Misafir Yazar

Misafir Yazar

Alıntı makaleler
fatihten@gmail.com

KADERE İMAN

16 Temmuz 2016 - 20:39


KADER KONUSUNDA AYETLER

1.

وَعِنْدَهُ مَفَاتِحُ الْغَيْبِ لَا يَعْلَمُهَا اِلَّا هُوَ وَيَعْلَمُ مَا فِى الْبَرِّ وَالْبَحْرِ وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ اِلَّا يَعْلَمُهَا وَلَا حَبَّةٍ فٖى ظُلُمَاتِ الْاَرْضِ وَلَا رَطْبٍ وَلَا يَابِسٍ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مُبٖينٍ

"Gaybın anahtarları Allah'ın yanındadır. Onun için gaybı ancak O bilir. O, karada ve denizde ne varsa hepsini bilir. O'nun ilmi dışında bir yaprak dahi düşmez. Yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi açık kitaptadır."(En' am:59.ayet)

2.

قُلْ لَنْ يُصٖيبَنَا اِلَّا مَا كَتَبَ اللّٰهُ لَنَا هُوَ مَوْلٰینَا وَعَلَى اللّٰهِ فَلْيَتَوَكَّلِ الْمُؤْمِنُونَ

"De ki: Bizim için Allah'ın yazdığından başkası bize asla erişmez. O bizim sahibimizdir. Onun için mü'minler yalnız Allah'a dayanıp güvensinIer. "(Tevbe:51.ayet) .

3.

مَا اَصَابَ مِنْ مُصٖيبَةٍ فِى الْاَرْضِ وَلَا فٖى اَنْفُسِكُمْ اِلَّا فٖى كِتَابٍ مِنْ قَبْلِ اَنْ نَبْرَاَهَا اِنَّ ذٰلِكَ عَلَى اللّٰهِ يَسٖيرٌ

"Yeryüzünde meydana gelen ve sizin başınıza gelen herhangi bir musibet yoktur ki biz onu yaratmadan önce, bir kitapta yazılmış olmasın. Şüphesiz bu Allah için çok kolaydır. "(Hadid:22.ayet)

4.

اِنَّا كُلَّ شَیْءٍ خَلَقْنَاهُ بِقَدَرٍ

"Biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık. "Kamer:49.ayet)

5.

قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلٰى شَاكِلَتِهٖ فَرَبُّكُمْ اَعْلَمُ بِمَنْ هُوَ اَهْدٰى سَبٖيلًا

"Deki: Herkes kendi yaratılışına göre iş yapar. (hareket eder) … "(İsra:84.ayet)'

6.

وَالشَّمْسُ تَجْرٖى لِمُسْتَقَرٍّ لَهَا ذٰلِكَ تَقْدٖيرُ الْعَزٖيزِ الْعَلٖيمِ

"Güneş, kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. İşte bu, aziz ve âlim olan Allah'm takdiri (belirlemesi)dir."(Yasin:38.ayet)

7.

وَالَّذٖى نَزَّلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً بِقَدَرٍ فَاَنْشَرْنَا بِهٖ بَلْدَةً مَيْتًا كَذٰلِكَ تُخْرَجُونَ

"Ki O, belli bir miktar ile gökten su indirdi de, onunla ölü bir memleketi 'diriltti (ve her yanına hayat) yaydı'; siz de böyle (kabirlerinizden diriltilip) çıkarılacaksınız." (Zuhruf Suresi, 11)

KADER KONUSUNDA HADİS-İ ŞERiFLER

1.Peygamberimize, bir insan şekline bürünerek gelen ve sorular soran Cebrâil(a.s.)’in:

فَأَخْبِرْنِي عَنِ الإيمان

"İman nedir? Ya Rasulallah.”sorusuna Peygamberimiz:

أن تُؤْمِنَ بِاللَّهِ, وَمَلاَئِكَتِهِ, وَكُتُبِهِ, وَرُسُلِهِ, وَالْيَوْمِ الآخرِ ,وَتُؤْمِنَ بِالْقَدَرِ خَيْرِهِ وَشَرِّهِ

"İman; Allah'a, Meleklerine, Kitablarına, Peygamberlerine, Ahiret Gününe ve Kadere, Hayrına ve Şerrine inanmandır." buyurmuştur.(Riyâzu’s Sâlihîn Hn:60.)

2.

عَنْ أَبِي هُرَيْرَةَ، قَالَ خَرَجَ عَلَيْنَا رَسُولُ اللَّهِ ص وَنَحْنُ نَتَنَازَعُ فِي الْقَدَرِ فَغَضِبَ حَتَّى احْمَرَّ وَجْهُهُ حَتَّى كَأَنَّمَا فُقِئَ فِي وَجْنَتَيْهِ الرُّمَّانُ فَقَالَ ‏"‏ أَبِهَذَا أُمِرْتُمْ أَمْ بِهَذَا أُرْسِلْتُ إِلَيْكُمْ إِنَّمَا هَلَكَ مَنْ كَانَ قَبْلَكُمْ حِينَ تَنَازَعُوا فِي هَذَا الأَمْرِ عَزَمْتُ عَلَيْكُمْ أَلاَّ تَتَنَازَعُوا فِيهِ ‏"‏ ‏.‏ قَالَ أَبُو عِيسَى وَفِي الْبَابِ عَنْ عُمَرَ وَعَائِشَةَ وَأَنَسٍ ‏.‏ وَهَذَا حَدِيثٌ غَرِيبٌ لاَ نَعْرِفُهُ إِلاَّ مِنْ هَذَا الْوَجْهِ مِنْ حَدِيثِ صَالِحٍ الْمُرِّيِّ ‏.‏ وَصَالِحٌ الْمُرِّيُّ لَهُ غَرَائِبُ يَنْفَرِدُ بِهَا لاَ يُتَابَعُ عَلَيْهَا ‏.‏

Ebu hüreyre (ra) den rivayet olunmuştur. Bir gün biz kader hakkında konuşuyorken peygamber çıkageldi. Bize kızdı. Kızgınlığından yüzü kızardı. Hatta nar gibi kızardı. Ve dedi ki: "Siz bununla mı emrolundunuz? Veya ben bunun için mi peygamber olarak gönderildim? Şunu biliniz ki sizden önceki ümmetler bu tür tartışmalara başladıkları zaman helak olmuşlardır. Böyle tartışmalara girmemelisiniz" (Tirmizî, Kader, l.)

