Farkında mısınız? Müslümanlar olarak birbirimizle konuşamaz hale geldik, konuşabilirliğimizi yitirdik. Sanki herkes bizim gibi olmak zorundaymış gibi, kendimizden farklı olanlara tahammül edemez olduk.
Peygamberimiz döneminde yıllarca birbirlerinin kanını dökerek düşmanlık eden Evs ve Hazrec kabilelerinin dahi kalplerini birleştirerek kardeşler haline getiren islam dinini, hem de bu dinin mensupları olduğumuz halde konuşamaz hale geldik.
En zıt kutupları dahi birleştiren islam dinini gerekçe göstererek, hem de dini koruma adına birbirimizi öldürmeye başladık. Öldürmesek bile kendimizden farklı olan kardeşlerimizi en azından ötekileştirmeye, olumsuz anlamlar yüklenmiş olan kelimelerle yaftalayıp suçlamaya çalışıyoruz.
Bazı konularda bizden farklı diye diğer müslüman kardeşlerimize “Bizler” diyemez hale geldik. Her konuda bizim gibi olmayan müslümanları “Onlar/ötekiler” diyerek gösterir olduk. Tüm farklılıklarına rağmen tüm müslümanları içine alacak kadar geniş olan iman kardeşliğini adeta “sadece benim gibi olanlar benimle kardeştir” noktasına getirdik.
Öyle daraldık ki, gönlümüzde sadece bir kişilik yer kaldı. Zaten o bir kişi de kendimizden başkası değil! Bu kadar kendimize kapandık ve bencilleştik. Oysa biz müslümanlar medeniyet tasavvuru taşıyan insanlarız. Hal böyleyken kendimizden ibaret bir kişilik dünyamızla, birçok farklılıkları bünyesinde barındıracak kadar geniş olan medeniyet tasavvurunu nasıl gerçekleştirebiliriz? Çünkü medeniyet dediğimiz şey tek kişilik gönüllerle inşa edilemez.
Kendi inanç dünyasındaki insanların farlılıklarına bile tahammül edemeyen kimseler, başka inanç mensuplarının daha büyük ve derin farklılıklarına nasıl tahammül edecekler?
Açıkça söylemek gerekirse, bana göre ister müslüman olsun ya da olmasın, kendisini merkeze alarak kendisi gibi olmayanları yok sayarak yaşamak, ötekileştirmek ve dayatmalarla kendine benzetmeye çalışmak, bütün bunlarla sonuç alınamıyorsa bir şekilde hesabını görmeye kalkma tavrı, bir hastalıktır ve bir travmadır.
Biz müslümanlar bu hale nasıl geldik?
Bana göre bunun üç sebebi var:
1-Dini ve hayatı yanlış tanımak
2-Ahlaki sorun, diğer bir ifadeyle kendimiz gibi olmayanı suçlu görme hastalığı/ahlaksızlığı.
3-Konuşurken incitici bir üslup kullanmak.
1-Dini ve hayatı yanlış tanımak:
Din dediğimiz şey insanın kendi istek ve iradesiyle kabullenip bir bilinç üzere yaşadığı bir hayattır. Bundan dolayı zorlama dinin tabiatına aykırıdır.
Bu dinin kitabı olan Kur’anın hiç bir yerinde bırakın dini başkasına dayatmayı, bunu ima edecek bir ayet bile yoktur. Tam tersine dinde zorlamanın olmadığını bildiren bir çok ayet vardır.(Bak.Bakara/256, Yunus/99)
İnsanları kendine boyun eğdirme gücü olduğu halde Allah bile onları kendi iradeleri üzere özgür bırakırken, bizim insanları dine zorlamamız kraldan fazla kralcı olmaktır. Dolayısıyla bizim, dini zorla başkalarına kabul ettirme gibi bir görevimiz yoktur. Ama biz sanki böyle bir görevimiz varmış gibi başkalarına anlattığımız şey kabul görmeyince kızıyoruz ve o şahsa karşı olumsuz tavırlar takınıyoruz.
“Şimdi, bu söze inanmazlarsa, demek sen onların ardına düşüp nerdeyse kendi kendini yiyip tüketeceksin!”(Kehf/6)
Bir diğer husus hayatın farklılıklarla dolu bir şekilde yaratılmasıdır. Meseleyi insanlar için ele alacak olursak, Allah her insana müstakil bir irade vermiştir. Her insana ayrı ayrı iradelerin verilmiş olması her insanın diğerlerinden farklı olma özgürlüğünün olduğunu gösterir. Bundan dolayı insan sayısınca farklılık olabilir.
