Ya galiba kapitalizmin ne olduğunu tam anlamayamadık. Ya da “kapitalizm” derken başka bir şey anlıyoruz. Sözüm “kapitalizm bitince, madenci ölümleri biter” diyenlere. Evet, kapitalizm insanları öldürür, köleleştirir. Ama kapitalizmin olduğu her yerde sermaye, siyaset böyle iç içe geçmez. Üniversiteler, hukuk kurumları, denetim organları sermayeye bağımlı hale gelmez. Ayrıca iktidardan memnun olmadığını ifade edenler öldüresiye dayak yemez. Kapitalizmin olduğu her yerde madenci ölümleri olmaz.
Madenci ölümlerinde Türkiye neden birinci sırada?
Ne söylediğinin farkında olmadığı için Başbakan bu sorunu doğru teşhis etti. “Bu işin doğasında var” derken, 19. yüzyılda, 20. yüzyıl başında yaşanan faciaları örnek olarak gösterdi. Onun referans verdiği koşulların üzerinden çok zaman geçti, çok şeyler oldu. Yeni patlamış bu vahşi kapitalizmin karşısına sosyalizm, işçilerin haklarını koruyan sendikal hareketler dikildi. İnsanları eşya gibi gören totaliter rejimler yıkıldı. Bugün soru şu olmalı: Aynı kötü, acılı yolculuğu biz de yapmak zorunda mıyız? Böyle bir mecburiyet var mı?
Kapitalizmde emek piyasaya bağımlıdır. Ekonominin çarkları kar amacıyla çalışır. Ama hukuk kurumları, üniversiteler, sendikalar piyasaya bağımlı değildir. Devlet desteği ile çalışan sosyal kurumlar işlevlerini yerine getirir. Hukuk kurumları, üniversiteler, sendikalar güç odaklarından bağımsız çalışır. Kamusal kararların içeriğini oluşturan projeleri üretenler, araştırmacılar piyasa mantığı ile çalışmaz.
Türkiye’de ise kentleşme, enerji, ulaşım, eğitim, kültür ne varsa, hiç fark etmiyor. Nerede bir kamu işlevi varsa araçsallaştırıcı bir mantık hakim oluyor. Siyaset yaratılan değerleri paylaştırarak eşitsizliklerin, çelişkilerin üstünü örtüyor. Böylece insanların emeği, yaşamı araçsallaştırılıyor.
Olan bitenleri görmek için facia mı olması gerekiyor?
Facia olmasa, asla ortaya dökülmeyecek şu “olağan” işleyişe bir bakın: Kömür haftalar öncesinde madencilerin elini yakmaya başlamış ama üretim durdurulmasın diye geçiştirilmiş. Sansörler karbon monoksit düzeyindeki tehlikeli artışı göstermişler, kayıtlara bile girmiş, ama “üretimi yavaşlatır” diye dikkate alınmamış. Elektrik yüklenmesi nedeniyle panolar atmış, bunun yerine düz kablo bağlantısı yapılmış… İşletmede yasadışı olmasına rağmen ana faaliyet alanında gizli bir taşeronlaşma modeli uygulanıyormuş, bunu herkes biliyormuş ama kimse aldırmamış. Çalışma Bakanlığı müfettişleri denetime gelmeden önce haber geliyormuş, ona göre göstermelik “teftiş düzeni” kuruluyormuş. Devlet Denetleme Kurulu’nun hazırladığı rapor sümen altı edilmiş. Sendika patronun kontrolündeymiş. İtiraz eden işsiz kalıyormuş. Buna karşılık şirket siyasetçilere çıkar sağlıyormuş. Siyasetçilerle şirket iç içeymiş. Taşeron işçileri AKP mitinglerine götürüyormuş. Şirket aklımızın almayacağı büyüklükteki bir işi böyle, siyasetçilerle kolkola çeviriyormuş. Madencilik üzerinden elde edilen müthiş bir rant oluşmuş. Hakkında dolandırıcılık iddialı dava açılmış bir kişi devletten şimdiye kadar 70 milyarlık ihale almış. (Enerji Bakanlığı’nın yıllık bütçesinin 50 katı, Sanayi Bakanlığı’nın bütçesinin 140 katı bir ihale tutarından söz ediliyor.) On yıl önce markete borcu olan bu kişi şimdi İstanbul’da gökdelenler dikiyormuş. Bu arada müteahhitler iktidarın oluşturduğu havuzlara talimatla para aktarıyormuş…
Soru şu: Bunları bilmek için ille de bir facia mı yaşanması gerekiyor?
