İslamda Kadının Yeri
Prof. Dr. Osman Eskicioğlu*
1- İslam ve Din
Din, doğu-batı, müslim ve gayri müslimlere göre farklı manalar taşıyan bir kavramdır. Batılılar için din, toplumda bulunan ilmî, iktisadî ve siyasî kurumlar gibi sosyal kurumlardan biridir. Yani din, toplumu meydana getiren parçalardan birisi olup diğer parçalardan ayrı kopuk ve onlara karışmaz bir halde, fertlerin vicdanlarında yaşayan bir duygudur. Hatta Dekart, din ile bilimin ayrı ayrı şeyler olduğunu söyleyerek, bunların birbirine karışmadığını ileri sürmüştür.1 Gerçekten din ile bilim ayrı ayrı şeyler olabilir. Meselâ bir fizik-bilim kuralı olan suyun yüz derecede kaynaması, mümin-Kafir, Müslim gayri müslim, müşrik ve ateist kim olursa olsun, herkesin elinde aynıdır. Fakat insanın hareket ve davranışları dinle ilgilidir. Bir batılı yazarın dediği gibi, "insan, ilimden istifade eder, fakat din ile yaşar."2 Meselâ kadınla erkeğin evlenerek yuva kurması, küçüklerin büyükler tarafından bakılıp büyütülmesi ve zenginlerin topluma karşı görevlerini yerine getirmesi hep dinî olaylardır.
Müslümanın din anlayışını ve İslam’ın insana bakışını ortaya koymadan İslam’da kadının yerini tespit etmek mümkün değildir, İslam’a göre insan, Allah'ın yeryüzüne "hilâfet" görevi ile gönderdiği bir varlıktır.3 İnsan, ruh-beden yapısına sahip olduğu gibi, ilim-Din bütünlüğüne de sahiptir, ilim dine, din de ilme tesir etmez; bunlar ayrı şeylerdir, dedik. Fakat din de bilim de başka şeyler olsa bile her ikisi de insan için olup teori ve pratik hayatında insana tesir ederler. Tabir caiz ise insan, din ile bilimin kesiştiği noktadan geçen bir düzlemde yaşar. Din ile bilimin birbirinin fonksiyoneli olduğunu söyleyebiliriz. Yani insan din ile bilimi birleştirerek düşünür ve hareket eder. Çünkü ayette 4 buyrulduğu üzere, yeryüzünde olanların hepsini Allah insan için yaratmıştır. Denizleri, karalan, dağları, ovaları, ormanları, madenleri, hayvanları ve her şeyi insanın faydalanması için yaratmıştır. İşte bu varlıkların tabi olduğu kurallar ile, insanın tabi olduğu kurallar, diğer bir ifade ile ilim ile din Allah tarafından konulmuştur. Din, akıl sahibi şuurlu insanları kendi irade ve arzulan ile bizatihi hayır (ve faydalı) olan şeylere götüren bir vaz'ı ilahidir.
Din, deyn kökünden gelen Arapça bir kelime olduğu için hukuk dilinde borcu ifade eder. Yani din, ferdin fertle, ferdin toplumla ve ferdin Allah'a karşı; toplumun fertle, toplumun toplumla ve toplumun Allah'a karşı borçlarını ifade eder. Hukuk literatüründe buna hak ve vazife adı verilmektedir. Bu yüzden İmam Azam Ebû Hanife hazretleri hukuku, "kişinin hak ve vazifelerini bilmesi", diye tanımlıyordu.5 İnsan için bütün hak ve vazifelerin kayağı dindir. Bu sebeple insanın hiçbir hareketi din dışı sayılamaz ve hiçbir davranışı dinin dışında kalamaz. Bugün Hıristiyan kültürünün tesiri altında kalan bazı müslümanlar, dini sadece bir inanç işi olarak gördüklerinden, hukuk, ekonomi ve hatta siyasetin İslam dışı olduğunu zannetmektedirler. Halbuki İslâm, müslümanın düşünce ve davranış hayatına ait bütün emir ve yasakları getirmiş olan bir dindir. İslam, iman, amel ve ahlakı bünyesinde bütünleştirmiş olan bir dinin adıdır. İslam alimlerinin çoğunun kabul ettiği gibi amel imandan bir cüz olmadığı için, iman esaslarını doğrulayan kimse amel etmese de mümin sayılır. Fakat amelin amel olabilmesi için imana dayanması şarttır. O yüzden her müslüman aynı zamanda mümindir. Fakat her mümin müslüman olmayabilir. Peygamberimizin Cibril hadisi diye bilinen sözlerindeki mümin ve müslim yani iman ve İslâm tariflerinden bunu anlamak mümkündür.
Amel denilince sadece namaz, oruç, hac ve zekat hatıra gelmemelidir. Halbuki amel denilince ibadet, muamelat ve ukubat da bu konuya dahildir. Bugünkü ifade ile dinî, ilmî, içtimaî, idarî, siyasî, iktisadî ve ailevî bütün hak ve vazifeler, İslam'ın insan için getirdiği esaslardır.
Varlıklar arasında hak ve vazife sahibi olan da sadece insanlardır, insanların dışındaki hayvan, bitki ve cansız varlıklar ise insanlardaki şekliyle bir hukuka sahip değildirler. Onlar sadece kendi başlarına bir hukuk süjesi olamazlar.İnsandır ki varlıklar arasında hukukun sadece kendisine taalluk ettiği bir yaratıktır. Çünkü yeryüzünde Allah'ın temsilcisi yalnız odur. insanın dışındaki varlıkların temsil yetkisi yoktur, kişiliği yoktur. Onların hukukunu kendileri değil, insanlar yürütür, insan ise kendisine "emanet" verildiği için, kendi iradesiyle hareket etmek demek olan hukuk da verilmiştir. Zaten insanı diğer varlıklardan ayıran tek özellik budur.
Allah emanetini göklere, yere ve dağlara teklif etti de onlar bunu yüklenmekten çekindiler. Vazifeden korkup titrediler ve kaçtılar. Bu sebeple emanetin sorumluluğunu insan yüklendi.6 Yani insan emaneti yüklenmekle, kendisinin dışındaki bütün varlıkların hukukunu da koruma ve kollama sorumluluğunu üstlenmiş oluyordu.7 Böylece insanlar yeryüzünde Allah'ın “Hukuk Emini” olup insan, hayvan, bitki ve cansızlar arasında Allah'ın emirlerini uygulamaya söz vermişlerdir. Bu sebeple Allah da onlara zimmet hukukunu ihsan etmiştir. Artık insan, başka hiçbir sebeple değil, sadece insan olduğu için kişilik sahibi olarak, hak ve vazifeye ehil olacak; alacaklı, borçlu, davalı-davacı olacaktır.
YAZARIN DİĞER MAKALELERİ İÇİN TIKLAYINIZ