Buradan hareketle mesela, müslümanların renginin yeşil olduğunu düşünelim. Yeşil tek renk değil ki, bir sürü tonları vardır. Buna göre müslüman sayısınca farklılık olabilir. Biz herkesi kendi renk tonumuza sokmak istiyoruz ama bizim dışımızda yeşilin bir sürü tonları olduğunu kabul edelim. İşte bu gerçeği kabulden yoksun olduğumuz için, bırakın kendi rengimizde olmayanları, kendi tonumuzda olmayanlara dahi düşmanca davranıyoruz.
Kısaca, dini ve hayatı kendi tabiatı üzere doğru anlarsak, yani dinde dayatmanın olamayacağını, hayatın da farklılıklar içinde yaratıldığı gerçeğini içimize sindirirsek, başkalarının bizden farklılığı bizi rahatsız etmez ve bizde soruna dönüşmez. Bu sorunsuzluk hali neticede tüm farklılıklarıyla birlikte , birbirlerinin sınırlarına tecavüz etmeden insanlara barış içinde yaşama zemini hazırlar.
2-Ahlâkî sorun, diğer bir ifadeyle kendimiz gibi olmayanı suçlu görme hastalığı/ahlaksızlığı:
Başkalarının bizden olan farklılığını onun suçu gibi görmek ve böylece farklılıkların bizde soruna dönüşmesi gerçekten bir ahlak sorunudur.
Bir defa şöyle bir düşünelim! Başkaları bize benzemek zorunda mıdır? Ya da diğer bir ifade ile, bizim başkalarını zorla kendimize benzetmeye hakkımız var mı? Kesinlikle, hayır. Öyleyse başkaları bizim dediğimiz şekilde olmuyorsa niçin rahatsız oluyoruz ve kızıyoruz?
Görüyorsunuz ne kadar ahlaktan yoksun olduğumuzu. Halbuki, “Her şey benim dediğim gibi olmalı ve bana göre hareket etmelidir” deme hakkına sahip sadece Allah’tır. Çünkü O mal sahibidir. Herkes bilir ki, mal sahibinin malı üzerinde böyle bir tasarruf hakkı vardır.
Dolayısıyla bizim herkesi kendimize uydurmaya çalışmamız, olmuyorsa bundan rahatsızlık duymamız ve bir şekilde dışlayarak cezalandırmaya kalkmamız, aslında bir çeşit ilahlığa kalkışmak anlamına geliyor. Ancak biz bunun farkında değiliz.
Ayrıca Allah mülk sahibi olduğu halde kendi mülkündeki bu kadar istemediği farklılıklara tahammül ederken, bize ne oluyor da mülk sahibi olmadığımız halde buna tahammül edemiyoruz ve rahatsızlık duyuyoruz? Hatta hesabını görmeye kalkıyoruz. O zaman hesap günü niye var?
Biz, bu halimizle sanki şunu demek istiyoruz: Allahım, sen bu kadar aykırılıklara tahammül edebilirsin ama, kusura bakma ben edemem. Dolayısıyla aykırı olanların hesabını görüyorum. Artık hesap gününe de gerek yok Çünkü ben o işi hallediyorum!
3-Konuşurken incitici bir üslup kullanmak: Kendimizi ifade ederken karşımızdakini incitici ve tahkir edici bir dil kullanıyoruz. Böyle olunca da daha baştan diyalog imkanını kaybetmiş oluyoruz.
Mesela, dinin Kur’ana dayandırılarak anlaşılması sürecinde, daha çok rivayet kültürüyle hareket eden kardeşlerimizle konuşurken dikkat etmiyoruz.
Evet, bu tartışmada ben de dinin Kur’ana dayandırılarak, her şeyin buna göre anlaşılması gerektiğine inananlardanım. Fakat bu tartışmayı ifade ederken kendi savunduğumuz din anlayışına “İndirilen din”, diğer kardeşlerimizin daha çok rivayetlerle oluşturulan din anlayışına da “Uydurulan din” demek üslup olarak doğru değil.