Düzenin adı "kapitalizm" de olsa, böyle bir şey gördünüz, duydunuz mu? “Başbakan’ı protesto eden, dayak yer.” Ondan sonra “Dur kaçma gel buraya.” Arka fonda bir kadın sesi: “Çekmeyeceksin... Çekmeyeceksin....” Dahası Başbakan tekmeci danışmanı (rapor verme yetkisi olan) bir doktordan 7 günlük rapor almış, çünkü yerde iki askerin altında çırpınan vatandaşı tekmelerken ayağı acımış!
Yaratılan rant kamu bütçesini fersah fersah aşıyor
Facianın boyutları daha bilinmezken (ve sanki boğulma, yanma, ezilme gibi ölümler olmazmış gibi) madencilerin ölümlerinin “tatlı bir şekilde” olduğunu söyleyen popüler üniversite profesörü, iki de bir “kazanın kömür madenciliğine zarar vermemesi” gerektiğini söyleyip duruyordu, ısrarla. Meğersem maden ocağının patronu üniversitenin “akademik” kurulundaymış. Sonunda üniversite apar topar bu kişilerin “akademik” kuruldan atıldığını açıkladı. (Atmasaydı çok daha az ikiyüzlü davranmış olurdu.) Sorun balçıkla sıvanacak gibi değil. Bu şirket iktidarla kurduğu ilişkiler sayesinde muazzam iş alıyormuş (Tekrarlayayım: Enerji Bakanlığı bütçesinin 50 katı!). Bu güçle tarafsız olması gereken bilim kuruluşlarını, kişilerini satın alıyormuş. Kendi lehine olan faaliyetlere “sponsorluk” yapıyormuş. Bunun da adı “üniversite-özel sektör işbirliği” olarak adlandırılıyormuş. Üniversite adı altında bazı yöneticilerin özel sektöre veya kamu kuruluşlarına iş yapmalarının giderek yaygınlaştığı görülüyormuş. Üniversite mensupları şirketlerle çalışmaya teşvik ediliyormuş. Piyasaya iş yapmak, üniversite mensuplarının başarı hanesine yazılıyormuş. Danışmanlık, proje işleri adı altında bazı kişiler şirketlerden para alıyormuş. Bu kişilerin hazırlamadığı ya da danışmanlık yapmadığı projeler kurallardan geçmiyormuş, izin çıkmıyormuş. Üniversite adını kullanarak şirketlere proje, danışmanlık işleri yapan, para aldığı tarafların isteğine göre rapor hazırlayan, koruma kurulu gibi kamu kuruluşlarında görev yapan, iktidarla hem hal olan şebekeler oluşmuş. Üniversiteler elbette ki hayatla, dünyayla ilişki kuracaklar. Bu kaçınılmaz. Ancak bu skandalı kimse “ilişki” diye yutturamaz. Düzenin adı “kapitalizm” de olsa, üniversiteler bağımsız olmak zorundadır. Ürettikleri bilgi kamunundur. Kamuya ait bir bilgiyi proje, danışmanlık, rapor adı altında satamazlar. Sattıkları takdirde suç işlemiş olurlar. Bunun adı “kapitalizm” falan değil, düpedüz yolsuzluktur.
K.G.
korhan gumus,
Kime: HALİÇ, taksim platformu, KENT