(Peygamberimizin ashabını ve bizi uğraşmaktan alıkoyduğu kader insanın iradesi ve gücü dışında meydana gelen olay ve durumlara bağlı olan kaderidir. İnsanın iradesi ve gücü ile hareketlere bağlı olan kaderi ile ilgili İslâm Akaid âlimleri büyük çalışmalar yapmışlar ve eserler vermişlerdir.)

عَنْ عَلِيٍّ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ص ‏"‏ لاَ يُؤْمِنُ عَبْدٌ حَتَّى يُؤْمِنَ بِأَرْبَعٍ يَشْهَدُ أَنْ لاَ إِلَهَ إِلاَّ اللَّهُ وَأَنِّي مُحَمَّدٌ رَسُولُ اللَّهِ بَعَثَنِي بِالْحَقِّ وَيُؤْمِنُ بِالْمَوْتِ وَبِالْبَعْثِ بَعْدَ الْمَوْتِ وَيُؤْمِنُ بِالْقَدَرِ ‏"‏ ‏.‏

Ali (ra) dan: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “ Bir kul şu dört şeye inanmadıkça iman etmiş olamaz. 1- Allahtan başka ilah olmadığına ve benim Allah’ın göndermiş olduğu hak rasulü olduğuma 2-Ölüme 3- Öldükten sonra dirilmeye 4- Kadere” . (Tirmizi, Kader, 10.)

4.

عَنْ سَعْدٍ، قَالَ قَالَ رَسُولُ اللَّهِ ص ‏"‏ مِنْ سَعَادَةِ ابْنِ آدَمَ رِضَاهُ بِمَا قَضَى اللَّهُ لَهُ وَمِنْ شَقَاوَةِ ابْنِ آدَمَ تَرْكُهُ اسْتِخَارَةَ اللَّهِ وَمِنْ شَقَاوَةِ ابْنِ آدَمَ سَخَطُهُ بِمَا قَضَى اللَّهُ لَهُ

Sa’d (ra) dan: Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: “ Allah’ın kazasına kulun rıza göstermesi Ademoğlunun mutluluğundandır. Allah’tan hayır istemeyi terk etmesi ve Allah’ın kendisi ile ilgili olarak hükmettiği şeye kızması insanoğlunun şakiliğindendir.” (Tirmizi, Kader, 15.)

KADER'İN TANIMI:

Varlıkların ve olayların bütün durumları ve özellikleriyle, sebebleri ve şartlarıyla, taşıyacak oldukları kuvvet ve yete¬nekleriyle, varlık dünyasına gelecekleri yer ve zamanın Allah Teâlâ tarafından ezelde belirlenmesi ve bir sıralamayla kaydedilmesi demektir.

Kaderin kelime anlamları ise; ölçü, miktar bir şeyi belirli ölçüye göre yapmak ve belirlemektir.

Kader, Allah’ın ilim (sonsuz ve sınırsız bilgi sahibi olması) ve irade (Allah'ın dilediğini oldurması, Onun dilemediğinin olmaması) sıfatları ile ilgili bir kavramdır. Kader; evreni, evrendeki bütün varlık ve olayları belli bir nizam (sistem, düzen) ve ölçüye göre düzenleyen ilâhî kanunu ifâde eder.

KAZA'NIN TANIMI:

Allah'ın ezelde belirlemiş olduğu, olmasını istediği her şeyin, yaratılması, meydana getirilmesi ve varlık alanına çıkar¬tılması demektir.

Kaza'nın kelime anlamları: emir, hüküm, bitirme, yaratma'dır.

Allah Teâlâ, yaratmak istediği her şeyi ezeli ilim (başlangıcı olmayan sınırsız bilgi), irâde ve takdirine (dilediği gibi belirleme) uygun biçimde meydana getirir ve yaratır. Kaza; Allah'ın Tekvin (yaratmak, yok olanı yokluktan varlığa çıkarmak) sıfatına dayanan bir kavramdır.

KADER DENİLİNCE ANLAŞILMASI GEREKEN

Kader denince hemen hatıra gelen miktar (kelimenin doğrusu "mikdar"dır ve arapça olan bu kelime Kader kelimesi ile aynı kökten gelir) ve ölçüdür, Her şeyin güzelliği ve mükemmel oluşu ölçülü oluşuna dayanmaktadır. Allah Teâlâ her şeyi belli bir ölçüye göre yaratmıştır, yaratmaya da devam etmektedir. Yarattıklarında ölçüsüzlük, düzensizlik yokdur. Bu ölçüler o kadar dengelidir ki, görenleri ve inceleyenleri hayran bırakmaktadır. İşin uzmanları bu yaratılış ve inceliği gördüklerinde daha çok etkilenmektedirler.

Mühendis ve teknisyenler de uğraştıkları dallardaki yaratılış düzenine bakıp onları incelediklerinde aynı duyguya sahip olmaktadırlar. Maddenin yaratılışı, elementlerin yapısı, moleküllerin dizilişi, evreni oluşturan sayısız varlığın sistem içindeki yerini alması ölçünün her şeyde olduğunu göstermektedir.

