Yaşadığımız toplumda müslüman halkın islamla ilişkilerini incelediğimiz zaman sorgulanması gereken birçok hususların olduğunu görüyoruz. Bunlardan bir tanesi de müslümanların Kur’an’la ilişkisinde görülmektedir. Müslümanların neredeyse tamamı anlamadan da olsa Kur’an okumanın sevap olduğuna inanmaktadırlar.
Acaba gerçekten zannedildiği gibi anlamadan Kur’an okumak sevap mıdır?
Önce aşağıdaki ayetleri düşünerek okuyalım:
“Hâlâ Kur’an üzerinde gereği gibi düşünmeyecekler mi? Eğer o Allah’tan başkası tarafından gelmiş olsaydı onda birçok çelişki bulurlardı.”(Nisa/82)
“Onlar Kur’anı düşünmüyorlar mı yoksa kalpleri kilitli mi?”(Muhammed/24)
“Andolsun Biz Kur’anı öğüt alınsın diye kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?”(Kamer/22)
“Tertil üzere(itinalı, düşünerek, yavaş yavaş) Kur’an oku “(Müzzemmil/4)
“(Resulüm) Sana bu mübarek Kitabı, ayetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.”(Sad/29)
“…Bu Kur’an bana kendisiyle sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyolundu…”(Enam/19)
“Ey iman edenler! Ne dediğinizi bilinceye kadar sarhoş iken namaza yaklaşmayın…”(Nisa/43)
“Biz gönderdiğimiz her bir peygamberi – kendilerine apaçık anlatsın diye – ancak kendi kavminin diliyle gönderdik. Allah dileyen kimseyi saptırır dileyen kimseyi hidayete erdirir. O Azizdir, Hâkimdir.”(İbrahim/4)
“Yemin olsun ki onların(Peygamberlerin) kıssalarında akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır.”(Yusuf/111)
Yukarıya bazılarını aldığımız ayetlerin dışında daha birçok ayet bu Kitabın anlaşılarak okunması gerektiğini ya direkt veya dolaylı olarak telkin etmektedir. Gerçekte söz bir şey anlatmak için söylenir. Siz başkasına söz söylerken ona bir şey anlatmak için söylemez misiniz?
O halde Allah da sözlerini bir şey anlatmak için söylediğine göre İnsanlar o sözleri neden anlamadan geçiyorlar/anlamak istemiyorlar?
Bir insan konuşmaya başladığı zaman “susun bakalım, adam bir şey söylemek istiyor, dinleyelim de anlayalım” denilir.
Allah konuşmuş (konuşmaya da devam ediyor) ve Kur’an oluşmuş. O zaman Allah’ın konuşması olan Kur’an’a da yukarıda olduğu gibi aynı duyarlılığı gösterelim ki, rahmetine layık olalım.
“Kur’an okunduğu zaman ona kulak verip dinleyin ve susun ki merhamet edilesiniz”(Araf/204)
Kur’an’ı düşünerek ve anlayarak okumamız/dinlememiz gerekir ki ibret alıp fayda görelim. Anlamadan okuduğumuzda bu fayda nasıl elde edilecek?
Kur’an’ın çoğunun kıssalardan oluştuğu herkes tarafından bilinen bir gerçektir. Kıssalar hisse almak için anlatılır. Anlaşılmayan bir sözden hisse almak mümkün değildir.
“De ki: O (Kur’an) büyük bir haberdir. Siz ise ondan yüz çeviriyorsunuz.”(Sa’d/67,68)
Madem Kur’an büyük haberleri ihtiva ediyor, o halde Kur’an’ı anlamadan okuyan kimse büyük haberlerden gafil kalmaz mı? Ayetteki “siz ondan yüz çeviriyorsunuz” ifadesini aynı zamanda “siz o Kur’an’ın anlamından uzak kalıyorsunuz” şeklinde yorumlamak yanlış mı olur?…
Akıl, düşünmek ve anlamak içindir. Allah Kur’an’ın başından sonuna kadar akıl sahiplerine hitap edip “aklınızı kullanmıyor musunuz?, tefekkür etmiyor musunuz?, düşünmüyor musunuz?” şeklinde ifadeler kullanarak anlamayı bir amaç olarak önümüze koymuştur. Bu gerçek ortada iken sevap kazanmak için anlamadan Kur’an okumayı nereye oturtacağız?