Sanıyorum, kafiye ve ses uyumundan dolayı böyle bir ifade tercih edilmiş olsa gerek. Ancak “uydurulan din” ifadesi incitici ve hakaret içeriyor. Din uydurmak ne demek? Açıkça muhatabımıza “sen din uyduruyorsun, senin dinin uydurma ve sahte” demiş oluyoruz. Hatta bu ifadeyi biraz daha tahlil edersek, “sen böyle düşünmekle din uyduruyorsun, din uydurmak da insanı küfre götürür” manasından hareketle zımnen muhatabımızı tekfir etmiş oluyoruz.
Evet, Kur’anda din uydurma bağlamında Allah’a iftira etmek gibi ifadeler kullanılıyor. Gerçekten Kur’anda olmadığı, hatta Kur’ana ters olduğu halde “Allah buyurdu” diyerek din anlatmak, din uydurmaktır ve farkında olmadan Allah’a iftira etmiş oluruz. Bunları asla kabul edemeyiz.
Ancak bir yanlış, bir başka yanlışla düzeltilemez. Daha kibar ve edepli ifadelerle onun yanlış olduğunu söyleyebiliriz. Mesela, “sizin bu açıklamalarınız beni tatmin etmedi, kalbime oturmuyor, Kur’anla örtüşmediğini düşünüyorum…vs” diyerek kendimizi ifade edebiliriz.
Biz muhatabımızı incitmeme hassasiyeti göstererek hareket ettikten ve edebimizi muhafaza ettikten sonra herhalde muhatabımızın “Benim söylediklerim nasıl senin kalbine oturmaz?” diyecek hali yoktur.
Allah Kur’anda Hz. Musa’yı Firavun’a gönderirken “Ona yumuşak söz söyleyin, belki düşünür veya saygı duyar.”(Taha/44) buyurur. Firavun gibilere bile kibar davranmamız emredilmişken müslüman kardeşlerimiz bunu daha çok hak etmiyorlar mı?
Gerçekten kalplerimiz ve zihinlerimiz hasta. Hem başkalarıyla bir arada yaşamak zorunda olan varlıklar olarak yaratılmışız, hem de başkalarının farklılığına tahammül edemiyor, onları suçlu gibi görüyoruz. Kendi sosyal gerçekliğimizle çeliştiğimizin farkında mıyız? Bu sorunlu zihinden toplumsal barış çıkmaz, ancak kan çıkar. Zaten çıkıyor da…
Bizlere müslüman olduğumuz için, yani başkalarından farklı inanıp davrandığımız için başkaları tarafından birçok zulümler yapıldı/yapılıyor. Biz bunları haklı olarak kınıyoruz ve suçluyoruz. Ama farkında mısınız, aynı zulmü biz birbirimize yapıyoruz. İslamı bizden farklı anladığı için onu sapıklıkla…vs. gibi vasıflarla suçluyoruz.
Bu tutum kafamızdaki din anlayışının dosdoğru olduğu kabulünden kaynaklanıyor. Öyle ya, gerçekten kafamızdaki din anlayışı dosdoğru ise, buna aykırı olan diğer anlayışlar elbette yanlış olacak! Herkes kafasındaki dinin doğru olduğundan hareketle kendisi gibi olmayanları haklı(!) olarak sapıklıkla suçluyor.
Bir defa kalkış noktamız yanlış. Çünkü kafalarımızdaki din anlayışının dosdoğru olduğunun bir garantisi var mı? Hayır. O halde bu herkesin kendi zannı olmuyor mu?
Kur’anı merkeze alarak araştırıp bir bilinç üzere hareket eden çok az sayıdaki müslümanlar hariç, müslümanların çoğu ya kulaktan dolma bilgilerle, ya da herhangi bir islami gurubun dışa kapalı kendi dar anlayışları içine hapsolunarak öğretilmiş bilgilerle dini hayatlarını sürdürüyorlar.
Kur’anın şu uyarısına kulak verelim: “İnançlarının bütünlüğünü bozarak parçalara bölünen ve her grubun yalnız kendi sahip olduğu (ilkelerle) övündüğü kimselerden olmayın!”(Rum/32)
Maalesef, bugün ümmet olarak Kur’anın işaret ettiği bu sorunu bütün şiddetiyle yaşıyoruz.
