Misafir Yazar

Misafir Yazar

Alıntı makaleler
fatihten@gmail.com

AGORA MEYHANESİ

15 Ağustos 2017 - 21:58

Makyajları tazelenmiş, yüzlerinde ki gerginlik geride kalmıştı. Yine ileride anlatabilecekleri dopdolu anılarla günü sonlandıracaklarken Fuat, “Var mısınız, şöyle güzel bir meyhaneye gidip feneri orada söndürelim, ne dersiniz?” deyip, masadakilere baktı, kimse “varız” demedi ama hepsinin gözü “varız” diye bağırıyordu. Yılmaz, “Sakız’a mı Fuat Bey?” diye sordu, fut Bey’de “Hayır Yılmaz, bu kez Agora Meyhanesine gidiyoruz.” Deyince, Handan “Şu şarkılarda bahsi geçen Agora Meyhanesi mi?” diye sorunca, Fuat, Handan’a dönerek, “En iyisi, hikâyeyi orada anlatmak.” Diyerek masadan kalktı, hepsi Fuat’ın ardından hareketlendiler.

“Güzel bir dünyada yaşamak istiyorsanız, siz de öyle bir meyhane bulun”

Orhan Veli Kanık

Küçücük cephesi ama içeriye girdin mi, sekiz köşesi vardı.

Dile pelesenk, damaklarda tat, akıllarda mühür olmuş:

Agora Meyhanesi…

Önceleri, kendi bağından kestiği üzümleri, Bozca adaya götürürdü: Adalı kızların ayaklarının altında ezilsinler, canları çıkana kadar; şarap olsun diye. Sonrasında, İstanbul’a açtı yelkeni, üzümleri satılsın, cebi para görsün diye. Haliç’ten içeri salar yelkeni, rüzgâr olmadığı zamanlarda güçlü kolları ile asılır küreklere: Belki, imana gelir de, koklardı boynunu, öperdi dudaklarını, saçlarını okşar da, salardı içine kendini. Ama kadın inat etmiş, “olmaz Asteri, olmaz” ne zaman karaya basar ayakların, o zaman bu evden girersin içeri.” Der de başka bir şey demez olmuştu. Atardı kendini Çıfıt çarşısına, sabahlara kadar dolanır, Balat’ın, Fener’in, Ayvansaray’ın, Lonca’nın dar sokaklarının, ahşap evlerinin arasında. Artık canına tak etmişti de, ne yapacağını bilemezdi, bilemezdi Asteri… En sonunda Balat, Çıfıt Çarşısı’nda bir dükkan bulur ve adını Agora koyduğu, meyhanesini açar; sırf İstanbullu kadın istedi diye… Yıl 1890 ve halen devam eder Agora Meyhane’si: Önce, Asteri’den Oğlu Hristo’ya, ondan da Torun Hristo’ya kalır. Herkes, “Agora Meyhanesi” şarkısının burada, burası içinde yaşanan bir aşk hikâyesine yazıldığını sanır ama aldanırlar: Onun hikâyesi de bir başkadır, onu da anlatacağım. Dededen, toruna kadar yaşamış ve hala yaşamakta olan bu meyhane de her şey o kadar güzeldi ki, meyhane kültürünün yanı sıra, kendi kültürünü de üstüne koyarak, kült bir meyhane kültürü oluşturması elbette kaçınılmazdı. Baba Hristo Dudilis, kendi elleriyle balık tuzlamalarını, lakerdalarını, çirozlarını yapar, rakıya meze edermiş. Toriğin en tazesini, en irisini alır, boşalan meşe şarap fıçılarına basarmış; lezzeti kendine has. Sardalyeyi, hamsiyi kendi usulünce tuza basarmış. Hele bir koloridye yapsın, yiyenler bir daha yermiş. Rum kadınların kuruttuğu uskumrudan yapılmış çirozları, kendine has usulüyle servise hazır eder, bir lezzet harikası yaratırmış. Birisi çiroz istedi mi, kendinden başkasına el sürdürtmez, kendi hazırlarmış: önce, çirozu ateşte tütsüler iyice işkence edercesine ateşini yükseltirmiş. Sonra ateşini düşürmek için sirkeye batırılmış beze sarar, bir süre bekletirmiş. Bezi çeker önüne, et döveceği gibi bir demir parçasıyla öyle bir dövermiş ki çirozları, dayanamaz lime-lime olurmuş etleri. Kıvamına gelen çirozların etlerini küçük bir tabağa koyar üzerine yeteri kadar sirke, hak ettiğince en iyisinden zeytinyağı döker, en sonunda da incecik kıydığı dereotunu bolca üstüne serper, öyle servis edermiş. Lakerdası ayrıca, Hacı Bekir Lokumu gibi yumuşacık, tuzda pişen hamsisi, sardalyesi efsane dönüştürülmüş müdavimlerince. Hele mezeleri; kusursuz… en son Dudilislerin torun Hristo’su işletir Agora Meyhanesini. İşte o Hristo kapıda karşılamış Fuat Bey’i ve misafirlerini. Vakt-i kereattan az önce girdiler içeriye. Saygı gereği kendini en arkaya attı Yılmaz. Hristo girenlere şöyle bir baktı, “Bayım keşke haber verseydiniz, doluyuz bu akşam” deyince, Fuat, ağzını açamadan, Yılmaz atıldı hemen, “Barba, biz geldik, ayıp oluyor, tanımadın mı?” deyince, Hristo, hemen toparladı, ne de olsa dededen meyhaneci, “Ah Yılmazimu, kusura bakma oğlum, baba Hristo gibi yaşlanırım herhalde. Deyip, hem özür dilemiş, hem de hoş geldiniz demeye getirmişti. İçerisinin ambiyansından etkilenen Handan, Zehra ve Beytu etrafı inceliyorlar, Fuat’ta hangi masayı seçeceğine bakıyordu ama Hristo çoktan en güzel masayı göstermişti bile. Hristo’nun bu tavrı Fuat’ın hoşuna gitmişti. Babacan tavırlı Hristo, o mükemmel meyhaneci tavrını sergiliyordu; kapıdan içeriye girdiklerinden beri nasıl davranması gerekiyorsa öyle davranmıştı. Dört kişilik masaya, beş kişi oturdular. Yılmaz, içeriyi ve dışarıyı kontrol etmek için masanın başını seçmiş, çoktan etrafı incelemiş, müşterilere tek-tek bakmış, kim iyi, kim kötü tahmin etmiş ona göre tedbir alıyordu, ne de olsa yanlarında kadın vardı. Ama yanılmıştı Yılmaz, Agora kültüründe kadına yamuk yapılmaz, yapmaya yeltenen varsa –ki kuruluşundan beri pek rastlanmasa da- hemen dertop edilir, çaktırmadan bir daha gelmemek üzere arka kapıdan çıkartılır, eşek sudan gelinceye kadar haddi bildirilir, bir daha da buraya giremezdi. Nihayet Hristo geldi. Elbette rakı içecekler ama ne yiyeceklerdi? Yoksa ona mı bıraksınlardı. Tabi ki ona bıraktılar ama Fuat, “rakılar Fahrettin Gökay olsun.” Dedi. Barba güldü, olsa da versek begumi, ah nerede?” dedi. Gülüştüler. Gülüştüler ama bu espriyi anlamayanlar da vardı masada. Handan, Zehra, Beytu, üçü birden “Fahrettin Kerim mi dedi?” diye mırıldandılar. Fuat’ta, “Gece uzun anlatırım.” Dedi ama önce “Agora Meyhanesi” şiirinin öyküsünü anlatmalıydı. Masanın alabileceğinden fazla meze geldi, yok-yoktu. İlk yudumlarını almadan, Yılmaz’ın haricindekiler, meyhanenin yüz yıllık envanterinin asılı olduğu duvarları inceledi, eşyaların yıpranmışlığının altındaki hikâyeleri okudu, müdavimlerin yüzündeki izlerin anlatmak istediklerini anlamak ve öğrenmek için sabırsızlıklarını dışa vurup, merak ettiler. Önce bir cızırtı duyuldu, ardından Gönül Yazar’ın sesinde “Agora Meyhanesi” kulaklarının derinliğinde hoş bir sedaya dönüştü…