Kader denilince akla gelen miktar ve ôlçüdür. Her şeyin güzelliği ve mükemmelliği (tam) olması ölçüye dayandığı gıbi, bir elbisedeki güzellik; kumaşın bir terzinin o kumaşı ölçüp biçip şekilIendirmesi ( takdiri ) ve dilemesi ile ortaya çıkar. Elbisedeki düzenliliği ve güzelliği dikkatle inceleyen her insan onun arkasındaki takdir ve ölçüyü görebilir. Bir de bakışımızı, elbiseden çekip onu giyecek olan insana bakalım. Ellerinin, gözlerinin, yüzünün, dişlerinin ve dudaklarının belli bir ölçüye göre yaratıldığını veya dizildiğini, başka organlara göre belli küçüklük ve büyüklüklerde olduklannı görmekteyiz, İnsanın organlarının yerli yerinde, gereken miktar ve büyüklükte yerleşmiş olması da bir kaderi, bir plan ve proğramı göstermektedir. Elbise gibi, insanın maddi varlığı da bu şekil ve güzelliğini kendi kendine kazanmamıştır. Elbise terzi tarafından bir plan ile kesilir ve dikilir. İnsan ise, yaşamasına uygun ortam olan dünya ve dünya gezegenin içinde yer aldığı galaksi ve evrende onu yaratana ait bir plân ve bir programa tabidir.

Diğer taraftan bir kitaba baktığımızda, kitabın tamamının belli bir amaca göre yazıldıgını, bütün bölümlerinin, paragraflarının, cümlelerin ve kelimelerin, hatta harflerinin bir amaca yönelik dizildiğini göreceğiz. Bölümleri arasında ilgi, kitaptaki her bölümün önemi oranında yer tutması, hep yazarın zihninde belirlenmiş, plânlanmış ve daha sonrada o belirlemeye göre yazılmıştır.

Bu evrende; Allah Teâlâ’nın kudret ( sonsuz güç ve kuvvet ) kalemiyle yazılmış ilâhî bir kitaptır. Atomlar, bu ilâhi kitabın mürekkebi yerindedir. Bir binanın yapımında kullanılan maddi kalıplar içine dökülen harcın taşmasına engel olduğu gibi, kaderin manevi kalıpları da bu âlemde maddeyi ve eşyayı aynı şekilde sınırlandırmış en yararlı şekle sokmuştur.

Evren kudret kalemiyle çizilmiş rengârenk bir tablodur. Fakat bu tablo canlıdır, güneşi ışık ve ısı vermekte, bulutlardan yağmur akmakta, insanları düşünmekte, konuşmakta, yürümekte, çalışmakta, koyunları süt vermekte toprağından hayat fışkırmaktadr. Her şeyi ile cansız olan bir tabloya baktığımızda ressamın sanat bilgisini ve takdirini (yaptığı resimde nesne ve renkleri yerli yerine koyuşunu) aklıyla görebilen insan, elbette bu hayat dolu evren tablosunu da seyrettiğinde Allah'ın takdir ettiği bir plan ve programa, yani kadere göre yaratıldığını anlayabilir.

Doğada bulunan olağanüstü olay ve varlıkların gözönüne getirilmesi, kesin olarak şunu ortaya koyuyor ki, her şeyde önceden kararlaştırılmış bir plan (tasarlama) ve program ( sıralamalı ve sistemli düzen ) vardır. Yerkürenin hacmi, güneşten uzaklığı güneşin ısı derecesi ve hayat kaynağı olan ışınları, yerkabuğunun kalınlığı su kürenin inceliği, gelgit olayları, karbondioksit ve oksijenin miktarı, insanın ortaya çıkışı ve hayatta kalışı... İşte bütün bunlar, karışıklıktan düzenin doğduğunu ve önceden hazırlanmış bir plan ve amacın varlığını gösterir.

Dünya, uzayda kendi etrafında dönen, dönüşüyle gece ve gündüzün meydana gelmesine sebeb olan, 23 derecelik eğim ve güneşin etrâfında dönmesiyle mevsimlerin meydana gelmesine sebeb olan boşlukta bir küredir. Yine bu kürenin dönmesi rüzgârların meydana gelmesi ve harekete geçmesine sebeb olur. Rüzgârlar ise denizlerin buharlarını uzak diyarlara doğru sürükler, götürür. Soğuk tabaka (katman) lara rastlayan buhar yağmur, kar, dolu olarak yere dökülür, bu yağış türleri aynı zamanda tatlı su kaynağıdır ( Su Döngüsü) . Eğer yağış olmasaydı yeryüzü her türlü hayat ve canlılıktan yoksun kalırdı. Allah canlıların ihtiyacı olan suyu böylece indirerek, toprakta yaratılmış olan bir takım unsurlarla bitkileri besleterek onları çeşitli gıdalara dönüştürür sebze, meyve, tarım ürünü yapar.

Evrende tecelli eden (Allah'ın isim ve sıfat (özellik) larının varlıklarda görünmesi) sanat (yapma, yaratma), ilim, hikmet (yüksek bilgi), rahmet (acıyarak koruma, bağışlama) gibi gerçekleri, aklı ile seyreden insan bu gerçeklerin Allah'ın ilâhî kaderine, ilahi plân ve programına dayandığına iman etmek durumundadır. Kadere inanan bir kimse Allah'a güvenecek, kader konusundaki sorulara sınırını aşmadan ve Allah'ın kulu olduğunu unutmadan cevap arayacaktır.

KADERİN HERŞEYİ GÜZELDİR

Allah her can sahibine bu dünyada hayatını devam ettirebilmesi için bütün şartları en güzel şekilde ve en mükemmel şekilde hazırlamıştır. Örneğin bir balığı suda en rahat şekilde yüzebilecek, rızkını (gıdasını) kolayca sağlayabilecek, düşmanlarından korunabilecek bir şekil ve çeviklikte yaratarak, ona nehirleri ve denizleri hediye etmiştir. Bir balığı irâde (istediğini yapma) ve ihtiyar (istediğini seçme) sahibi farz ettiğimizde, bu durum karşısında onun yapacağı şey, kendisini denize, denizi de ona uygun yaratan Allah’ın bu hikmet (yüksek bilgi) ve rahmet saçan takdiri ( belirlemesi ) önünde saygı ve sevgiyle eğilmek ve ömrünü o Rahmet Sahibinin koyduğu sınırlar ve şartlar içinde geçirmek olacaktır. Eğer bu balık tersine hareket ederek kendisi için yasaklanan hava âlemine girmeye eğilim gösterse ve bu eğilim sonucu sahile çıksa acı sonunu kendisi hazırlamış olacaktır. Şimdi bu balık ölüm anında çırpınırken "Neden Allah benim karaya çıkmama izin verdi ve benim ölümümü bu şekilde belirledi" diyebilir? Elbette diyemez. Çünkü o Hikmet Sahibi (Allah), onun bedeninin şeklini, organlarının yerini ve büyüklüğünü, ruhu ile bedeni arasındaki ilişkiyi, hikmet ve rahmetiyle düzenlediği gibi, içinde yaşayacağı denizi de yine aynı hikmetle sınırlandırmış ve ona sudan ayrılmamasını emretmiştir. Bu emri dinlemeyen cezasını çekecektir.