Yukarıda da söylediğim gibi zihinlerimizde bir şekilde doldurulmuş farklı farklı islami anlayışlar var. Asıl sorun bundan sonra başlıyor. Sorun şu: Herkes kendi islami anlayışının doğru din olduğundan hareketle başkalarını dalalette görüyor, bu yüzden herkesi kendine benzetmeye çalışıyor ve kendini değişime kapatarak hareket ediyor. Yani zihinleri açık değil.
Kur’andan öğrendiğimize göre Ehl-i Kitap dediğimiz Yahudi ve Hıristiyanlar da sadece kendisi gibi olanların doğru yolda olduğu yanlışına düşmüşlerdi.
“Dediler ki: ‘Yahudi veya Hıristiyan olmayan hiç kimse kesin olarak cennete giremez.’ Bu, onların kendi kuruntularıdır. De ki: ‘Eğer doğru sözlüyseniz, delilinizi getirin.”(Bakara/111)
Bir kimsenin kendisini cennetlik görmesi onun dosdoğru yolda olduğunu gösterir. Allah Kur’anda Hz. Muhammed(sav)e ” Bana ve size ne yapılacağını bilmiyorum.”(Ahkaf/9) demesini emretmişken, yani peygamberimiz bile kendisine ve başkalarına ne yapılacağını bilmiyorken, bizlerin kendisini dosdoğru bir yol üzerinde dolayısıyla ahirette cennetliklerden görmesi tuhaf değil mi?
Ayrıca her gün defalarca namazlarımızda okuduğumuz fatiha süresindeki “Rabbimiz! Bizleri kendilerine nimet verdiklerinin yolu olan dosdoğru yoluna ilet, gazaba uğramışların ve sapıtmışların yoluna iletme!” şeklinde dua edişimiz, hiç kimsenin dosdoğru bir yolda olduğunun garantisi olamayacağını ve devamlı özeleştiri içinde olmamız gerektiğini anlatmıyor mu?
“Dediler ki, “Sizin inancınıza uymayan hiç kimseye gerçekten inanmayın.” De ki: “Şüphesiz doğru yol Allah’ın yoludur. Siz size verilen vahyin aynısının başka birisine gelmesi veya Rabbinizin katında o müslümanlar size karşı deliller getirecekler diye mi telaşlanıyorsunuz?” De ki, lütuf Allah’ın elindedir, onu dilediğine verir. Dikkat edin Allah’ın imkan ve bilgisi sınırsızdır.”(Al-i imran/73)
Bu ayet de kendini doğrunun kriteri olarak gören ve kendisi gibi olmayanları suçlayan hastalıklı zihinlere işaret ediyor. Şöyle ki, Ehli Kitap kendi dinlerini bozduktan sonra Allah, düzeltmek için Hz. Muhammed ile birlikte Kur’anı gönderiyor. Ama onlar kendilerini bu yeni vahiy üzerinden sorgulayacaklarına, bozuk inançları üzerinde direniyorlardı. “Sizin inancınıza uymayan hiç kimseye gerçekten inanmayın.” diyorlardı.
Ehli Kitabın islam dini karşısında takındıkları bu tavrı biz şimdi islamın anlaşılması konusunda kendi dinimiz içinde birbirimize karşı sürdürüyoruz. Sanki islamı doğru anlamak sadece bazı kimselerin hakkıymış gibi bağlandığımız kimselerin görüşlerine, ya da kendi anlayışımıza aykırı olan yorumları hiç düşünmeden daha baştan çöpe atıyoruz. Bu bağnazlıktan kurtulmazsak hem geçmişlerin, hem de kendimizin yanlışlarına mahkum oluruz.
Al-i imran/73. ayetteki “Rabbinizin katında o müslümanlar size karşı deliller getirecekler diye mi telaşlanıyorsunuz?” ifadesi onların yalanlarının ortaya çıkacağı endişesi taşıdıklarını gösteriyor. Gerçekten Allah indirmiş olduğu Kur’anla onların dinlerini nasıl bozduklarını ortaya çıkarmıştır. Elbette ki herkes kendi yalanının ve bozukluğunun ortaya çık(arıl)masından rahatsız olur. Hatta bunu yapana düşman olur.
