekmiş bütün bütün başına.
Bu türlü bir hareket mahz-ı küfr olur; zira:
Taleble amir olurken bir ayetinde Huda;
Buyurdu: Kesmeyiniz ruh-i rahmetimden ümid;
Ki müşrikin olur ancak o nefhadan nevmid.
Bu bir; ikincisi: Ye'sin ne olsa esbabı,
Onun atalet-i külliyyedir ki icabı,
Teressübatını etmiştik önceden tahlil.
Üçüncü zümreyi kimlerdir eyleyen teşkil?
Evet, şebab-ı münevver denen şu nesl-i sefih.
-Fakat nezihini borcumdur eylemek tenzih -
Bu zübbeler acaba hangi cinsin efradı?
Kadın desen, geliyor arkasından erkek adı;
Hayır, kadın değil, erkek desen, nedir o kılık?
Demet demetken o saçlar, ne muhtasar o bıyık?
Sadası baykuşa benzer, hıramı saksağana;
Hülasa, zübbe demiştim ya, artık anlasana!
Fakat bu kukla herif bir büyük seciyye taşır,
Ki, haddim olmıyarak, aferin! desem yaraşır.
Nedir mi? Anlatayım: Öyle bir metaneti var,
Ki en savulmıyacak ye'si tek birayla savar.
Sinirlerinde te'essür denen fenalık yok,
Tabiatında utanmakla aşinalık yok.
Bilirsiniz, hani, insanda bir damar varmış,
Ki yüzsüz olmak için mutlakaa o çatlarmış;
Nasılsa Rabbim utandırmasın! duası alan,
Bu arsızın o damar zaten eksik alnından!
Cebinde gördü mü üç tane çil kuruş, nazlım,
Tokatlıyan'da satar mutlakaa, gider de, çalım.
Eğer dolandırabilmişse istenen parayı;
Görür mahalleli ta karnavalda maskarayı!
Beyoğlu'nun o mülevves muhit-i fahişine
Dalar gider, takılıp bir sefilenin peşine.
Haya, edeb gibi sözler rüsüm-i fasidedir;
Vatanla aile, hatta, kuyüd-i zaidedir.
Diyor da hepsine birden kuduzca saldırıyor
Ayıp değil mi? demişsin Aceb kim aldırıyor!
Namaz, oruç gibi şeylerle yok alış verişi;
Mukaddesat ile eğlenmek en birinci işi.
Duyarsanız kara kuvvet bilin ki: İmandır.
"Kitab-ı köhne de - haşa - Kitab-ı Yezdan'dır.
Üşenmeden ona Kur'an'ı anlatırsan eğer,
Çu ezberindeki esmayı muttasıl geveler:
Kuruun-i maziyeden kalma cansız evradı
Çekerse, doğru mu yirminci asrın evladı?
Nedir alakası yirminci asr-ı irfanla
Bu şaklaban herifin? Anlamam ayıp değil a!
Meta'-ı fazlı mı varmış elinde gösterecek?
Nedir meziyyeti, görsek de bari öğrensek.
Hayır! Mehasin-i Garb'ın birinde yok hevesi;
Rezail, oldu mu lakin, şiarıdır hepsi!
Bütün kebaire tiryaki bir kopuk tanırım
- Ne oldu bilmiyorum şimdi, sağ değil sanırım -
Kumar, şena'atin akşamı, irtikab, içki
Hülasa defter-i a'mali öyle kapkara ki:
Yanında leyl-i cehennem, sabah-ı cennettir!
Utanmıyor musun? Ettiklerin rezalettir!
Denirse kendine, milletlerin ekabirini
Sayardı göstererek hepsinin kebairini:
Filan içerdi Filan fuhşa münhemikti diye,
Mülevvesatım bir bir rical-i maziye
İzafe etmeye başlardı paye vermek için.
Peki! Fezaili yok muydu söylediklerinin?
Diyen çıkarsa müverrihlik etmedim! derdi.
Şu zübbeler de, bugün, aynı ruhu gösterdi.