“Hani Allah kendilerine kitap verilenlerden: ‘Onu muhakkak insanlara açıklayıp anlatacaksınız ve onu gizlemeyeceksiniz’ diye söz almıştı. Onlar ise onu kulak ardı ettiler ve onu basit menfaatlerle değiştirdiler. Ne kötü bir alışveriş yapıyorlar!” (Al-i İmran/187)
Bu ayet kitabı bilen kimselere onu başkalarına açıklama sorumluluğu getirmek suretiyle Allah’ın kelamının anlaşılması yolunda bizlere net bir fikir vermiş olmaktadır.
Kur’an’ı okuma konusunda Kur’an’da dört tane kelime kullanılır.
1. Kıraat: “Karae” kökünden gelir ve okumak, mütalaa etmek, incelemek,…anlamlarına gelir.
“Yaratan Rabbinin adıyla oku!” (Alak/1)
2. Tilavet: “Telâ” kökünden gelir. Okumak, bir şeyin ardından gitmek, uymak,…anlamlarına gelir.
“Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler onu hakkıyla okurlar. Çünkü onlar ona iman ederler…”(Bakara/121)
3. Tertil: “Rattele” kökünden gelir. Kur’an’ı okumada itinalı, düşünerek, yavaş yavaş okumak demektir.
“Tertil üzere Kur’an oku!” (Müzzemmil/4)
4. Tedris: “Derase” kökünden gelir. Kitap veya dersi anlamak ve hıfzetmek için okumak anlamına gelir.
“Yoksa size ait bir kitap var da (bu batıl inanışları) onda mı okuyorsunuz?”(Kalem/37)
Kur’an’da okuma ile ilgili geçen dört kelimenin de sözlük anlamlarına baktığınızda kesinlikle okumanın aynı zamanda “anlama” çabasını da ifade ettiğini göreceksiniz. Okuma işini anlama çabasından ayırmak mümkün değildir.
“Gerçektende (imana gelmeleri ve böylece) günahlarını bağışlaman için onları ne zaman davet ettiysem parmaklarını kulaklarına tıkadılar…”(Nuh/7)
Nuh (a.s) insanları davet ettiğinde onlar parmaklarını kulaklarına götürüyorlardı. Böylece peygamberin davetiyle kendi aralarına engel koyarak duymak ve anlamak istemiyorlardı. Tabi burada söz konusu edilen kâfirlerin bu tavırlarında bilinçli bir red vardır. Ama sonuçta peygamberin ne dediğini anlamamış ve davetinden uzak kalmış oluyorlardı.
Tıpkı buradaki durumda olduğu gibi günümüzde müslümanlar da Kur’an okurken sadece lafzını okudukları için Kur’an’ın anlamıyla aralarına engel koymuş oluyorlar.
Bilinçsizce yapılıyor olsa da müslümanlar bu tavırlarıyla Kur’an’ın davetiyle kendi aralarına engel koymuş olmaktadırlar.
Şimdi şu iki tavrı yan yana koyun ve düşünün:
Kâfirler peygamberin çağrısına karşı parmaklarını kulaklarına tıkayarak peygamberin ne dediğini dinlemek ve anlamak istemiyorlar.
Bunun yanında müslümanlar Kur’an’ı okurken parmaklarını kulaklarına tıkamıyorlar ama anlamadan okudukları için bunlar da Kur’an’ın ne dediğinden mahrum kalıyorlar.