Burası agora meyhanesi 

Burada yaşar aşkların 

En divanesi en şahanesi

Bu gece benim gecem 

Bu gece benim gecem 

Cama vuran her damlada 

Seni hatırlıyorum 

Ve sena susuzluğumu

Bu aksam ümitlerimi 

Meze yapıp içiyorum 

İçiyor içiyorum 

Şarkı bittiğinde, yine kısa süreli bir cızırtıyla pikabın sesi kesildi, kadehler kalktı, rakılar yudumlandı, herkes kendine göre seçtiği mezelerden çatalın ucuyla alıp, ağızlarını tatlandırdılar. Fuat, önce yerinden kıpırdandı, tahta iskemlesinin arkasına iyice yaslandı, bir yudum daha su içti, boğazını temizledi ve okumaya başladı:

Sana bu satırları

Bir sonbahar gecesinin

Felç olmuş köşesinden yazıyorum

Beş yüz mumluk ampullerin karanlığında

Saatlerdir boşalan kadehlere

Şarkılarını dolduruyorum

Tabağımdaki her zeytin tanesine

Simsiyah Bakışların'ı koyuyorum

Ve kaldırıp kadehimi

Bu rezilcesine yaşamaların şerefine içiyorum.

Burası Agora Meyhanesi

Burada yaşar aşkların en madarası

Ve en şahanesi

Burada saçların her teline bir galon içilir

Gözlerin her rengine bir şarkı seçilir

Sen bu sekiz köşeli meyhaneyi bilmezsin

Bu sekiz köşeli meyhane seni bilir

Burası Agora Meyhanesi

Burası arzularını yitirmiş insanların dünyası...

Şimdi içimde sokak fenerlerinin yalnızlığı

Boşalan ellerimde kahreden bir hafiflik

Bu akşam umutlarımı meze yapıp içiyorsam

Elimde değil

Bu da bir nevi namuslu serserilik

Dışarda hafiften bir yağmur var

Bu gece benim gecem

Kadehlerde alaim-i semaların raks ettiği

Gönlümde bütün dertlerin hora teptiği gece bu

Camlara vuran her damlada seni hatırlıyorum

Ve sana susuzluğumu

Birazdan plaklarda şarkılar susar, kadehler boşalır

Umutlar tükenir, mezeler biter

Biraz sonra bir mavi ay doğar tepelerden

Bu sarhoş şehrin üstüne

Birazdan bu yağmur da diner

Sen bakma benim böyle delice efkârlandığıma

Mendilimdeki o kızıl lekeye de boş ver

Yarın gelir çamaşırcı kadın

Her şeyden habersiz onu da yıkar

Sen mesut ol yeter ki ben olmasam ne çıkar?