Fransız'ın nesi var? Fuhşu, bir de ilhadı;
Kapıştı bunları yirminci asrın evladı!
Ya Alman'ın nesi var zevki okşayan? Birası;
Unuttu ayranı, ma'tuha döndü kahrolası!
Heriflerin, hani, dünya kadar bedayi'i var:
Ulumu var, edebiyyatı var, sanayi'! var.
Giden birer avuç olsun getirse memlekete;
Döner muhitimiz elbet muhit-i ma'rifete.
Kucak kucak taşıyor olmadık mesaviyi;
Beğenmesek, medeniyyet! diyor; inandık, iyi!
Ne var, biraz da ma'arif getirmiş olsa desek;
Emin olun size hammallık etmedim? diyecek.
Ne kaldı arkaya? Dördüncü kısmın efradı.
Bu zümrenin de sefahet hayat-ı mu'tadı.
Hem i'tiyadını hiçbir zaman değiştiremez;
O nazlı sineye, zira, acıklı şey giremez!
Geçen kıyamet için fırtınaydı, geçti diyor,
Diyor da zevkine, vur patlasın, devam ediyor.
– Bugün Florya mı? A'la! Yarın ne var?
– Konser
Sular da pek ömür amma, açık değil, dediler.
– Açılmamış diye evlerde kalmak olmaz ya!
– Hakikat öyle! Ne yapsak? Gider misin Mama'ya?
– Ne var ki?
– Orta oyun var. Gelir misin? Haydi!
– Kavuklu, Hamdi mi? Gerçek O sağ değil
– Abdi.
– Hayır hayır! Bana lazım değil ne Abdi, ne şey!..
– Nedense pek. asabisin bugün, Feridun Bey!
– Değil, bu tatsız oyunlar çekilmiyor: Monoton!
– Peki! Ne yapmalı? Sen bari söyle Bak: Saat on.
– Evet, ne yapmalı? Dur dur! Ne Üsküdar, ne Mama
Tiyatro olmalı, yahud güzelce bir. sinema.
Demek tiyatro severmiş benim sevimli beyim
O halde ben ona tam altı sahne arzedeyim:
Ki her birinde değişsin bütün bütün ahenk;
Zemini yeknesak olsun, edası renga-renk!
Edirne kal'asıdır gördüğün hisar-ı mehib;
O zirvesinde biten simsiyah ağaç da: Salib!
Murad-ı Evvel'i sırtında gezdiren tepeler,
Nasıl rüku ediyor Ferdinand'a, bak, bu sefer!
Bizim midir sanıyorsun şu yükselen bayrak?
Çeken: Savof Lala Şahin değil, kuzum, iyi baki
Edirne İşte o İslam'ın ahenin suru;
Edirne İşte o Şark'ın cebin-i mağruru;
İkinci arş-ı tealisi Al-i Osman'ın;
Birinci mevki'-i feyyazı, belki, dünyanın;
Edirne işte o istanbul'un demir kilidi;
Sefil ayakları altında Bulgar'ın şimdi!
Muzaffer ordusu hakkıyle intikaam alıyor:
Çoluk, çocuk, kadın, erkek, ne bulsa parçalıyor.
Bu katl-i ama da raziyim ihtiram olsa,
Harim-i dini de geçtik, harim-i namusa!
Şu dört minareli cami' ki yoktu hiçbir eşi;
Ki parlıyordu hilalinde san'atın güneşi;
Salibi sineye çekmiş de bekliyor Nevmid!
Ezan sadası değil duyduğun tanin-i medid!
O şanlı ma'bedi Sultan Selim-i mağfurun,
Ki ihtişamına benzerdi subh-i mahmurun,
Nasıl gurub edivermiş ki: Bir ziya, bir nur,
O kanlı bezlerin altından olmuyor manzur!
Ne sinesinde Huda var, ne hatırında Nebi
Zalam-ı küfre gömülmüş boyunca iaşe gibi!
Birer mezar-ı müebbed kesilmiş evlere bak:
Beş ayda kırk bini sönmüş ki yanmıyor tek ocak!