Biri bilinçli, diğeri ise bilinçsiz de olsa netice de her iki kesim Allah ve peygamberi anlamayıp çağrısından uzak kalarak aynı noktada buluşmuş olmuyorlar mı? Yani her iki durumda da davet muhataplarına ulaşmıyor.
Bu durumda günümüzde müslümanların anlamadan Kur’an okumaları eskiden kâfirlerin yaptıkları parmağı kulağa tıkamanın müslümancası oluyor galiba!…
Kur’an insanlar için bir uyarıdır. Eğer Kur’anı anlamadan okursak Kur’an insanları nasıl uyaracak? Böylece anlamadan okuyarak Kur’an’ın uyarıcılık işlevini yok etmiş oluyoruz. Hayat kitabı olan Kur’anı hayattan çekip alıyoruz.
Böylece Kuran’ı, hayatın içinde! ama kimseye karışmayan, hayatı şekillendirmekten uzak bir tapınak kitabı konumuna düşürmüş olmuyor muyuz?.
Peki, bizim bu tutumumuz biz müslümanları laikleştirmeye/küfre çevirmeye çalışan güçlere farkında olmadan hizmet etmek anlamını taşımıyor mu?
Burada şu soru üzerinde düşünün:
Kur’an’ı anlamadan okumak Kur’an’a mı yoksa Kur’an düşmanlarına mı hizmet ediyor?
Gerçekten insanları düşündürerek tesiri altına alan ve sonra da değiştirerek ihya eden bu iman kitabı ancak bu şekilde anlamsızlaştırılarak hem müslümanların elinden alınabilir hem de onları avutabilir, maalesef!
Kur’an’ı müslümanların elinden cismen almak mümkün değil. Dünyada da Kur’an’ı cismen yok etmek mümkün değil. Çünkü onu Allah koruyor.
Ancak anlamı devre dışı bırakılan bir kitabın olması ile olmaması arasında bir fark yoktur!
İngiltere devlet adamı Churchill’in avam kamarasında yaptığı konuşmada şöyle dediği rivayet edilir:
(Eline Kur’anı alarak diyor ki) “Şu elimde gördüğünüz kitabı müslümanların elinden almadan onlara yapabileceğimiz bir şey yoktur. Bundan sonraki savaşımız Kur’an’a ve onun insanlara sunduğu değerlere karşı olacaktır. Ancak o zaman emelimize ulaşabiliriz.”
Bugün yaşadığımız hal sanki bu sözlerin bir uygulaması gibidir. Elimizdeki Kitabı anlamadan okuduğumuz için aslında Kur’an elimizden alınmış hükmündedir. Çünkü Kur’an hem lafzıyla hem de manasıyla Kur’an’dır.
Manasını göz ardı ettiğimiz zaman canı alınmış bir varlık gibi olur. Ölü olan şeyin elimizde olması aslında olmaması anlamına gelmiyor mu?
Ebu’d- Derda (r.a) dan : Peygamberle(s.a.v) beraberdik, gözüyle semaya baktı ve şöyle dedi: “Şu an ilmin insanlardan çalınma zamanıdır. Hatta ilim adına hiçbir şeye güç yetiremeyeceklerdir”
Ziyad b. Lebid el Ensari dedi ki: “Bizden ilim nasıl çalınacak? Biz devamlı Kur’an okuyoruz, Kur’an’ı okuyup öğretiyoruz, çocuklarımıza, hanımlarımıza da öğretip okutuyoruz.”
Şöyle buyurdu: “Ey Ziyad! Annen seni yetim bıraksın! Seni Medine ahalisinin fakihlerinden sayacak olursam, (şuna dikkatini çekmek isterim) : “Söyle bakalım! İşte Tevrat Yahudilerin elinde ve işte İncil Hıristiyanların elinde, onlara bu kitabın hiçbir faydası var mıdır?”