Nitekim Yahudi hahamlarından Abdullah b. Suriye peygamberimizle münakaşa etmiş, kendisine vahyi kimin getirdiğini sormuş, o da “Cebrail” deyince, “O, bizim düşmanımızdır, başkası getirseydi iman ederdik” demiştir. Bunun üzerine şu ayet inmiştir:
” De ki: Cebrâil’e düşman olanlar bilsinler ki, Cebrâil Kur’ân’ı senin gönlüne Allah’ın izniyle indirdi. Kur’ân, kendinden önce gelen kitapları doğrulayıcı, müminler için rehber ve müjdedir. Kim Allah’a, meleklerine, peygamberlerine, Cebrâîl’e ve Mîkâil’e düşman olursa, bilsin ki Allah da kafirlerin(Doğruyu gördüğü halde görmezlikten gelenlerin) düşmanıdır.” (Bakara/97,98)
Dikkat ederseniz Yahudilerin Cebrail(as)’e düşmanlığının sebebi, getirdiği vahiyle yalanlarını ortaya çıkarmasıdır.
Bugünkü din tartışmalarının temelinde de böyle şeylerin olduğu kesindir. Yapılan ilmi araştırmalar atalarımızın bize miras bıraktığı bazı anlayışların yanlışlığını ortaya koyunca ister istemez o anlayışa sahip olanlarda bir rahatsızlık oluşuyor ve bu araştırmaları yapanlara düşman kesiliyorlar. İlim sahipleri arasındaki kıskançlık duyguları da maalesef bu rahatsızlığı artırıyor ve ardından kavgalar başlıyor.
Herkes kendisinin doğru yolda olduğunu iddia ediyor. Bu, herkesin dolaylı olarak sadece kendisi gibi olanların cennetlik olduğunu söylediği anlamına geliyor! Tıpkı Ehl-i Kitabın iddiası gibi… Peki, herkes cennetlikse, cennetlikler kavga eder mi?Asla! Cennette kavga olmaz. Ama cehennemlikler kavga eder. Çünkü Allah Kur’anda cehennemde kavga olacağını anlatıyor.(Bak.Mü’min/47-50)
Halbuki herkes dosdoğru zannettiği kafasındaki din anlayışının yanlış olabileceği ve yanlış gördüğü dini anlayışların da doğru olabileceği ihtimalini düşünerek zihinlerini farklı anlayışlara açık tutsalar ve kendilerinden farklı olanları dinlemeye tahammül etseler, durum çok farklı olacak. Böylelikle yanlışlarının farkına varabilecekler, kendilerinden farklı olanlara tahammül etme erdemi kazanacaklar ve her gün iyi yönde bir değişim yaşayıp arınacaklar.
Maalesef, islami gurupların neredeyse tamamına yakını içinde yaşadığımız soruna zemin hazırlıyorlar. Şöyle ki, islamı öğreteceğiz diye içlerine aldıkları insanları kendi dar ve tartışmalı meşreplerine sokuyorlar. “Kendilerine kapatıyorlar” dersek daha doğru olur.
Bir müddet sonra öğrettikleri şeylerle bu insanlarda, dosdoğru dinin bu olduğu, her şeyin burada olduğu ve bunun dışındaki anlayışların islam dışı olduğu zannı oluşturularak onların zihni adeta kapatılıyor. İşte hastalığımız tam da buradan itibaren başlıyor.
Böyle olunca artık bu insanlarla konuşulamıyor. Niçin konuşulabilsin ki, kendi anlayışı dışındaki her şeyi yanlış gören insan seni dinlemez. Tam tersine sen ona konuşurken seni anlamak yerine sana cevap hazırlamakla meşgul olur.
Farkında mısınız? Müslümanlar olarak birbirimizin yanında farklı düşündüğümüzü özgür bir şekilde konuşmaktan korkar hale geldik. Açıkça konuşamıyoruz. Çünkü konuştuğumuzda başımıza neler gelebileceğini az çok tahmin edebiliyoruz.
Tam da sözün burasında Maide/41. ayette geçen Yahudilerin bir tutumundan bahsetmemek olmaz. Medine’de bulunan Yahudi bilginleri halktan bazı kimseleri önceden doldurarak peygamberimize gönderiyorlardı. Onlara “Gidin Muhammed’i dinleyin. O’na şunları sorun. Eğer şöyle cevap veriyorsa onu alın, başka türlü cevap veriyorsa almayın” diyorlardı.
