Behlül Dane

Behlül Dane

Bu Hayatı Neyleyim, Bana Seni Gerek Seni...
balatfener@gmail.com

DEPREM MUHABBETLERİ

15 Ağustos 2017 - 16:26

Bilimin sesine kulak verelim ve yapabileceklerimizi yapalım.

O bilim, 1999 depremine kadar neredeydi acaba diye sormak geliyor insanın içinden!!!..  Ben, kendi kısıtlı bilgilerimle dahi İstanbul'a her 33 senede bir orta ölçekte, 100 senede bir ise büyük ölçekli bir depremin yan etkilerinin gelerek kentte hasar verdiğini biliyorum (İstanbul merkezli değil, çevredeki depremlerin yansımaları) ve buradan hareketle 1998-99 yıllarında eşime dahi bu meseleyi sık sık söyledim. 1967 Adapazarı depreminin üzerinden 32 sene geçtiğini, yakın bir zaman içinde İstanbul'u da sarsacak büyük bir deprem olabileceğini vs... Neticede gerçekleşti ve geceyarısı saat 03:02'de evimiz şiddetle sallanmaya başladığında şok da olmadım. Beklediğim o makus anın maalesef geldiğini hissettim...  Ama, elimdeki gazete küpürleri koleksiyonumu açıp da baktığımda, gazetelerde necip sanatçılarımızın (!) bacak, boyun, gerdan, kalça ve bilûmum vücut detaylarıyla ilgili görüntülerinden başka pek de bir haber olmadığını görmekteyim o yıllarda.  

1999 depremi olduktan sonra, hemen herkes ciyak ciyak bağırıp felaket tellallığına soyundular. 3 gün içinde batıyoruz, olmazsa haftaya, o da olmazsa en geç 20 gün içinde çöküyoruz, bitiyoruz teraneleri...   Ele imkan geçti ya, kullanıldı bu imkan son raddesine kadar...  Ama, mesele; bu depremin öncesinde gerekli uyarıların yapılması idi. İş olup bittikten sonra herkes deprem mütehassısı olup çıktı. Asıl işin erbâbı da bunların arasından sıyrılmak için, daha farklı demeçler vermek durumunda hissetiler kendilerini. Biri 7.5 şiddetinde derse, “Yok efenim. Yanlış biliyorsunuz... En az 8 şiddetinde...” şeklinde... Hatta işin ucunu kaçırıp, tâbir-i câizse meselenin bokunu çıkartan birtakım aklıevvellere bile rastlandı ara ara: “13 şiddetindeki deprem kaçınılmaz” şeklinde...   Halbuki deprem şiddeti ölçeği 12’ye kadardır ve bu değer de; değil İstanbul’un, bütün dünyanın yokoluşu anlamına gelir. 

Benzer durumlar hava hareketlerinde de sık sık gözlenmektedir. Havalar ısınıp da suhunet biraz yükselmeye başladı mı, derhal öldürücü Çöl sıcaklarının yolda olduğu ve 1 haftada onbin kişinin ölebileceği ya da kışın yerde iki santim kar birikse, akabinde kutup soğuklarının gelmekte olduğu, binlerce insanın donarak terk-i diyar eyleyeceği palavraları sıkılır. Hatta bu kış asrın soğuğu olacak denilmişti ama ne hikmetse İstanbul’a tek parça kar düşmedi. Hayatımda gördüğüm en karsız kış oldu...  (Halbuki hep hayalimde, kutup ayılarının postlarından eşime kürk yaptırtmayı düşünmüştüm geçen kış    ) Yazın da çöl sıcağı olarak lanse edilen 35-37 derecelerin nasıl çöl sıcağı olduğuna bir türlü akıl-sır erdiremedim. Herhalde çölde 35-36 derece sıcaklıklar, orada yaşayanlar için kış kabul edilmektedir. 

Neticede, deprem, hava değişimi gibi böyle büyük hareketlerin verilmesinde ifratla-tefrit arasında sıkışılmamalı ve mantıklı haberlerle, insanları korkutup telâşa düşürmeden, gerekli mercilerin alması gereken tedbirler alınmalıdır. Demirel’in petrol krizi sonrasında 70’lerde sarfettiği meşhur ve de harikulâde bir lâfı vardır: “Türkiye’de petrol vaaadı da, biz mi içtik?!” 80’lerde bir de meşhur bir televizyon reklamı vardı. Çocuk babasına saf saf soruyordu: “Baba... Evimizin çatısına yıldırım düşse sen tutabilir misin?” Bize de elimizde olmayan bazı gelişmeler karşısında, “Elimizde imkân vardı da, biz mi kaçmadık, ya da depremi engellemedik?” diye sormak kalıyor bu durumda... 2029'da deprem olacaksa (2029 - 1999 = 30 sene.. Mantıklı bir tarih...  ), o güne kadar 22 sene boyunca kafayı mı yiyelim biz de burada?  Haberlerde artık biraz sağduyu istiyoruz. Deprem olana kadar geçecek 20 küsur sene zarfında Türkiye'nin muhtelif yerlerine birçok ruh hastalıkları hastahanesi kurulması daha gerçekçi bir çözüm.  Çünkü Bakırköy ve bildiğim kadarıyla Manisa dışında, bu seviyede fazla hastahanemiz yok ama, bu haberlerden dolayı, milyonlarca yarı-deli ve çatlak İstanbullu aramızda dolaşıyor...    

Allah hepimize uzun ömürler versin...  

Akın KURTOĞLU

Kaynak ve daha fazlası için tıklayınız

Bu yazı 985 defa okunmuştur.