Cubeyr dedi ki: Ubade b. Samit’e rastladım, dedim ki: “Kardeşin Ebu’d-Derda ne anlatıyor duyuyor musun?”
Sonra Ebu’d-Derda’nın söylediklerini ona söyleyince şöyle dedi: “O doğru söylemiştir. İstersen yeryüzünde kalkacak olan ilk ilmi sana bildireyim. Yeryüzünden ilk kalkacak olan ilim huşu’dur. Camiye girip de huşû içinde tek bir adam göremeyeceğin zaman pek yakındır”(Tirmizi, ayrıca bak.Rudani, Hadis külliyatı, c.1, s.70)
Ahirette peygamberimiz(s.a.v) Kur’an hakkında Allah’a şöyle şikayette bulunacak:
“Peygamber diyecek ki: Ey rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk ettiler.”(Furkan/30)
Bu ayeti anlamaya çalışırken “Bu insanlar hem Resulullahın(s.a.v) ümmeti olacak hem de Kur’anı terk edecekler. Nasıl olur bu?” diye bir soru sorduğumuzda herhalde; şimdiki gibi, dersek yanlış söylemiş olmayız.
Çünkü Kur’an ümmetin elinde bol bol okunuyor, hatimler indiriliyor, hafızlar yetişiyor ama anlamayı ve üzerinde düşünmeyi terk etmişiz. Tabir yerindeyse onu uzaktan seviyoruz! Bu ne biçim sevgiyse!…
Ümmet Kur’an’la ilgileniyor ama içi boş bir ilgiden bahsetmek mümkün. Yani Kur’an’a bir şekilde terkedilmişlik muamelesi yapılıyor, Kur’an yetim bırakılmış!
Kur’an okumak Allah ile konuşmaktır. Anlamadan Kur’an okuyanlar Allah konuşurken O’nu dinlemedikleri halde dinler gibi yapmış oluyorlar ama dinlemiyorlar. Peki bu Allah’a ve Kitaba saygısızlık değil midir?…
Siz konuşurken biri sizi dinler gibi yaparsa ama ne dediğinizle ilgilenmezse siz bunu hakaret saymaz mısınız?
Peki, hem Kur’an okuyacaksınız hem Kur’an’ın (Allah’ın ) ne dediğiyle ilgilenmeyeceksiniz!
Ne iştir bu! Böyle bir okumayı kim soktu müslümanların kafasına!
Müslümanlar böyle abes bir şeye nasıl prim verir?
Kur’an kılavuzdur. Allah’a giden kulluk yolunda nasıl yürüneceğinin kılavuzudur. Kılavuzluk, yolda yürürken yolu bilmeyenler içindir.
İnsan hayat yolunu yürürken elbette kılavuza ihtiyaç duyar. Birine kılavuzluk yapması için bir şey sorduğunuzda sizin anlayacağınız dilden konuşması lazım ki kılavuzluk gerçekleşsin. Aynı dilden konuşmak anlaşmaktır. Demek ki, kılavuzluk anlamı/anlamayı/anlaşmayı zorunlu kılar.
Madem bu Kur’an biz müslümanların kılavuzudur, o halde bu kılavuzu okurken anlamalıyız ki, bize kılavuzluk yapmış olsun. Yoksa yolu nasıl göstermiş olacak?
Kur’an okurken acele etmemek lazım. Bu Kur’an’ın emridir.
“Kur’an’ı tertil üzere (itinalı, düşünerek, yavaş yavaş) oku.”(Müzzemmil/4)
“Gerçek hükümdar olan Allah yücedir. Sana onun vahyi tamamlanmazdan önce Kur’an’ı (okumakta) acele etme ve ‘Rabbim benim ilmimi artır’ de.”(Taha/114)
“Vahyi, acele edip okumak için dilini oynatıp durma. Onu toplamak da, okutmak da Bize aittir. Şu halde, Biz onu okuduğumuz zaman, sen de okunuşunu izle. Sonra onu açıklamak da Bize aittir.”(Kıyamet/16-19) Ayrıca Furkan/32. ve İsra/106. ayetlerine bakabilirsiniz.