Bu doldurulmuş ve de zihni kapatılmış kimseler peygamberimize gidip onu dinler gibi gözüküyorlardı ama gerçekte kendilerini kurup gönderen arka plandaki hocalarını dinliyorlardı. Güya peygamberimiz arka plandaki hocanın söylediği gibi cevaplarsa doğru söylemiş olacak, değilse yanlış cevaplamış olacak! İlgili ayette bu husus şöyle anlatılıyor:
“Ey peygamber! Kalpleri inanmamış olduğu halde ağızlarıyla “inandık” diyenlerden ve Yahudilerden küfürde yarışırcasına koşanlar seni üzmesin. Onlar daima yalana kulak verir ve senin yanında olmayan bir grup hesabına casusluk için dinlerler. Kelimeleri yerlerinden değiştirirler. “Eğer size şu verilirse hemen alınız, o verilmezse sakınınız” derler. Allah bir kimseyi fitneye düşürmek isterse, Allah’a karşı, onun lehine hiçbir şey yapamazsın. Onlar, Allah’ın, kalplerini temizlemek istemediği kimselerdir. Onlar için dünyada rezillik, âhirette de büyük bir azap vardır.” (Maide 41)
Yukarıdaki ayette anlatılan bu hastalıklı tutum, bugün maalesef müslüman gurupların çoğunda var. Her bir islami gurubun genelde Kur’andan uzak kendilerine göre oluşturduğu bir islami anlayışları/yorumları var. Her gurubun hocaları bu anlayışı kendi mensuplarına öğretiyorlar. Böylece bunun dışındaki anlayışların yanlış olduğu gibi bir bakış açısıyla onların zihinleri adeta iğdiş ediliyor. Sonuçta onların zihinsel özgürlükleri yok ediliyor.
Zihinsel özgürlükleri yok edilen kimseler artık düşünemez hale getirildiği için, kendi hocalarından başka hocaları dinleyemiyorlar. Başka hocalar eğer kendi hocaları gibi konuşursa onu alıyorlar, değilse yanlış görüp düşünme gereği bile duymadan yüz çeviriyorlar.
Burada böyle yapan kimselere sormak lazım, senin hocan her şeyi bilir mi, yanılmaz mı? Vallahi bu tutum Tevbe/31. ayette sakındırılan din adamlarını Rableştirmekten başka bir şey değil. Bu ayette Allah, Yahudi ve Hıristiyanların kendi din adamlarını Rableştirdiğini anlatır.
Peygamberimiz (as)de bu ayeti şöyle tefsir eder: “Yahudi ve Hıristiyanlar, kendi din adamlarının söyledikleri Allah’ın söylediklerine aykırı bile olsa, din adamlarının söylediklerini alıyor, Allah’ın dediğini bırakıyorlardı.”
Tabi, din adamlarının da birer insan olduğu ve masum olmadıkları unutulunca, iş onları rableştirmeye kadar varır. Zaten şirk dediğimiz şey de böyle oluşuyor ve gelişiyor.
Bu hal zihinlerimizi dışa kapatmanın doğal bir sonucudur. Çünkü zihni dışa kapatmak bozulma sürecinin başlangıcıdır. Zihni açık tutmak ise arınmanın ve olumlu yönde gelişmenin olmazsa olmaz şartıdır.
Şu örnek bunu çok iyi açıklar: Bir su birikintisi düşünün ki, ne içeriden dışarıya akıyor, ne de dışarıdan içeriye… Sabit ve kapalı bir şekilde duruyor. Bu su kesinlikle bir müddet sonra bozulmaya başlar, kokuşur ve kullanılamaz hale gelir. Ama hem içeriden dışarıya, hem de dışarıdan içeriye akıntısı olan bir su birikintisi böyle değil. Bu su dışarıya açık olduğu için temiz kalır. Temiz kalmanın şartı açık olmaktır.
Bugün islami gurupların çoğu maalesef dışarıya kapalı bir su gibidir. O yüzden müslümanlar arası ilişkiler bozuk gelişiyor. Herkes islamı kendisi gibi anlamayanları dalaletle suçlayıp olumsuz tavırlar geliştiriyor.
Biz, islamı kendileri gibi anlamayanları mürted ilan edip öldürüyor diye işid’i suçluyoruz ama, aslında aynı yanlışı biz de islamı bizim gibi anlamayanlara yapıyoruz. Aradaki fark, işid bu yanlış tavrın en üst versiyonunu uyguluyor, biz ise daha düşük seviyede olan versiyonlarıyla hareket ediyoruz. Kısaca hepimiz kendimiz gibi olmayanlara tahammül edemiyoruz.