Sokak sokak dolaşan sayha: Vapesin feryad;
Derin derin duyulan ses: Enin-i istimdad.
Dışarda kendisi mahkum, içerde namusu
Esiri öldürüyor, bak ki, zulmün en koyusu!
Meriç'le Tunca'nın üstünde gördüğün kümeler
Nedir bilir misin? Enkaaz-ı tarumar-ı beşer!
Sarayiçi'ndeki biçareler ki hepsi kadın
Kenara vurmuş olan kısmıdır bu ecsadın!
Nazarlannda sönen gözlerin sönük nazarı;
Kulaklarında civarın enin-i muhtazarı;
Kucaklannda birer na'ş-ı pare pare defin
Ecelle uğraşıyor bir yığın kemik Ne hazin!
Yalın ayak, baş açık, bir paçavra sırtında;
Bu tamtakır adanın tamtakır muhitinde;
Acından ölmeye mahkum olan zavallıları,
Sular bıraksa da Bulgar bırakmıyor dışarı!
Ne kurtulur, ne ölür Derde bak, felakete bak:
Hayat? O hakkı değildir, ölüm? ölüm de yasak!
– Nedir şu karşıki vadiyi bir alev buruyor;
Fakat yılan gibi yerlerde kıvranıp yürüyor?
– Nedir mi? Kükremesinden de bellidir: Arda
– Ya imtidad-ı mehibince yükselen her ada?
– Mezar-ı sahihi binlerce gövdenin, kafanın!
– Bu kıpkızıl derenin reng-i ateşini, sakın,
Şafak bulutlarının zilli olmasın?
– Heyhat!
Sevahilinde onun söndürüldü öyle hayat:
Ki aktı sel gibi aylarca hun-i mazlumu!
– Bu kanlı perde nedir?
– Hangi kanlı perde, şu mu?
Gümülcine'yle havalisidir ki, bir canavar
Bu mel'anetleri yapmaz - meğer ki Bulgarlar! -
Ne ihtiyar seçiyor, bak, ne kimsesiz tanıyor;
Beş altı günde otuz bin adam boğazlanıyor!
Pomakların deşilip süngülerle vicdanı;
Alınmak isteniyor ta içinden imanı!
Birer birer oluyor ırzı, mali, yurdu heder
Gidince hepsi elinden: Ya Bulgar ol, ya geber!
Şu, göğsü baltaların en koniyle parçalanan,
Şu, beyni taşların altında uğrayıp kafadan,
Karın, çamurların üstünde, inleyen canlar;
Şu, bir yığın kömür olmuş, kül olmuş insanlar;
Ki gazlı bezle, o olmazsa, yağlı katranla
Yakıldı Bulgar'a şayeste bir soğuk kanla;
Salibe secdeye varmak Huda'ya isyandır.
Deyip Huda'sına kurban olan şehidandır.
Ya Bulgar ol, ya geber! sade hainin dediği
Tanassur etmeye koyvermiyor ahaliyi,
Bahanesiyle imam görmüyor mu, çıldırarak,
Kuduzca saldınyor intikaam için ite bak!
Sarıklarından asılmışların hesabı mı var?
Yetişmiyor gibi yer, bir de gökyüzünde mezar!
Siz, ey başındaki destarı etmeyip de feda,
Onunla alem-i lahuta yükselen şüheda!
Ne mutlu sizlere: Dünyada çok ölüm gördüm;
Tahattur etmiyorum böyle kahraman bir ölüm.
Cihanda Habl-i İlahi'ye i'tisama, sizin
Şu kahramanlığınızdır yegane levh-i güzin!
Siz, ey vücuduna elvermeyip de hak-i mezar,
Nesim-i safa gömülmüş rical-i berhurdar!
Biz almasak bile a'dadan intikaamınızı;
Huda ki defter-i ebrara yazdı namınızı,
Günün birinde şu dağlardan indirir elbet,
O intikaamı alır kanlı canlı bir millet!
– Nedir uzakta nümayan olan şu ıssız ova?