Bu ilâhî kânun bütün hayat sahipleri için geçerlidir. Balığı suda en rahat şekilde yaşatan ve yüzdüren yüce Allah, bir güvercini de havada kolayca uçabilecek şekilde yaratmıştır. Kanatları ve ayakları güvercin için şarttır. Tavuğun uçmasını sınırlandırmak suretiyle onu insanlara bir tür arkadaş yapan Allah, tavuğun uçmadaki eksikliğini insanların ona şefkat etmesi ile tamamlamıştır. Aynı şekilde kurdu, avını parçalayacak şekilde yaratan Allah, koyunu uysallığı ile insana bir yardımcı yapmış ve kurdun amcazadesi köpeği koyunlara bekçi, insana hizmetkâr kılmıştır. Bunun gibi her canlının hayat şartları kendi iradesi dışında, Allah'ın çizdiği Kader Programı üzere hazırlanmıştır.

İşte bu rahmet ve hikmet, yaratıklar içinde en fazla insanda tecelli etmiştir. Şu koca evren her yönüyle insanın faydalanmasına uygun bir saray şeklinde yaratılmıştır. Hava, insanın kanını ona zorluk çıkarmadan temizlediği gibi, güneş ışığıyla onu adeta okşamakta, koyun onun kapısında, beden diliyle " Beni istersen kes ye, istersen izin ver, dağda taşta otlayıp yüzümü yerlere sürüp akşama sana süt getireyim. " dercesine beklemekte, dünya insanı hiç incitmeden hissettirmeden güneş etrafinda seyahat ettirmekte at, deve gibi hayvanlar da onu sırtlarında taşımak için nöbet beklemektedir.

Çevresinden insanın yardımına koşturulan bu sayısız nimet (faydalanılan şey) lerin yanında, yaratılışı gereği çeşitli deneye dayalı ilimlere (fen) ve diğer ilimIere yetenekli olan insan, bu ilimlerin meyvelerini de hemcinslerinin ellerinden yemektedir. Yani arıya bal, ağaca meyve verme yeteneğini bağışlayan Allah, insanın yeteneğini de medeniyet ni’metlerine çekirdek kılmıştır. Bu yetenek Allah'ın ikramı oldugu gibi, fenler ve onların meyveleri de yine Allah'ın ihsanıdır. Yani hem doğal ni’metler hem de insana verilen yetenekler sayesinde ortaya çıkan icatlar/ürünler yine de Allah’ın ihsanına ( bağışına ) bağlıdır.

İnsana verdigi bu saltanat (hayvan, bitki ve madde üzerindeki egemenliği) ve bolluğu ikram eden yani sunan Allah, bağışladıklarını bu kadarla sınırlı bırakmamış ve insanı sonsuz bir cennete aday kılmıştır. Bütün bu bağışlamalar ve verilenler konusunda Allah TeaIa şöyle buyurmaktadır:

اَلَّذٖى جَعَلَ لَكُمُ الْاَرْضَ فِرَاشًا وَالسَّمَاءَ بِنَاءً وَاَنْزَلَ مِنَ السَّمَاءِ مَاءً فَاَخْرَجَ بِهٖ مِنَ الثَّمَرَاتِ رِزْقًا لَكُمْ فَلَا تَجْعَلُوا لِلّٰهِ اَنْدَادًا وَاَنْتُمْ تَعْلَمُونَ

"O öyle bir iyilik, ikram ve yardımda bulunan ki, sizin için yeri döşek yaptı, göğü de (kubbemsi) bir tavan yaptı. Gökten size bir su indirdi. O su sebebiyle türlü meyvelerden (ve ekinlerden) size bir rızık çıkardı. Bunları bilerek sakın Allah'a ortaklar koşmayınız.” (Bakara Suresi:22.ayet.)

Takdir fiilinin (belirleme eyleminin), yâni ilâhi kaderin (Allah'ın belirlemesinin) nasıl rahmet ve hikmetle birlikte yürüdüğünü şu örnekle bir derece daha iyi anlayabiliriz: Bilindiği gibi ruhlar evren yaratılmadan önce yaratılmışlardır. Allah Teâlâ bu durumda bulunduğunuz haldeyken sizin ruhunuza, evrenin yaratılışını seyretme izni verdiğini ve güneş sisteminin yaratılışını seyre koyulduğunuzu varsayınız. O anda ruhunuzun ne geceyle, ne gündüzle, ne kış ve ne de yazla, ne de yeme ve içmeyle ilgisi olmadığından siz, güneşin ışık vermesine, dünyanın kendi etrafı ve güneşin etrafında dönmesine, dünya üzerine bir atmosfer tabakası konulmasına hiçbir anlam veremeyecektiniz. Allah Teâlâ o anda size göndereceği bir elçisiyle, bu sistemin sizin için yaratıldığını bildirse, hayretiniz bir kat daha artacaktı. Fakat zaman ve emir gelip de, anne karnında, beden elbisenizi giyerek dünyaya geldiğinizde, evrenin ve dünyanın Allah'ın takdir ettiği şekilde yaratılmış olmasının, ne kadar iyi bir sonuç verdiğini görecektiniz.