Durum böyle olunca bize ne oluyor da Kur’an’ı hatmetmek için acele ediyoruz? Kur’an’ı acele bir şekilde okuyarak ona buna hatim indirmeyi marifet sayıyoruz. Hele günümüzde “hatim indirmek” dediğimiz Kur’an okuma biçimi üç şu yanlışı birden içeriyor:
1- Kur’an’ı anlamadan okumak
2- Kur’an’ı acele ederek okumak
3- Kur’an’ı ölmüşlere okumak
Bunun hiçbir tutulacak ve savunulacak tarafı yoktur. Çünkü “Hatim” dediğimiz şey toplumumuzda sadece ölülere indirilen bir okuma biçimidir. Oysa Kur’an’ın en başını açtığınızda hemen ikinci sayfasında şöyle diyor:
“Bu, kendisinde şüphe olmayan, muttakiler için yol gösterici bir kitaptır”(Bakara/2)
Bu ayet bu kitabın hem kimler tarafından okunacağını hem de kimlere okunacağını belirtmiştir. Şöyle ki:
Muttaki; takva sahibi yani Allah’a karşı gelmekten sakınan kimse demektir. Bir kimsede takva duygusu varsa Kur’an ona yol gösterir. Muttaki insan Kur’an’ı okuyacak ve yolunu bulacak.
Ama keyfine göre yaşamak isteyen diğer bir ifade ile Allah’a göre yaşama derdi olmayan insanların Kur’an’la işleri yoktur.
Muttaki bir kimsenin de diri olacağını söylemeye gerek yoktur. Çünkü ölmüş bir insanın Allah’tan sakınacak durumu kalmamıştır.
Ayrıca bir başkasına okuyacaksak onun da diri/yaşayan biri olması gerekir. Çünkü “Kur’an bir kılavuzdur” dedik. Kılavuzluk yolda yürüyene yapılır. Ölmüş yani hayat yolunu bitirmiş kimselere kılavuzluk söz konusu olmaz.
Böylece “hatim” dediğimiz Kur’an okuma biçiminin hiçbir yönüyle bir müslümanın Kur’an’la olması gereken doğru ilişki biçimine uymadığı sanırım anlaşılmış oldu.
Peygamberimiz (s.a.v) Kur’an okurken azap ayetleri geldiğinde sakınıyordu, rahmet ayetleri geldiğinde ise talep ediyordu.
Kur’an’ı anlamadan okuyanlar azap ayetlerinden nasıl sakınacaklar ve rahmet ayetlerini nasıl talep edecekler? Resulullah (s.a.v) gibi Kur’an okuyacaksak anlayarak Kur’an okuyacağız ki, azap ayetleri geldiğinde biz de sakınalım ve rahmet ayetleri geldiğinde biz de talep edelim.
Demek ki anlamadan Kur’an okuduğumuzda Resulullah(s.a.v) gibi davranmamakla ona muhalif hareket etmiş oluyoruz.
Sahabe Kur’an okuduğunda on ayet okuyor, anlıyor, yaşamına geçiriyor ve daha sonraki on ayete geçiyordu. Bu nefis okuma biçiminden bize “Hocam bir aşır okur musun?” kalmış, maalesef!
“Aşır” Arapçada sayı olarak on anlamına geliyor. Hoca on kadar ayeti okuyor ama ne okuyan anlıyor ne de dinleyen!
Sahabe okuma biçimini bize böyle mi miras bırakmış(!)
Demek ki biz mirasa ihanet etmişiz, mirası tahrif etmişiz. Bu halimizle Resulullah’ın(s.a.v) terbiyesinden geçmiş sahabeye de aykırı davranmış oluyoruz.