Ki pek hazin duruyor?
– Bilmiyor musun? Kosova!
Nasıl bilirdin! Evet, bilmesen de hakkın var:
Bırakmamış ki, taş üstünde taş, kuduz canavar!
Yol uğratıp da bu sahradan önce geçmişsen;
Görür müsün, bakalım, bir nişane geçmişten?
Zemini öyle boyanmış ki, hun-i İslam'a:
Kızıl kesafeti çökmüş cebin-i eyyama!
Kızıl ufukların altında kıpkızıl her yer
Kızardı, baksana, dağlar, kızardı vadiler;
Kızardı çehre-i dünya; kızardı ruy-i sema;
Fakat şu mavili bayrak kızarmıyor hala!
Onun salındığı yerlerde bir kızıl tufan,
Ne can bıraktı, ne iman, ne boğmadık vicdan!
Minareler serilip hake, sustu ma'bedler;
Yıkıldı medreseler; dümdüz oldu merkadler.
Mesacidin çoğu meydanda yok, kalanlar ise,
Ya gördüğün gibi meyhanedir, ya bir kilise.
Şehirde evlere baskın; kazada katl-i nüfus;
Kurada kalmadı telvis olunmadık namus!
Yapan da kim? Adı Osmanlı, ruhu Yunanlı,
Bu işde en mütehassıs bölük bölük kanlı!
Mukaddes orduyu te'yid eden bu azgınlar
Saçıp savurdular etrafa öyle yangınlar:
Ki uğradıkları yerlerde tütmüyor bir ocak
Kıyam-ı haşre kadar, belki tütmeyip duracak!
Adım basında şekaavet, adım basında kıtal;
Şena'atin ne kadar kanlı şekli varsa: Helal!
Şu, haç kazılmak için alnı parça parça olan;
Şu, vaftiz etmek için buzlu gölde dondurulan
Zavallılarla soğuklarda titreşen eytam;
Şu, süngülerle aranmış delik deşik erham;
Şu, na'şı kanlı çarıklarla çiğnenen kızlar;
Şu, hanedanı sönenler; şu hanümansızlar;
Şu ümmehat-ı perişan; şu derbeder evlad;
Şu, saç yolan ninecikler; şu inleyen ecdad;
Şu, bombalarla çöken kubbeler derunundan;
Kemik sütunları halinde fışkıran ecsad;
Şu kül yığınları altında saklı gövdeleri
Tavaf eden, o yürekler dayanmıyan feryad;
Tiyatrolarda görülmez, değil mi, nazlı beyim?
Sıkıldın öyle mi? Dur başka sahne göstereyim:
Bilir misin duyulan hangi yurdun inlemesi?..
İkindi oldu mu yahu? Nedir bu salli! sesi?
Evet ikindi Gelin bari bir dua edelim.
Kabul eder diyelim Hakk'a iltica edelim:
Ya Rab, bizi kahretme, helak eyleme
– Amin!
Ta ibret olup kalmıyalım aleme
– Amin!
Yetmez mi celalinle göründüklerin artık?
Kurban olayım, biz bu tecelliden usandık!
Bir fecr-i ümid etmeli ferdaları te'min
Göster bize, ya Rab, o güzel günleri
– Amin!
Ferdalara kaldıksa eğer Nerde o ferda?
Hala mı bu İslam'ı ezen matem-i yelda?
Hala mı bu afaka çöken perde-i hünin?
Narın yetişir Bekliyoruz nurunu
– Amin!
Müstakbel için sine-i millette emel yok!
Bir ukde var ancak, o da: Tevfik-i ezel yok!
Sensin edecek var! diye vicdanları tatmin.
– Amin!
Kur'an ayak altında sürünsün mü, İlahi?
Ayatınm üstünde yürünsün mü, İlahi?
Haç Ka'be'nin alnında görünsün mü, İlahi?
Çöksün mü nihayet yıkılıp koskoca bir din?
Çektirme, İlahi, bu kadar zilleti
– Amin!
Ve'l-hamdu li'l-lahi Rabbi'l-alemin