Allah evreni yaratırken evren ve dünya hakkında "şöyle olsun, yok böyle olsun" gibi seçimleri bizim ruhlarımıza bıraksa ve herkesi istediği şekildeki bir âleme göndereceğini buyursa idi, bir kısmımız atmosferi gereksiz görecek, bir kısmımız güneş ve dünyanın büyüklüklerine, aralarındaki uzaklıklara ve diğer durum ve özelliklere dâir akıl dışı isteklerde bulunacak, belki de bir kısmımız dünyanın hareket etmeyip sabit kalmasını isteyecektik. Hepsi insan hayatının sönmesi demek olan bu istekler yerine, Rabbimiz, iradesi (istemesi) ve takdiriyle bu dünya ve evreni en güzel şekilde yaratıp, bizleri de içine koymuştur diyoruz.

Ya Allah Teâlâ anne karnında seçimi bize bıraksaydı da, rahmetini yardıma göndermeseydi, ilâhî bir plân ve programla bir kalp, iki el ve her elde beş parmak sahibi olmamız yerine bunları biz seçseydik, her birimiz bir hilkât garibesi olarak dünyaya gelecektik. (Düşünsenize 3-5 tane kalp 5-6 tane kafa, 30-40 ayak, 50-100 parmak) Demek ki bedenimizdeki organlar Allah’ın çizdiği Kader Programı ile güzel ve yararlı olabilmekte ve bedenimiz bir bütün olarak güzel şekil almaktadır. Bu güzellik de Kaderin güzelliğinden doğmaktadır. Bir de gözümüzü şekil ve büyüklük bakımından sınırlandıran Allah, ruhumuzun göz penceresinden dış âlemi seyretmesini de sınırlandırmıştır. Gözün bu sınırla yaratılmasının bir sırrı vardır. Örneğin toprağa bakıp bütün bakterileri görseydik ya da yüzüne baktığımız bir insanın kafasının içindekileri seyredebilseydik hayatımız cehenneme dönerdi. Kulağımızla karıncanın ayak sesinden, evreni velveleye veren koca gürültülere kadar bütün sesleri işitseydik hayatımız büyük işkenceye dönerdi.

İşte anne karnında bize sorulsaydı belki de duyularımızın daha yetenekli olmasını isteyecekken, şimdi dünyada yaşayan bizler, dünyaya geldik ve gördük ki, bunların en yararlı durumu Rabbimizin belirlediği (takdir ettiği) kadarıdır.

Evrende Kader Programından çıkan her eserde ve her işte sonsuz güzellikler var olduğunu deneye ve gözleme dayalı ilim (Fen) kabul etmekte ve evrenin hiçbir yerinde noksanlık ve kusur bulamamaktadır. Bu dünya, Kader Programına göre yaratıldığı için her şey faydalı ve her şey iyi olduğuna göre, ebedî mutluluğa erişilmesi için Allah'ın belirlediği Yazılı Programa ( Kur'an'a ) aynen uyulmasıyla âhirette rahmetin tamamına ulaşılabilir.

Anne karnında iken bizlere takılan organların dünyada ne işimize yarayacağını bilemediğimiz gibi Allah Teâlâ'nın emrettiği namaz, oruç ve diğer ibâdetlerin âhiretteki sonuçlarını bu dünyada kavramamız mümkün değildir. Allah’ın her bir emrinde nice faydalar saklıdır, her bir yasağında sonsuz âhiret mutluluğumuz için nice zararlardan kurtulmamız söz konusudur. Örneğin: Bir baba besleyip büyüttüğü her türlü ihtiyacını gördüğü evlâdının, gelecekte iyi bir meslek sahibi olmasını ister. Bu amaçla onu okula kaydettirir, eğitimini güzelce yürütmesi, gelecekte vatana ve millete yararlı bir kişi olması için gerekli eğitimleri almasına en büyük özeni gösterir ve bu arada çocuğuna bir takım emirleri ve öğütleri yanında yasakları da olacaktır. Görevini iyi yaptığı, ahlâk ölçüleri içerisinde kaldığı zaman ödüllendireceğine dair söz verecek, ters yolda gitmesi halinde de bazı cezalarla tehdit edecektir. Tehditleri veya cezaları arkasında yine şefkât ve merhamet gizlidir. Şimdi bu çocuk, babasının çizdiği programa uysa, yap dediklerini yapıp, yasaklarından kaçınsa, hem bir meslek sahibi olacak, hem de yüksek ahlâk sahibi olacak ve de mutluluğa ulaşacaktır.

Bir hasta, doktorun verdiği ilaçları, onun belirlediği zamanlarda ve ölçülerde alması ve yasaklarından titizlikle kaçınması durumunda, iyileşme (şifa) kapısını aralamış olacaktır.

Bu örneklerde çizilen programlar ve konulan sınırlamalar, rahmeti (iyilikleri) sonuç vermektedir. Aynı şekilde, Allah'ın bütün emirleri ve yasaklan, sonsuz mutluluğa ulaşmamız için takdir edilmiş, belirlenmiş ilâhi bir plandır. Bu gerçeği anlayan her insan, Allah'ın rahmetine güvenerek, onun çizdiği Kader Programına hakkı ile uymak durumundadır. Aklın gereği de budur. Çünkü insanın ibâdet etmesi, doğru söylemesi, iffetli yaşaması ve sonunda ebedi mutluluğa (cennete) ulaşmasında, Rabbimizin hâşâ (asla), kesinlikle bir çıkarı olmadığı gibi, tersine hareketle insanın kendisini cehenneme sokmasının da Allah'a bir zararı düşünülemez. Aslında Allah'ın bizi cehennemle korkutmasında bile cennete teşvik (yönlendirme) vardır.

İNSANLA İLGİLİ KADER

İnsanla ilgili kader ikiye ayrılır:

a- İnsanın kendi irâdesi ve gücü ile giriştiği hareketlere bağlı olan kader,

b- İnsanın irâdesi ve gücü dışında meydana gelen olay ve durumlara bağlı olan kader.

