Misafir Yazar

Misafir Yazar

Alıntı makaleler
fatihten@gmail.com

NASIL DAVET EDELİM?

27 Nisan 2016 - 08:01


İslam dini, iman eden kimselere bu dini yaşamayı zorunlu kıldığı gibi, aynı zamanda başkalarını da davet edip bu dini yayma ve yaşatma görevini yükler. Bu konuda yapılması gereken tüm çabaları “cihad” kavramıyla ifade eder. Bu çabalar islamın yayılmasını sağladığı gibi aynı zamanda bir müslümanın manevi hayatının hem gelişmesini hem de canlı kalmasını temin eder. Ancak her işin nasıl ki bir ahlakı ve disiplini varsa, insanları islam’a davet etmenin de bir disiplini ve ahlakı vardır.

 

Her şeyden önce davetçinin, muhatabının gönlünde “inanmış bir insan” hissiyatı uyandıracak kıvamda olması gerekir. Çünkü “inanmışlık”, karşıdaki insanda tesir uyandıran en büyük güçtür. İkinci husus, ihlas diyebileceğimiz, yani davetçinin halisane duygularla hiç bir maddi ve manevi beklenti içinde olmaksızın hareket etmesi lazım. Manevi beklenti dediysem mesela, hürmet beklentisi içerisinde olmayacak. Yoksa elbette Allah’ın rızasını talep etmek manevi bir beklentidir ama ben onu kastetmiyorum. Kısacası insanlar davetçide bu samimiyetin izlerini şöyle veya böyle görmeliler.

 

Davetçi söylediklerini yaşayacak, yani sözü ile davranışları uyum içinde olacak, geçmişiyle çevresine güven vermiş biri olacak. Bunların yanında muhataplarında ilim sahibi denilebilecek seviyede Kur’an ve sünnet bilgisine sahip olduğu kanaatini uyandıracak bir bilgi seviyesinde olmalıdır… Şüphesiz bunlar ve ilave edilecek başka özellikler davetçinin bizzat şahsını ilgilendiren hususlardır.

Bizim bu yazıda asıl söz konusu edeceğimiz husus, davet işi yürütülürken davetçinin nasıl bir yol izleyeceği konusunda olacaktır.

Bu konuda Kur’an-ı Kerimde Rabbimiz şöyle buyurmaktadır:

“Rabbinin yoluna hikmetle ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde mücadele et. Şüphesiz senin Rabbin, kendi yolundan sapanları en iyi bilendir ve O, hidayete erenleri de en iyi bilendir.”(Nahl/125)

 

Bu ayet bizlere davet ahlakının nasıl olması gerektiği konusunda bir temel oluşturmaktadır. Ayette geçen Hikmet, ilim ve akılla hareket edip gerçeğe uygun davranma, sözde ve davranışta tam ve doğru isabet, sebeplerini bilerek belli ve yüce bir amaca vardıracak tarzda eylemi bilgiye, bilgiyi eyleme uygun yapma, kısacası her şeyi yerli yerince yapma gibi anlamlara gelir.

Bu ayetteki hikmetle davetten kasıt, muhatapların durumlarını ve şartlarını göz önünde bulundurarak, anlatılanların ağır gelmeyeceğine dikkat ederek, onlara seviyelerine göre konuşmak, şartlara ve durumlara göre muhatabın ve tebliğin lehinde olan her şeyi yapmak, aleyhinde olan her şeyden de kaçınarak davet işini yürütmektir.

 

Yine bu ayette zikredilen “güzel öğütle davet” ise yumuşak bir üslupla kalplere girmeyi, her muhatabın konumuna uygun örnekler seçerek en anlaşılır şekilde hareket etmeyi gerektirir. Azarlama ve zorlamaya başvurmamayı icap ettirir. Bilgisizlikten ve iyi niyetten kaynaklanmış olabilecek hataları yüze vurmamayı, zorunlu kılar. Zira öğüt vermedeki yumuşaklık çoğu zaman katılaşmış kalpleri çözer ve hidayete hazır hale getirir, birbirinden nefret eden kalpleri kaynaştırır. Bazı hadis rivayetlerinde geçtiği üzere müslüman olan birtakım şahısların, “Ey Allah’ın Resulü! Sen, az öncesine kadar dünyada en nefret ettiğim adamdın. Ama şimdi dünyada en sevdiğim kimse oldun” demeleri bu yüzdendir.

Ayrıca ayette “En güzel şekilde mücadele et” ifadesi, muhatabın üzerine yüklenilmeden, onu horlamadan tartışmayı gerektirir. Suçlayıcı bir tarz yerine ona merhametle yaklaşarak onun nefsi duygularını kabartmadan, onun gururunu rencide etmeden hareket etmek gerekir. Davetçinin bir gerçeği dile getirmekten başka amacı olmadığını muhatabı anlamalıdır. “Dinde zorlama yoktur. Şüphesiz doğruluk sapıklıktan apaçık ayrılmıştır…”(Bakara/256) ayeti gereği muhatabın, Allah’ın kendisine verdiği özgür iradesi baskı altına alınamaz.