Bir ayeti ele alalım. O ayet namazı, zekâtı, yoksulları doyurmayı ya da insanlara güzel söz söylemeyi…vs. emrediyor olsun.
Bu ayetin içindeki hükmü yaşamak için anlayarak okumak lazım. Diyelim ki okudum, anladım ve hükmü yerine getirdim. Allah da bu amelin karşılığı olarak mükâfat verecektir, inşallah!
Mükâfat bir amelin karşılığıdır. Sevap da aynen bunun gibi bir amelin karşılığıdır. “Sevap” kelimesi Arapçadır ve bir şeyin karşılığı anlamını ifade eder. Ortada somut veya soyut bir amel olacak ki sevabı/karşılığı olsun.
Yukarıda bahsettiğim şekilde içinde hükümler olan ayeti anlamadan okuduğunu varsayalım. Anlamadığın için içindeki hükümlerden haberin olmadı. Haberin olmadığı için hükmü yerine getiremedin. Yani ortada bir amel olmadı. Dolayısıyla ortada bir amel olmayınca sevabı/karşılığı söz konusu olur mu?
Denilebilir ki anlamadan da olsa Kur’an okumak bir amel değil midir? Niye bunun sevabı olmasın?
Öyle ya! Kur’anı eline alıyorsun ve belli bir vakit ayırarak okuyorsun, meşgul oluyorsun. Bu anlamda görünüşte bir amel var!
Ama biz Kur’an okumanın nasıl olması gerektiğini daha önce izah ettik. Sizin Kur’an okuyuşunuz buna uymuyor. Siz kendi kafanıza göre hareket ediyorsunuz.
Mesela, hasta olsanız, sizi iyileştirmek için ilaç verseler siz o ilaçları kafanıza göre hareket ederek mi içersiniz yoksa ilacı yapanların prospektüste yazdıkları şekilde mi hareket ederek içersiniz?
Elbette ilaçtan fayda görmek için verilen yazılı talimata göre hareket edersiniz.
İşte tıpkı bunun gibi eğer Kur’an bir ilaç! ise – ki bunda şüphe yoktur – O zaman bu manevi ilacı da tıpkı öteki ilaçlar gibi ilacı yapanın talimatına göre hareket ederek kullanmak zorunda değil miyiz?
Buradan hareketle şu anlaşılmış olmaktadır ki; bir amelin sevabı olması için onun salih amel olması lazım. Anlamadan Kur’an okumak ise salih amel olmamaktadır.
Çünkü bir amelin salih amel yani Allah katında makbul bir amel olması için iki şartı taşıması gerekiyor:
1- Allah’ın rızasını kazanmak için yapılması lazım
2- O amelin Allah’ın dediği şekilde yapılması lazım.
Anlamadan Kur’an okuyanlar mutlaka Allah’ın rızası için bunu yapıyorlardır bunda şüphem yok. Ama Allah’ın dediği şekilde yapmadıkları için salih amel vasfına ulaşmıyor. Salih olmayan bir amelin ise sevabı olur mu?…
Anlamadan Kur’an okuma noktasında bazen deniliyor ki; “Hocam anlamadan da olsa Kur’an okuduğumda ben o an etkileniyorum, manevi bir haz duyuyorum. Bu da bir fayda değil midir?”
Ben de bu noktada diyorum ki; evet, burada bir fayda görülüyor gibi. Ancak bu dediğin şey fıtrattır. İnsan fıtratı her türlü ahenkli, güzel ve duygulu seslerden etkilenme eğilimindedir. Yani Kur’an okurken/dinlerken duyulan his sadece Kur’an’a has değildir. Romantik ve duygusal bir müzik sesi bile pekâlâ insanı o an etkileyebiliyor.