Dedim ya burası Agora Meyhanesi

Bir tek iyiliğin tüm kötülüklere meydan okuduğu yer

Burası Agora Meyhanesi

Burası kan tüküren mesut insanların dünyası

Sessizlik herkese fazla gelmişti, tekaütler köşesinden biri ayağa kalktı, yavaş-yavaş alkışlamaya başladı. Sonra bir-iki kişi katıldı, ardından üç-beş derken, yavaş-yavaş dolan meyhanede kim varsa alkışlamaya başladı; mutfaktan barın arkasına gelen aşçısından, bulaşıkçısına kadar. Az bir süre sonra, Hristo, elinde bir büyük rakı ile masaya geldi, tekaütler masasını göstererek, bizim tekaütlerden, ayrıca benim edebiyat hocam Osman Cemal Kaygılı’nın ikramıdır, Fuat Beyim.” Diyerek, Fuat’ın itiraz etmesine fırsat vermeden şişeyi açtı masanın ortasına koydu. Fuat, teşekkür etti, tekaütlerin oturduğu masaya baktı, kalktı yanlarına gitti. Biraz sohbet ettiler, şiirler okudular, Fuat geri döndü, masasına oturmadan Hristo’ya işaret etti, meyhaneci, ellerini havlusuna silerek yanlarına geldi. “Bu müstesna insanlara, benden de büyük rakı ver, ayrıca bu akşamki hesapları da benden, itiraz istemiyorum.” Dedi. “Hristo, emredersiniz, Fuat Beyim.” Diyerek tezgâhının arkasına geçti. Böylece kalıcı dostluklar kuruldu. “Artık şu şarkıdaki sözlere benzemeyen, makamı bile uygun olmayan, şiirin aslını dinledikten sonra, hikâyesini de öğrenmenin zamanı gelmedi mi? Fuat Bey, Ne dersiniz?” diyen Handan, Beytu’nun elini tutarken, sandalyesini iyice ona yaklaştırdı, başını omuzuna koydu. Handan, yerinde şöyle bir kıpırdandı, Yılmaz bildiği hikâyenin tekrarını dinlerken sigarasının dumanının ardına gizlediği hüznünü açığa vurmak istemedi. Fuat, akıcı konuşması ve anlatımıyla söze başladı. 

“işte bu dillerden düşmeyen şarkıya ait şiir henüz on dokuz yaşındayken, Onur Şenli yazmış. Aslında, aşkına karşılık bulamadığından yazdığı bu şiirde ki Agora Meyhanesi tamamen hayal ürünü, İzmir de böyle bir meyhane yok. Babasının teşvikiyle musiki dersleri almaya başlar. Babası da iyi bir müzisyen ve Üsküdar Musiki Cemiyetinin de kurucularındanmış, üstat Sabahattin Şenli. Onur Şenli çocukluk döneminden beri şiir yazmakta ve aynı zamanda aldığı musiki eğitiminin terbiyesiyle şarkı da okumaktadır. Bu şiirin oluşmasına etken olan da okuduğu bir şarkıdır. Bir akşam bir dostlarının evlerine misafirliğe giderler, söz dönüp dolaşıp Onur Şenli’nin güzel şarkı okumasına gelir. O günlerde Zeki Müren’in okuduğu hicaz bir şarkıyı icra eder:

Anladım sevmeyeceksin beni sen nazlı çiçek

Hasta gönlüm yine hicrânını yalnız çekecek

Bil ki rûhum seni çılgınca severken ölecek

Yine sensin beni bir lâhza şifâyâb edecek

Misafir oldukları ailenin beyi ortanca kızının da sesinin iyi olduğunu söyler ve kız gözlerini Onur Şenli’den hiç ayırmadan bir tango okur. Kızın bakışlarına çarpılmış Onur Şenli, kulaklarında tango, gözlerinde kızın simasından başka bir şey yok:

Seni sevmem de haksız

Sevdim demem de haksız

Fakat ne çok insafsız simsiyah bakışların

Bir ılık gece gibi simsiyah bakışların 

Aşk dolu rüya gibi simsiyah bakışların 

O ne bakışlar öyle 

Taş mı olaydım söyle

Beni çıldırtan böyle simsiyah bakışların 

Bir ılık gece gibi simsiyah bakışların

Aşk dolu rüya gibi simsiyah bakışların

Deli ettin beni sen

Senin oldum artık ben

Bayram etsin o gülen simsiyah bakışların 

Tanışıklarına rağmen fazla görüşemiyorlar. Ardından okullar kapanınca da kız ailesi ile birlikte yazı geçirmek üzere başka bir şehre giderler. O yaz ikisinin de tanıdığı başka bir kız, Onur Şenli’ye âşık olduğunu söyler. Onur kızın bu aşkına ve teklifini kabul etmez. Ortak arkadaşları olduğu için sevdiği kız bu durumu öğrenir ve Onur Şenli ile artık görüşmek istemez. Buna çok içerlemiştir. Şaraba başladığı bir döneme de denk gelince, içer efkârlanır ve kıza bir mektup yazmaya karar verir. Kafayı iyice çeker, sarhoş bir halde eve gelir ve yazmaya başlar. “Sana bu satırları bir sonbahar gecesinin felç olmuş köşesinden yazıyorum” diye mektuba başlar ve o duygu ve sarhoşluğunun da etkisiyle arkası gelir. Son noktayı koyduğunda, yazdıklarını okur ve “Bu şiir oldu be” der. İşte şiirin aslı demin okuduğum gibi, hikâyesi de aynen böyledir.” der ve rakısından bir yudum alır, tekrar şiiri okumaya başlar; meyhanede yine sessizlik hâkim olur; Fuat’ın son mısraının son kelimesini söyleyene kadar. Hüzün çökmüştür yine, kapının çarptığı zilin sesi sessizliği bozar; ellerinde keman, darbuka, kanun ile Loncalı üç roman girer içeriye. Darbukacı en yaşlıları, altın kaplamalı dişlerini göstererek “Bir recalim var!” diye bağırır, diğer masalar, “Her kime?” diye karşılık verir, darbukacı tüm hüneri ve kuvvetli sesiyle başlar söylemeye;

Oturdum göbek taşına 

Sürmeler çektim kaşıma 

Abe bizi çekemeyenler 

Çatlasın patlasın alla aşkına (Roman aksanında h harfleri yutularak söylenir.) 