Birincisinin meydana gelmesine insanlar sebep olmaktadır. Şöyle ki: Allah Teâlâ fertlerin ve toplumların dünya ve ahiret mutlulukları için izlemeleri gereken yolu belirlemiş ve çizmiştir. Bu yoldan gidenler kaderlerinin mutlu olarak belirlenmesine sebep olurlar; aksi halde felâket ve yoksulluğa düşerler. Çünkü saadet (mutluluk )sebeplerinin mutluluğu sonuç vermesi gibi, felâket sebeplerinin felâketi sonuç vermesi de kaderin gereğidir. Kur'an'ı Kerim'de bir topluluğun kendi saflıklarını, temizliklerini ve ahlâklarını bozmadıkça ( değiştirmedikçe ), Allah'ın o topluluğun nimet ve mutluluğunu değiştirmeyeceği ( Rad: 11.ayet.) bildirilmektedir. Yani kişi olsun, toplum olsun kendi kaderlerine kendilerinin sebeb olduğu ifâde buyrulmaktadır. İnsanın kendi kaderini çizmesi, belirlemesi buna göredir.

اِنَّ اللّٰهَ لَا يُغَيِّرُ مَا بِقَوْمٍ حَتّٰى يُغَيِّرُوا مَا بِاَنْفُسِهِمْ وَاِذَا اَرَادَ اللّٰهُ بِقَوْمٍ سُوءًا فَلَا مَرَدَّ لَهُ وَمَا لَهُمْ مِنْ دُونِهٖ مِنْ وَالٍ

“…Şüphesiz ki, bir topluluk kendi durumunu değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez. Allah, bir kavme kötülük diledi mi, artık o geri çevrilemez. Onlar için Allah’tan başka hiçbir yardımcı da yoktur. (Ra’d:11)

Yüce Allah dünya ve âhiret nimetlerinin bir takım sebeblerle meydana gelmesini ezelde takdir etmiş ve şarta bağlamıştır. Öyleyse onların sebepsiz meydana gelmesini istemek ilâhi kanunlara aykırıdır. Allah'dan herhangi bir nimeti istemenin yolu onun sebeblerini yerine getirmeye bağlıdır. Allah’dan çocuk istemenin yolu evlenmek, meyve istemenin yolu ağaç dikmek olduğu gibi, cennet istemenin yolu da ilâhi emirlere uymak ve yasaklardan kaçınmaktır. Bunların hepsi Allah'ın belirlemesi (takdiri) dir. Bizler Kadere iman eden kimseler olarak, bu ilâhî takdire boyun eğmek ve istediğimiz ni’metlerin sebeplerine teşebbüs etmek ( girişmek ), durumundayız. Ağaç dikmeksizin meyve istemek gibi, ibâdet etmeksizin ebedî ( sonsuz, sınırsız ) mutluluğu beklemek de takdire karşı gelmektir ve cezası, O ni’metten (cennetten) yoksun kalmaktır.

İkinci kısım olan ve insanın iradesi dışında meydana gelen kaderin sebepleri ise insanlarca bilinememektedir."Akıl yaratıktır, Yaratıcısını ihata (az bilgiyle kavramaya çalışma, kuşatma ) edemez." kuralınca, insan aklı Kaderin bu ikinci kısmı ile ilgili hikmet ve sırları bilemez. Bir insanın erkek veya kadın olması, dünyaya geleceği asır ve belde, ne kadar ömür süreceği, anne ve babasının kim olacağı gibi konular bu kısma örnektir. Bu ve benzeri konulardaki ilâhî takdirin (belirlemenin) sırrını anlamaya çalışmak, insanı heIâke ( içinden çıkılmaz bunalımlara sürüklemeye ) götürür. Bu sırlar âhirette, adâlet gününde bütün incelikleriyle görünecektir. İşte Peygamber Efendimizin: " Siz bununla mı emrolundunuz? Veya ben bunun için mi gönderildim? Şunu iyi biliniz ki sizden önceki ümmetler bu tür tartışmalara başladıkları zaman helâk olmuşlardır. Böyle tartışmalara girmemelisiniz. (Tirmizî: Kader; 1.) hadis-i şerifleriyle bizi uğraşmaktan engellemek istediği kader, bu kısım kaderdir. İnsanın irâdesi ve gücü ile hareketlere bağlı olan kaderi ile ilgili İslâm Akaid Âlimleri büyük çalışmalar yapmışlar ve eserler vermişlerdir.

İNSANIN İRÂDESİ

وَمَا كَانَ لِمُؤْمِنٍ وَلَا مُؤْمِنَةٍ اِذَا قَضَى اللّٰهُ وَرَسُولُهُ اَمْرًا اَنْ يَكُونَ لَهُمُ الْخِيَرَةُ مِنْ اَمْرِهِمْ وَمَنْ يَعْصِ اللّٰهَ * وَرَسُولَهُ فَقَدْ ضَلَّ ضَلَالًا مُبٖينًا

Allah ve Resûlü bir iş hakkında hüküm verdikleri zaman, hiçbir mü’min erkek ve hiçbir mü’min kadın için kendi işleri konusunda tercih kullanma hakları yoktur. Kim Allah’a ve Resûlüne karşı gelirse, şüphesiz ki o apaçık bir şekilde sapmıştır. (AHZÂB:36)

İrâde, sözlük anlamıyla kasd (bilerek ve isteyerek yapma, niyet), istek, dilemek demektir. Terim oIarak; bir şeyi yapmak veya yapmamak konusunda karar verme ve bu kararı yürütme gücüdür. Yani istenen iki şeyden birinin meydana gelmesini isteme özelliğidir.