Kaldı ki Kur’an’a dair bu etkilenme anlamdan yoksun olduğu için insanda davranışa dönüşmüyor. Çünkü anlamdan yoksun etkilenmeler insana ne yapacağını söylemiyor. Dolayısıyla etki soyut kalıyor, somutlaşmıyor. O an mistik bir hava oluşuyor fakat az sonra geçiveriyor. Bu tür etkilenmelerle bilinç/iman dediğimiz şey oluşmuyor. Yani ortada aldatıcı bir etkilenme var. Bu bizi yanıltmasın.
Kur’an’ı okumaktan maksadın onu anlamak demek olduğu bu şekilde ortaya konulduktan sonra şimdi de şu hususlara dikkatlerinizi çekmek istiyorum:
Allah Kur’an’ı anlayarak okudukları halde anladıklarına/bildiklerine uygun davranmayanları Kur’an’da ağır bir şekilde yermiştir.
“Kendilerine Tevrat öğretildiği halde onun gereğini yerine getirmeyenlerin hali kitaplar taşıyan eşeğin hali gibidir. Allah’ın ayetlerini yalanlayan kimselerin misali ne kötüdür! Allah zalimler topluluğuna hidayet etmez.”(Cuma/5)
Ayetin anlamına dikkat edilirse Allah’ın kitabını anlayarak okumak da yeterli değil. Kitabı bildiği halde anlamına uygun davranmayan kimseler kitaplar yüklenmiş eşek yerine konmuş.
Sırtına değerli kitaplar yüklenmek eşeği eşeklikten kurtarmadığı gibi Allah’ın kitabını sadece bilmek ama gereği gibi davranmamak da insana bir değer katmıyor, üstelik onu Allah katında sorumlu kılıyor.
Aynı şekilde Allah, kendisine ayetler öğretildiği halde ayetlerden bağımsız hareket edenleri bu defa salya akıtan bir köpeğe benzeterek yeriyor.
“Sen onlara ayetlerimizi verdiğimiz halde ayetlerin gereğiyle hareket etmeyen, derken şeytanın peşine takılan ve sonunda azgınlardan olan adamın kıssasını anlat.
Eğer Biz dileseydik o kimseyi ayetlerimizle yüceltirdik. Fakat o dünyaya meyletti ve hevasına uydu. Artık bu adamın durumu üstüne varsan da varmasan da dilini sarkıtıp soluyan bir köpeğe benzer.
İşte ayetlerimizi yalanlayan kimselerin durumu budur. Artık sen kıssayı onlara anlat belki iyice düşünürler. Ayetlerimizi yalanlayan ve kendilerine zulmedenlerin misali ne kötüdür!”(Araf/175-177)
Bu ayetlerde de görüldüğü gibi Allah’ın ayetlerini anlayan/bilen ama gereğini yerine getirmeyip basit dünya menfaatlerine heves eden insanlar her gördüğü cismi yağlı kemik zannederek iştah içerisinde salya akıtan köpeğe benzetiliyor. Ne aşağılık bir durum!
Kur’an’ı anlayarak okuduktan sonra gereğiyle amel etmemek bu kadar ağır bir şekilde yerildikten sonra burada şunu söyleyebiliriz:
Kur’an’ı anlayarak okuyup ama gereğiyle amel etmemek bu kadar ağır bir şekilde yerildiğine göre Kur’an’ı anlamadan okumak yani ne dediğiyle bile ilgilenmemek bundan daha kötü bir tutum değil midir?
Elbette daha kötü bir tutumdur. Çünkü birincisinde bildiğiyle amel etmeme suçu varken ikincisinde bunun yanına bir de Allah’ın ne dediğiyle ilgilenmeme suçu ekleniyor.
Burada şöyle bir itiraz yapılabilir. Denebilir ki; anlamından haberi olmayan bilmediği için ötekine göre mazur sayılır. Çünkü öteki bildiği halde bilinçli olarak yapmıyor.