Demem o ki, İşid’i uzaklarda aramayalım, İşid içimizde, tedavi edilmesi gereken bir hastalıklı zihniyet olarak duruyor.
Bunları söylerken hiçbir zaman, müslümanlar cemaat halinde hareket etmesin, demek istemiyorum. Cemaat olalım ama insanların zihinlerini kendi din yorumlarımıza kapatıp zihinlerini köleleştirmeyelim. Onların zihinlerini bizden başkalarını da dinleyebilecek şekilde özgür tutalım ki, Kur’anın “Onlar sözü dinlerler ve en güzeline tabi olurlar. İşte Allah’ın doğruya ilettiği kimseler böyle hareket edenlerdir. Gerçek akıl sahipleri de onlardır”(Zümer/18) ilahi terbiyesi nefislerimizde yerini alsın.
İslamı doğru anlamak Allah’ın bir lütfudur. Allah bu konuda çaba harcayan herkese lütfundan bahşeder. Bizim dışımızdaki kimseler bizden daha iyi anlayabilirler.
Peygamberimizin veda hutbesinde bu konuda söylediği şey çok manidardır. O konuşmasını yaparken orada olanlara “Bu vasiyetimi burada bulunanlar bulunmayanlara ulaştırsın. Olabilir ki burada bulunan kimse, bunları daha iyi anlayan birisine ulaştırmış olur.” buyuruyor. Yani peygamberimizin söylediklerini daha sonra işitmiş olanlar, bizzat dinlemiş olanlardan daha iyi anlamış olabilirler.
Bizden farklı olanlara suç işliyorlarmış gibi bakmaktan vazgeçip önce onları edeple dinleyip anlamaya çalışalım. Edeple hareket edersek belki bir yanlışımızın farkına varacağız. Ya da “sizin söyledikleriniz kalbime yatmadı” diyerek kibarca kabullenmeme hakkımız vardır. Buna rağmen muhatabımız bizim farklı duruşumuzu soruna dönüştürürse, bu kendi sorunudur.
Farklılıkların birer suç olmadığını, tam tersine bazı farklılıkların zenginlik ve farklı bir değer olabileceğini düşünerek hareket edersek sonuç daha hayırlı olacaktır. Zaten herkesi tek tip yapma isteği eşyanın tabiatına terstir. İslam tarihinde farklı mezheplerin ortaya çıkışı farklılıkların olabileceğini gösteren en iyi örneklerdendir. Farklılıklara tahammül edilmeseydi mezhepler oluşur muydu? Hem, hiçbir müçtehid kendi anlayışının doğru, diğerlerinin ise sapıklık olduğunu asla söylememiştir. Tam tersine onların hayatlarını araştırdığımızda “Bizim varabildiğimiz en doğru hüküm budur. Bundan daha iyisini bulursanız onu alın” anlamında sözler söylediklerine şahit olmaktayız. Böyle olduğu halde ne yazık ki islam tarihinde bu mezheplere mensup müslümanların birbirleriyle olan kavgalarına şahit olmaktayız.
Allah Resulünün ashabı tek tip miydi? Hayır. Ebubekir(ra) ayrı bir mizaç, Ömer(ra) ayrı bir mizaç, Osman(ra) ayrı bir mizaç…
Hele Ebu Zer(ra tamamen farklı bir mizaç. Peygamberimizin ifadesiyle, “Yalnız yaşar, yalnız gezer ve yalnız ölür.” Gerçekten de hayatı böyle geçmiş. Hz. Osman döneminde servet biriktirenlere adeta savaş açarak farklılığını ortaya koymuştur. Sanki herkes bir yerde, ama o ayrı bir yerde tek başına…
Şimdi böyle bir durumda siz, “Ey Ebuzer! Orada tek başına buyruk ne duruyorsun, gelsene aramıza!” diyebilir misiniz? Onun oradaki yalnızlığının da elbet vardır bir güzelliği.
Çünkü bir gün onun farklılığına da bir iş düşecek. Mal-mülk peşinde koştururken helake sürüklenenler olacak. Başka bir ifade ile, insanlar parayı yemeye çalışırken, para onları yemeye başlayacak! İşte tam o anlarda, “Ey Ebuzer! Gel buraya, sana iş çıktı. Sende bu adamlara söyleyecek çok laf var” diyeceğiz. Ebu Zer’in farklılığının taşıdığı güzelliği/zenginliği o zaman anlamış olacağız.
