Misafir Yazar

Misafir Yazar

Alıntı makaleler
fatihten@gmail.com

Geçilmedi Gitti Bilmem Ne haldir?

04 Eylül 2017 - 22:03

Bayram var işte, takvim ilerler, kapıya gelip dayanır. Sanki tatil, eğlence, seyahat değil, yeni yükler bırakarak kamburumu büyüten bir kaza anı.

Vuslat tahtına değil, terk-i diyar edilecek bir döneme ulaşma vakitleri.

Bayram evine ulaşma azmiyle, özlemden uyku girmeyen gözlerle, saatlerce otomobil sürmenin mahmurluğu içinde giriyorum Bor’a. Sabahın erken saatinde sanki yüzyıllardır daldığı uykusuna devam eden bir sessizlik. Belki sükûnet. Belki uykudan daha anlamlı bir eylem bilmeyen bir gaflet. Otomobil ‘Dost aşkına doldurdular dolumu/içilmedi gitti bilmem ne haldir?’ Sorusu eşliğinde. Boşa almışsın vitesi, Hasan Dağından esen rüzgâr itekliyor gibi. Aksaray’dan ihtişamlı görünüşü, Keçikalesinden sonra mütevazı bir yükselişe bırakmış. Asfalt pütürlü, ruhum gibi. Dağlar kuzeyden daha ihtişamlı görünür nedense? Güneyine geçince sakinleşir, doğuya doğru tepe hissi vermeye başlar. Sanki yönelme doğuya diye bir uyarı. Altunhisar’a yaklaşırken güneş doğmaya başlar. Çocukluğumuzun ve yoksulluğumuzun üzerine doğduğundaki zalimliği üstünde. Okula giderken ısıtan, harmana giderken yakan güneş. Bugün tarafsız bir gözlemci gibi bakıyor tam karşıdan, gözlerim kamaşıyor, siperliğini indiriyorum otomobilin. Çocukluğun, saflığın, üzerine doğarken anne gibiyken bugün yol denetiminde jandarma gibi Güneş.

Biraz önce Hasan Dağı sisler içindeydi. Bir esrar, gizem vardı çevresinde, eflatun bir tüle sarılıydı. Şu an gerçeğin acıtan tarafsızlığı içinde. Çırılçıplak. Bozkırı büyüten yamaçlar. Kuytu yerlerde çalılıklar, mahremi örtmeyen bikini gibi. Yalın, sade, renksiz, boz dalgalar gibi yükseliyor, ovayı vurgulayan kalın bir Elif gibi. Kağıda dağılan mürekkep şişmanlığında. 

‘Açılmadı dağlar duman bürüdü

Aşk derdinden çeşmim yaşı kurudu

Açılmadı gitti bilmem ne haldir?

Bayram diye bir şey var, yaşayanlar için sorumluluk yükleyen. Neden denize, yurtdışına gitmiyorum da sıla-i rahmi görev kılan bir sorumluluk gelip beni arıyor. Mezarlık ziyareti, akrabayı taallukat buluşmaları. Kurban satın alma, kesme, yüzme, parçalama, dağıtma süreçleri. Elimdeki bıçak, geçmişimi kesemezken binlerce yıl öncesinde İbrahim’e, İsmail’e bir selam söyleyebiliyor?

Yakın tarihimin hatıraları belleğimde belli belirsiz, sisler içinde. Bıçaklar ellerimde, devam eden bir Eylem gününde. Avuçlarımda bıçağın kemik sapının izleri. Bileyleyicinin parlattığı keskin demir. Güneşle yarışır gibi. Keçikalesi, Akçaören, yoldan biraz uzakta Yakacık, Altunhisar’ı geçtikten sonra Karanlıkdere, Tepecik Kayı köylerinin bostanları. Hasan Dağını selamlayan Okçu Dağı eteklerinin lezzetli organik, domates, biber, patlıcan, kelek, kavun karpuz salatalıkları. Sergilerde selamlıyor beni. Vegeteryan ve veganlara hak verdiren bir letafetle tadı damağımda dururken. Artık yaşlı bir adam olunca Ankara’dan Bor’a değil çocukluğa doğru bir seyahate çıktığım o evdeki tarihim. Bu evde büyüdüm ama geleceğe yaşlılığa değil, hep yerinde sayan tuhaf bir ergenlik yaşına varabildim ancak. Ben büyümemişim içimdeki yaralar, hicranlar, özlemler büyümüş.