Birden meyhanenin havası değişmiş, ortalık şenlenmişti. Herkes roman çalgıcılara kendini kaptırmış, zaman mevhumunu yitirmişlerdi. Masalardan topladıkları alaturaları yeterli bulunca, geldikleri gibi çıktılar gittiler. Müşterilerden biri sızmış, kafası masanın üzerine düşmüştü. Hristo geldi, önce hafifçe omuzuna dokundu, bir daha dokundu, baktı olacak gibi değil adamı sertçe sarstı; adam oralı bile değil. Hemen garsonlardan Arnavut Kerim’i çağırmalarını istedi. Kapının zili tekrar çaldı, kendine has çınlamasıyla, herkes kapıya döndü; içeriye çam yarması gibi, sırtında küfesi hamal Arnavut Kerim tüm heybetiyle girdi, Handan’ın, Zehra’nın gözleri fal taşı gibi açıldı. Hristo, “Arnavut, al bunu ince bel yokuşunda yeşil boyalı eve götür ama sakın kapının önüne bırakma. Karısı camda belki bunu bekler, görmesin bu halini, ayıp olur.” deyip, hamalın cebine iki tane iki buçukluk madeni para koyar. “Emrin olur Barba, anladım.” der, adamı küfeye koymasıyla kapıdan çıkması bir olur. Handan, Fuat Bey’e bakar, “içipte küfelik olmak bu herhalde?” der, gülüşürler. Masa tam demindedir. Başka bir arzuları olup-olmadığını soran Hristo, elindeki yeşile dönük, mantarın yarısı şişenin ağzında kalmış, diğer yarısı kopuk, etiketi yıpranmış rakı şişesi olduğu belli olan boş şişeyi masaya bıraktı. “Beyim, belki hatıraları hareketlendirir diye depoda buldum, getirdim. Duydum ki hanımlar merak etmişler, Yılmazimu, öyle dedi.” Diyerek, gülen gözlerle arkasını dönerken de “Mini-mini valimiz, ne olacak halimiz.” dedi. Yılmaz ile Fuat Beyin rakı anıları tazelendi, diğerleri bu tekerlemeden bir şey anlamadı. Yılmaz, demini bulmuş, rakının da verdiği cesaret ile, Fuat Bey’e mahcup olabileceğini düşünmeden, ayağa kalktı, elindeki rakı bardağını havaya kaldırdı, “Mini-mini Valimiz,” diye bağırdı, Agorada kim varsa ayağa kalkmış, “ne olacak halimiz!?” diye bağırdılar. Ardından, Fuat ayağa kalktı. “İçelim âb-ı hayat, neşe versin bedene, Allah rahmet eylesin rakıyı icat edene, artsın eksilmesin, taşsın dökülmesin, Allah bizi meyhanesiz memlekete düşürmesin.” diyerek rakı duasını yaptı, meyhane de kim varsa, “Amiiin!!!” diye bağırdı. Bu kez tekaüt edebiyat öğretmeni Osman Cemal Kaygılı ayağa kalktı, “Fahrettin Kerim’e…” diye bağırdı, hepsi birden “Fahrettin Kerime…” diye karşılık verdi, herkes masasına kendi önüne döndü. Beytu neredeyse ilk defa söze girdi, “Kim bu Fahrettin Kerim?” diye sordu. “İşte bu…” diyerek, Hristo’nun getirdiği şişeyi eline aldı, etiketli tarafını onlara çevirdi, hepsine tek-tek gösterdi. Kırmızı, beyaz ve lacivert renklerinden oluşan etiketin üzerinde beyaz zemini ortalayan kocaman 45 yazan rakamların kenarları kırmızı ile yazılmış, altında rakamın genişliğinden daha dar, ortalanmış DERECELİK yazıyor. Onun altında lacivert rakamlardan daha geniş YENİ RAKI yazısı var, ondan da biraz daha geniş çok daha küçük puntolarla TEKEL İDARESİ yazılı. Biraz altında yine lacivert bir logo var, iç-içe iki dairenin ortasında alt alta yazılmış T harfleri göze çarpıyor hemen. Logo, inceden kalına doğru kırmızıçizgilerle çerçevelenerek ön plana çıkartılmış, en alttaki kalın kırmızıçizginin sol tarafında siyah renkte MİKDARI, hemen onun altında ortadan bloklanmış 25 cl yazıyor. Kalın kırmızıçizginin sağındaki yazı okunamayacak kadar eskimiş. Bunları, gözlemleyen Beytu, “Eee bunun üzerinde, Fahrettin Kerim Yazmıyor.” Deyince Fuat ile Yılmaz kahkahayı patlatıyor. Handan ile Zehra anlamsız gözlerle şişeye bakıyor ama bir şey anlamıyorlar. Fuat’ta daha fazla merak ettirmemek için söze giriyor. “Fahrettin Kerim Gökay, 1950-1957 yılları arasında İstanbul Belediye Başkanlığı ve Valiliği yapmış hem tıp adamı hem de devlet adamı. 1922 yılında ‘Emrazı Akliye ve Asabiye Mütehassısı’ olarak mezun oluyor. İstanbul akşamcılarının ve O dönemin Başbakanı Adnan Menderesin kâbusudur. Bir rivayete göre geceleri İstanbul sokaklarını gezer ve rastladığı sarhoşların bel kemiğinden su almak için hastaneye sevk edermiş. Bu olmuş mu, olmamış mı bilinmez; Rivayet böyle dedim ya… Kısa boyu, tombul bedeni, yumuşak huylu ama bir o kadar da asabi bir adamdı. Fahrettin Kerim işte bu rakı şişesine benzetilmiş. Her ikisinin de boyu kısa, tombul, derecesi de sert. Akşamcıların intikamı gecikmemiş. Bu benzerlikten dolayı, meyhaneye giden aç bir Fahrettin Kerim, büfeye rakı almaya giden, ver bir Fahrettin kerim, demeye başlamışlar. İşte bu şişe, o şişe…” deyip, Fahrettin Kerim’e kadeh kaldırdılar. Gecenin güzelliğine Yılmaz noktayı koydu. “Fuat Bey, saat on biri geçti, sokağa çıkma yasağını ihlal etmeyelim, isterseniz.” Dedi, kimse kalkmak istemedi ama mecburen kalktılar. Handanları, Teşvikiye’ye, Fuat Beyleri, Nişantaşı’na bıraktı, Yılmaz da evine döndüğünde saat tam on iki olmuştu.

Ömer L. BAKAN