İnsanın bütün duyguları gibi, irâdesi de mahlûktur, yani yaratılmıştır. İslâm Âlimleri (İlm-i Kelâm Âlimleri), insanın bir işe başlamasından önce de var olan iradesini, “Küllî irâde;” bu irâdenin herhangi bir zamanda belli bir fiile ( davranışa ) yönelmesini, yâni yapması gerekenlerden birini seçmesini, "Cüz'î İrâde” diye tâbir etmişlerdir. (Örneğin; Allah dilimize konuşma özelliği vermiştir. İnsan onunla güzel sözde, çirkin sözde söyleyebilir, bu küllî irâdedir. Dilimizle güzel şeyler konuştuk, bu durumda irâdemizi cüz’î bir yönde kullanmış oluruz. Dilimizle kötü sözler söyleseydik, bu durumda da irâdemizi cüz'î bir yönde kullanmış olacaktık. (Dikkat! Buradaki küllî irâdeyi Allah Teâlâ'nın İrâde Sıfatı,"İrâde-i Külliye" ( dilediğini sınırsız yaratma, dilemediğinin olmaması ) ile karıştırmamak gerekir. İrâde-i Cüz"iye deyimindeki “Cüz’î” kelimesi, "muayyen" ( belirli ) anlamına gelmektedir. "Az, sınırlı" anlamında değildir. Buna göre, insandaki küllî irâde, insanın bir işe başlamasından önce çeşitli işlere ve yönlere kullanabileceği isteme gücüdür. Fakat bir işe karar verdiğinde ve o işi yaparken artık irâdesi cüz'îleşmiş, belli bir yöne koyulmuştur. ( Örneğin cebimizde 10 liramız var, bunu cebimizde biriktirme veya harcama gücümüz var bu külli irâdedir. Biz onunla bir fakiri sevindirdik. Bu cüz’î irâdedir. )

İnsan irâdesiyle ilgili işlerde, dilemek insana yaratmak Allah'a aittir. İnsan neyi dilerse Allah da onu yaratır. Sorumlu olduğu işlerde Allah, insanın dilediğinin tersini yaratmaz. Eğer insan irâdesinde (dilemesi, istemesinde) özgür olmasaydı veya Allah, irâdesine bağlı olan işlerde insanın irâdesinin tersini yaratsaydı o zaman insanda sorumluluk diye bir şey olmazdı.

Bununla birlikte insan kendi işlerini kendisi yaratacak durumda değildir; yaratmak sadece Allah'a aittir. Kul yaratamaz.

İnsan sadece AIlah'ın verdiği kuvvet ve güce yön verir. İyi veya kötü yolda kullanır, sarf eder. İnsan bir şoför konumundadır. Otobüs'ün hareketi için gereken güç ise motordan gelir, şoförden değil. İnsanın iradeli hareketlerinde durum böyledir. (İnsan diler, Allah yaratır.) Bundan dolayı "La havle vela kuvvete illâ billâh…” Yâni "Güç ve kuvvet yalnız Allah'tandır." denilir. İnsan kendine verilen bu güç ve kuvvetden değil, onu iyi veya kötü yönde kullanmasından sorumludur. Kendisine verilen irâde ise bu güç ve kuvveti her iki yöne de harcamaya yeterli durumdadır.

İstenilen, şeyi Allah'ın yaratmasına gelince bunun için aradan bir zamanın geçmesi gerektiği düşünülmemelidir. Kul dileyip irâdesini kullandığı anda Allah'ın dilemesi ve yaratması da meydana, gelir. Çünkü

* اَللّٰهُ خَالِقُ كُلِّ شَیْءٍ وَهُوَ عَلٰى كُلِّ شَیْءٍ وَكٖيلٌ

“ Allah her şeyin yaratıcısıdır …” (Zümer:62. ayet.),

* وَمَا تَسْقُطُ مِنْ وَرَقَةٍ اِلَّا يَعْلَمُهَا

"…O'nun bilgisi dışında bir yaprak dahi düşmez… "(En'am:59.ayet.) ,

* قُلْ كُلٌّ يَعْمَلُ عَلٰى شَاكِلَتِهٖ

" Herkes (şey) kendi yaratılışına göre iş yapar ( hareket eder.)"(İsra:84.ayet.) buyrulmuştur. İnsanın yaptıkları da "şey" kapsamındadır. Şey somut varlığı olan demektir. O halde insanların fiillerinin yaratıcısı da Allah Teâlâ’dır.

Buna göre insan, hür iradesi ile bir fiili ( davranışı ) seçer, gerekli gücü kullanır, Allah'da onun neyi seçeceğini ezeli ( bütün geçmişi kapsayan ve öncesiz ) ve ebedî (sınırsız, sonsuz) ilmiyle bilir, bu ilmine göre irâde ve takdir buyurur ve irâdesi doğrultusunda yaratır. Fiili (davranışı) tercih etmek (seçmek, yani kesb ) kuldan, yaratmak (halk) Allah'dandır. İnsan iyi veya kötü yönden birisini seçer ve iradesini bir yöne kullanırsa Allah onu yaratır. Davranışı yapmada, fiili seçmede seçim serbestîsi olduğu için kul sorumludur. Hayır, (iyilik) işlemişse mükâfatını; şer ( kötülük ) işlemişse cezasını görecektir. Kur'an' da:

* مَنْ عَمِلَ صَالِحًا فَلِنَفْسِهٖ وَمَنْ اَسَاءَ فَعَلَيْهَا وَمَا رَبُّكَ بِظَلَّامٍ لِلْعَبٖيدِ

''Kim iyi bir iş yaparsa lehine (onun tarafına), kim de kötülük yaparsa aleyhine (zararına)dir. Rabbin kullara asla zulmedici değildir."(Fussilet:46.ayet.) buyrulmaktadır.

İNSANLARIN FİİLLERl VE BU FİİLLERİNDEKİ SORUMLULUĞU

İnsanın fiilleri ıztırarî (zorunlu) fiiller ve ihtiyarî (seçmemize, dilememize bağlı ) fiiller olmak üzere ikiye ayrılır. Bunları:

a-İsteğimize bırakılan fiiller,

b- lsteğimize bırakılmayan fiiller. Şeklinde de söyleyebiliriz.

Nefes alışımız, kalp atışımız, midemizin sindirimi, kanımızın dolaşımı, göz kapaklarımızın çalışması gibi fiillerimiz isteğimiz dışında meydana gelen ( zorunlu ve refleks hareketlerimiz ) fiillerdir ve bunlardan dolayı herhangi bir sorumluluk veya mükâfaat söz konusu değildir.