Ben de derim ki, hayır, yanılıyorsunuz. Mesela, memur olarak size okuyup gereğini yapmanız için bir yazı tebliğ edilse siz de sorumlu olmamak için hiç okuma zahmetine bile katlanmasanız ve imzalamasanız bu sizi sorumluluktan kurtarır mı?
Tabi ki, hayır. Çünkü o yazıdan haberiniz var ve siz bir memur olarak size iletilen yazılarla ilgilenmeme gibi bir seçeneğiniz yok. İlgilenmek zorunda olduğunuz bir yazıya böyle davranamazsınız.
Şimdi düşünün! Allah sizi kendisine kulluk yapmak için yaratmış olsun ve bu kulluğun nasıl yapılacağına dair size bir yazı/kitap ulaştırsın ama siz Allah’ın ne istediğiyle ilgilenmeyin.
Sonra da “niçin şunları yerine getirmedin?” denildiğinde “Ya Rabbi! Benim bunlardan haberim yoktu. Ben senin kitabını devamlı saygıyla tekrar ederek anlamadan sevap kazanmak için okuyordum” deyin!
Ey akıl sahipleri Allah için birazcık düşünün! Trajikomik halimizi anlatan bu cevabımız Allah katında bir mazeret olarak görülür mü? Bu, Allah’a gösterilen ne biçim bir saygı anlayışıdır ki içinde Allah’a boyun eğme yok!
Sonra yine düşünün! Size itaat etmek zorunda olan kimse sizin dediklerinizi yerine getirmekten uzak bir şekilde emirlerinizin yazılı olduğu kağıtları kutsayarak ve ne dediğinizi anlamaya çalışmadan sabah akşam devamlı tekrar ederek okusa yani size bu şekilde saygılı olmaya çalışsa nasıl değerlendirirsiniz? Kabullenir misiniz?
“Sen benimle dalga mı geçiyorsun” deyip tepki göstermez misiniz?
Onun bu davranışı sizin yanınızda sevaba mı yoksa cezaya mı karşılık gelir?
Kur’an’ı okumaktan maksadın onu anlamak ve yaşamak olduğu bir kez daha ortaya çıktıktan sonra gelelim bu konuda en çok delil olarak getirilen hadis-i şerife:
Abdullah (r.a) dan Peygamber (s.a.v) şöyle buyurdu: “Allah’ın kitabından bir harf okuyan kimseye bir hasene vardır. Her hasene için de on misli sevap verilir. Elif, Lam, Mim’i bir harf saymıyorum. Belki “Elif” bir harf, “Lam” bir harf, “Mim” de ayrı bir harftir.” (Tirmizi, Tac tercemesi, c.4, s.13)
Bu yazının başından beri okumanın nasıl olması gerektiğine dair getirdiğimiz gerekçeler çerçevesinde Kur’an’ı anlayarak okumak ve elden geldiği kadar da anladıklarımızı yaşamak şartıyla, evet, Kur’an’ın her harfine Rabbimiz dilediği sevabı/karşılığı verecektir.
Ben hadis-i şerifin böyle anlaşılması gerektiğine inanıyorum. Anlamadan okunulduğunda bile her harfine sevap verileceği şeklindeki anlayışın son derece yanlış ve Kur’an’ın amacından ve ruhundan uzak olduğunu düşünüyorum.
Ne yazık ki, Allah’ın sözleri olan Kur’an’ı anlamadan okumayı hayatımıza bir ibadet(!) olarak sokmuşlar ve böylelikle Allah ile irtibatımızı kesmişler. Hem de bunu Allah’ın mükafatlandıracağını söyleyerek Allah adına yapmışlar.
Öyleyse sevap kazanmak için anlamadan Kur’an okumak, zannedildiği gibi gerçekten sevap mıdır yoksa tam tersine Allah’a ve kitabına karşı saygısızlık mıdır? Bir kez daha düşünmeniz ümidiyle…
HASAN EKER
ALINTIDIR