Bu konuya kafamı yorarken, yıllarca okumakta olduğum bir ayet kafamda farklı bir şekilde açıldı.
“Allah (Suları acı ve tatlı olan) iki denizi birbirine kavuşmak üzere salıvermiştir. Ama aralarında birbirlerine karışmalarını önleyen bir engel vardır (Bir tarafın tuzlu suyu, diğer tarafın tatlı suyuna karışmamaktadır.)Rabbinizin bunca nimetlerinden hangisini yalan sayabilirsiniz? İkisinden de inci ve mercan çıkar.” (Rahman/19-22)
Bu ayetleri dikkatle okuyun, manası çok açık. Allah acı ve tatlı olmak üzere birbirlerinden farklı yarattığı iki denizi birbirine kavuşturuyor, yani tek bir deniz haline getiriyor. Fakat aralarında görünmez bir engel sayesinde birbirlerine karışmıyorlar.
Yani iki deniz bir araya gelerek tek bir deniz olmalarına rağmen, farklılıklarını koruyorlar. Diğer bir ifade ile farklı olmaları bir araya gelmelerine engel olmuyor. Her iki deniz de bu halleriyle inci ve mercan gibi değerler taşıyorlar. Kısaca söylersek, farklılıkları bir araya gelmelerine mani olmadığı gibi, inci ve mercan gibi değerlerini de kaybetmiyorlar.
Şimdi bu ayetlerden ilham alarak Rabbimizin bir mesajı bağlamında suyun bizlere şöyle seslendiğini hissediyorum:
“Ey müslümanlar! Bizden ibret alın. Farklılıklarınız bir araya gelmenize engel değil. Bir araya gelmeniz için herkesin tek tip olması gerekmiyor. Bir arada olurken de farklı olabilirsiniz, ya da farklılıklarınıza rağmen birlikte hareket edebilirsiniz. Çünkü birtakım farklılıkların da kendine has inci-mercan seviyesinde taşıdığı değerler vardır, tıpkı Ebuzer örneğinde olduğu gibi…”
Sözümüzü şöyle bitirelim: Rabbimizin ” Onlar bu Kur’ân’ı gereği gibi düşünmezler mi? Eğer O Allah’tan başkasından gelseydi, onda mutlaka birçok tutarsızlık ve çelişkiler bulurlardı.” (Nisa/82) ayetinden hareketle, Allah’ın dininde asla çelişki ve tutarsızlık yoktur. Fakat müslümanlar olarak kafalarımızda taşıdığımız din anlayışlarımızda çelişki ve tutarsızlıklar olduğunu kabul edelim.
Allah’ın dinini O’nun muradına uygun ve tutarlı bir şekilde anlamak için, hakikatlere giden yolda vahye yoğunlaşarak, zihnimizi her an birbirimize açık tutarak, dinlerken ve konuşurken edebi elden bırakmadan, insanları rableştirmeden, kafamızdaki doğru bildiğimiz şeylerin yanlış olabileceği ve yanlış bildiğimiz şeylerin doğru olabileceği ihtimalini gözardı etmeden, başkalarının bizden farklı olma özgürlüğü olduğunu kabullenerek onlara kızmadan, insanların hesaplarını görme işinin sadece Allah’a ait olduğunu unutmadan, doğruyu nerede, ne zaman ve kimde görürsek hemen müşterisi olan kimseler olur, ardından da Rabbimize Fatiha süresinde öğrettiği gibi bizleri hidayet üzere kılması için dua edersek, inşallah Rabbimiz bize “Uğrumuzda çaba gösterenleri yollarımıza ileteceğiz. Hiç şüphe yok ki Allah iyi davrananlarla beraberdir”(Ankebut/69) va’di gereğince bizleri olmamız gereken yere ulaştıracaktır.
Unutmayalım ki hakikatlerle aramızdaki en büyük engel yine kendi nefsimizdir. Biz kendimizi değiştirmedikçe Allah üzerimizdeki nimetlerini değiştirmeyecektir.(Rad/11)
Hasan eker
26 ŞUBAT 2015-Elazığ
ALINTIDIR