Yazı yazmak, oturup kalkmak, yemek içmek, konuşmak, namaz kılmak, oruç tutmak, hayır veya şer; iyi veya kötü bir şeyi özgür irâdemizle seçerek işlediğimiz fiillerimiz ise ihtiyarî fiillerimizdir. Bunlarda herhangi bir baskı ve zorlama altında değilizdir, bunları yaptığımızdan ya da yapmadığımızdan sorumluyuzdur. Ödül ve ceza bunlar için söz konusudur.

Kendisinden doğan fiillerin hangisinin isteğiyle hangisinin isteği dışında meydana geldiğini vicdanen ( Vicdan: İyiyi kötüden ayırmaya yarayan iç duygudur. Aynı zamanda din anlamına da geliyor.) bilen insan, kendi cüz’î irâdesiyle (Yâni irâdesini belli bir yöne kullanarak) işlediği kötülükler, suçlar için neye dayanarak, “Ne yapayım kaderim böyleymiş, (böyle yazılmış) böyle olduğu için bu kötülüğü zorunlu olarak (kaderimin baskısıyla ) işledim.” diyebilir?

Yaptığı iyilikler konusunda “Ben böyle yaptım, şöyle ettim.” şeklinde konuşan insan işlediği kötülükleri nasıl kadere yükleyebilir? Fakat aynı kötülükleri karşısındaki muhatabı işleyince işi kadere yüklemez. Örneğin evine giren hırsız hakkında davacı olurken kaderi hatırlamaz. Hırsızın hâkim huzurunda:” Benim ne suçum var, kaderim böyle olduğundan, mecburen ( zorunlu olarak ) hırsızlık yaptım.” şeklindeki savunmasına öfkelenmekten kendini alamaz. Aynı şekilde, çocuğunun canına kasteden bir câninin boğazına yapışırken, “ Bu adamın kaderi böyleymiş istese de, istemese de çocuğumu öldürecekti.” demez. Veya namusuna göz diken, kötü gözle bakan adamın gözünü çıkarmak isterken, “Ne yapayım, kaderimde bu da varmış, karşı koymamalıyım.” demez. O halde hangi mantıkla, aynı fiil ve suçları kendimiz işleyince suçu kadere yükleyebiliriz?

Eğer insanlarda görülen ihtiyârî ( seçerek işlenen ) ve ızdırârî (zorunlu ve refleks hareketlerle yapılan ) fiiller bir tutulursa, yâni isteyerek işlediğimiz fiiller kadere yanlış anlamda yüklenirse ve o fiilerde bir mecburiyet ( zorunluluk, baskı ) olduğu sanılırsa, ortaya birçok hurafe ( Hurafe: Dinî bilgiler ve kurallar arasına karışmış yanlış, batıl inanç ) ler çıkar. Bu durumda insanlar ne kazandıkları zaferlerle, ne öğrendikleri ilimle ve ne de edindikleri üstün ahlâkî özellikleriyle, hatta yaptıkları san’at hârikası olan eserleriyle övünebilir, ne de savaşta yenilgilerinden üzülebilir,, düşmanlarını işledikleri vahşet ve katliâmdan suçlayabilir, yenilgi sonrası aşağılanmalardan dolayı kötüleyebilirler.

Bu yanlış görüşe göre hiç kimse yaptıklarından sorumlu tutulamayacağı gibi, mükâfaat göremeyecektir. Artık ne Hz. Ömer’ (R.A.)in adâletinden ne Haccâc-ı Zâlim’in zulmünden söz edilebilecektir. Çünkü birincisi “ kaderin zorlamasıyla, mecburen” âdil; ikincisi ister istemez zulmetmiştir!

Dünya işlerimizde cüz’î irâdemizi kullandığımızı ve hiçbir zorlayıcı engelle karşılaşmadığımızı vicdânımızla bildiğimiz halde, Allah’ın rızâsını ( memnun, hoşnut olmasını ) kazanma yolunda emirlerine uymakta, karşımıza engeller çıktığını nasıl savunabiliriz? Yâni mübah olan dünya işlerinin veya günah ve isyanların işlenmesinde insanın karşısına çıkmayan engeller sadece ibâdete mi çıkıyor ki bazı insanlar “ kaderimde olsaydı ibâdet ederdim “ gibi anlamsız ve asılsız bir özür açıklamasında bulunuyorlar.

İnsanlar dünya işlerinin bir kısmını sermaye, iş gücü gibi bazı şartların eksikliği nedeniyle yapamadıkları halde, Allah’ın emirlerine uyma ve ibâdetlerinde herhangi bir noksanlıkla karşılaşmaları söz konusu olmamaktadır. Örneğin ev yapmaya niyet eden bir insan bazı imkânsızlıklardan dolayı bu isteğine ulaşamayınca “ ne yapayım kader böyle imiş ” diyebilirken, âhirete ait amel (iş, ibâdet) lerde ve cennetteki köşkünü inşa etmekte herhangi bir engelle karşılaşmadığından ihmâlini yani gerekeni yapmamayı kadere yükleyemez. Örneğin, namaz kılmak isteyen bir kimsenin bu ibadetini işlemesine bir engel yoktur. Eğer namaz kılmasını engelleyen mücbir sebeb (yapmaya/yapmamaya zorlayıcı neden) bulunursa o zaman sorumluluğu söz konusu olmaz. Mücbir sebeb, insan gücünün üstünde olan engellerdir. Örneğin bir insan zorla meyhaneye götürülse ve elleri bağlanarak ağzından içki dökülse bu kimse gücünün yettiği kadar karşı koymakla sorumluluktan kurtulur. Çünkü bu fiili kendi cüz’i irâdesi ile işlememiştir. Kendi irâdesi ile içki içen veya bir başka kötülüğü yapan bir kimse bunları bir kader mahkûmu olarak zorla işlediğini ve mazur olduğunu, savunamaz.

Eğer insanlar günahları ezelde takdir edildiği ( alnına yazıldığı, belirlendiği ) için zorunlu olarak işleselerdi, herşeyi sonsuz hikmetle yaratan Rabbimizin