Uzak bozkırlarda Arafat’a oradan Mina’ya, Mekke’ye kitleler halinde yürüyenler zihnimde. Hacca gitmem bile Bor’dan başlamıştı. Beklemek; Vadiyi Urene vakfesi. Şimdi bu vadinin ovası bir mucizeyle yemyeşil olmuş. Bir gökkuşağının içinden geçer gibi, mezarlığın adalarını parselleyen yollar. Bor’un asıl sahipleri yeraltında duaya, ziyarete muhtaç bir ubudiyet içinde taşlardan bir suskunluk halinde dikeliyorlar. Ben niye kamburlaşmış gibi eğilerek yürüyor, aradan geçen uzun zamandan sonra mezarlıkların yerini kestirmeye çalışıyorum. İşte annemin mezarı, sonra babamın, dedemin, ninemizin. Ve tabii Ahmet Kuddusi’nin. Geçmişe yürümek neden hüzün veriyor insana? Hani bugün bayramdı, sevinç, sürur ve neşe bizimle olacaktı? Giyotin gibi keskin mezartaşlarına başımı uzatıyorum; yaşamakla suç işlediğim duygusu içinde. Annem babam benden iyi insanlardı; bugün yaşamak onların hakkıydı sanki ben onlardan çaldığım ömrü uzatıyorum. Hatıralar ardımda sürüklenen bir ip gibi. Karmakarışık çözülmesi müşkül arap saçı gibi.

Kar gibi beyaz mermerler, adalar parseller halinde uzanıyor. Şehirlerde bunlardan biraz daha büyük ve yüksek evlerimiz gibi. Kim huzur içinde, ben neden hep tedirginim. Annem son iki ayında ortaya çıkan bir hastalığın çırpınışlarıyla beklemişti ölümü. Evlatlarını düşünen bir incelik içinde. Ben yanından ayrıldıktan beş saat sonra ahirete intikal etmişti. Babamın yanındaydım, son iki gününde, cenazesini yıkadım, hatta ruhunu teslim ettiğinde yanaklarından öpmüştüm. Kız kardeşlerim ölünce bir ürperti sarmıştı beni, geçiverdi korkum; seni öperken görünce, demişti bana.

Şu an ancak mezartaşını öpebiliyorum. Sevginin dışa yansıması anlaşılmaz çeşitlilik gösterebilir.

Bu kadar ayrıntıya rağmen eve nasıl geldiğimi hatırlamıyorum. Ruhumun eskiyen, yıpranan, aşınan duvarlarda kara bir gölge gibi durduğunu görebildim. Dünya ile ahiret arasına sıkışıp kalmış bir ruh gibi. Bugün ve geçmiş içiçe. Hali hazır an yaşanmıyor sanki. Geçmişe intikal edecek zaman makinesi, ev şekline bürünmüş önümde ama hangi kapıdan gireceğim bilemiyorum. Her bir ruh evin bir odasına sıkışmış, benim kapıyı açmamla rahat bir nefes almak umudunda. Avlu ağaç, çiçek ve otların birbirine karıştığı balta girmemiş bir orman. Ruhlar odalara sığmamış, bahçeye taşmış ve yeşillikler içinde birbirine sarılmış yekvücut olmuştu. Bana gülümsüyor bak şu çiçek. Ama kim bu; annem, babam? Belki bize yönelik çocukları için duydukları endişelerden bir demet. Gönlüme bir hüzün bıraktı; ben de bugün evlatlarımın endişeleri ile içim kabarmıyor mu? Demek bana bu endişe annem ve babamdan geçti. Bu evler bizim için bir güvence idi şimdi bir harabe. Ruhlarımızın enkazı halinde. Evler de içinde nefes alan yoksa, ölüme terkediyor kendilerini. Bak örtme çökmüş, kiler yıkılmış. Yıkılan belki de bizim doğduğumuz evlere sadakatimiz.

Kader belki de bizi uzaklara atan. Arayış; rızkı, geçimliği, iyi yaşamayı, çocuklara iyi bir gelecek hazırlamayı. Evi ağlarla ören örümcek değil, vicdan sızısı belki de. Babam için bu evi inşa etmek varoluş, annem için saadeti ebediye olacak bir yuva idi. Yılların suskunluğu küskünlüğe dönüşmüş, bana sırtını dönüyor iki de bir. Ben şu odada ergen olmuş, âşık olmuş, ağlamış ve gülmüştüm. Duygularımın haritası evin her bir köşesinde ancak lal olmuş ses veremiyor. Derinden bir inilti içimde yankılanıp duruyor. Büyümek yalanmış, makul olabilmek. Ağlamak sessiz gözyaşları ile yalanladı hepsini.

Bayram bugün niye ağlıyoruz ki?

Bizi ziyaret etmeyecek belki çocuklarımız. Onlar için hatıraları besleyen eşyalar olmayacak. Zaman makinesi olan evler.

Geleceğe ağlıyorum herhalde geçmişe değil.

-Mustafa Elverdi

.Misafir Yazar