 

Kısacası davette anlatılan şeyler ve takınılan üslup muhataba “duyurma” ve “açıklama” seviyesinden öteye geçmemelidir.

Günümüzde davet çalışmalarında gözeteceğimiz en önemli nokta, muhataplarımızın kendilerinin müslüman olduklarını beyan etmeleridir. Gerçekten Kur’ana göre pozisyonları ne olursa olsun onların bizzat kendi dilleriyle müslüman olduklarını söylemeleri bizim kalkış noktamız olmalı. Yani onlar gerçekten müslüman olmasalar bile onların müslüman olmadıklarını ihsas ettirecek söz ve davranışlardan şiddetle kaçınmalıyız. Böyle yanlış bir davranış onlarla daha baştan diyalog kurmaya mani olacaktır. Nisa süresinin 94. ayeti gereği bizlere her hangi bir şekilde müslümanlığını izhar edene “sen mü’min değilsin” anlamına gelecek bir tavırda bulunmak daha baştan her şeyi bitirir.

 

Yıllar önce izlediğim bir televizyon proğramında yapımcı caddelerde dolaşarak insanlara “sana göre bu ayın en önemli olayı nedir?” diyerek mikrofonu uzatıyor. Tabi herkes kendine göre bir olaydan bahsederek cevap veriyor. Hiç unutmuyorum, liseye giden açık giyimli bir kız öğrenci bu soruya, “Bana göre bu ayın en önemli olayı din dersinden zayıf almamdır” demişti. Bu cevap zihnimde bomba etkisi yapmıştı. O tarihlere kadar nadiren de olsa benim de zayıf verdiğim olmuştur. Ama bu olay bana ders oldu ve din dersinden çocuklara zayıf vermenin kesinlikle yanlış olduğunu anladım. Çünkü kendisinin müslüman olduğunu söyleyen birine ne olursa olsun din dersinden zayıf vermek, “Hayır! Sen müslüman değilsin” anlamında bir etki yapıyor.

 

Ancak bu söylediğim şeyler bizleri, insanların islamdan uzaklıklarını meşru göstermek gibi bir yanlışa da sürüklememeli. Değilse, yazık olur bu insanlara! Cehennem yolunu tutmuş gidiyorken “Sen doğru yoldasın” anlamına gelecek bir tavır takınmak, onlara yapılacak en büyük kötülük olacaktır.

O halde islamdan her türlü uzaklıklarına rağmen kendilerini müslüman olarak tanımlayan bu toplumla davet ilişkimiz ne olmalı?

Bana göre, müslüman olmasalar bile bu halleriyle müslüman olmadıklarını biz söylemeyelim, onlara anlatacağımız şeylerle kendilerini düşündürelim ve kendileri bu çelişkinin farkına varsınlar. Yani içinde bulundukları gerçeği biz söylemeyelim, onlar söylemiş veya fark etmiş olsunlar.

Peki, bu nasıl olacak? Bu konuda Kur’an-ı Kerimdeki birçok ayetlerden biri olan şu ayet bize yol göstermelidir.

“…Eğer mü’minseniz, imanınız size ne kötü şeyler emrediyor!”(Bakara/93)

 

Bilindiği gibi kendi zamanlarının müslümanları olan israiloğulları hem inandıklarını söylüyorlar, hem de peygamberleri öldürmeye varıncaya kadar her türlü günahı işlemekte bir sakınca görmüyorlardı ve bu durumun kendilerini müslümanlıktan çıkardığını farkedemiyorlardı. İşte Allah bu kimselere “Demek ki sizin imanınız size böyle şeyleri yapmayı emrediyor” diyerek onların aslında iman etmediklerini dolaylı yoldan söylemeye çalışıyor. Öyle ya! İman dediğimiz şey sahibine bu kötülükleri yaptırır mı?…

 

Böylece insanlar beyanlarıyla yaşantıları arasındaki çelişkiyi fark edecekler. Bunu fark edenler samimi olurlarsa Allah’a yönelirler, samimi değillerse zaten yapacağımız bir şey yok!

Günümüzde biz de maalesef böyle çelişki içinde yaşayan bir toplumla karşı karşıyayız. Demek ki devamlı onlara beyan ettikleri kimlikleriyle yaşamları arasındaki çelişkileri fark ettirecek ve düşündürecek şeyleri anlatmalıyız.

Her şeyden önce Kelime-i tevhidin ne olduğunu anlatmalıyız. Çünkü iş oradan bozulmuş. Bir iş baştan bozulmuş ise gerisi de bozuk olacaktır. İnsanlar Kelime-i tevhidin zannedildiği gibi Allah’ın var ve bir olduğu anlamında değil, sadece Allah’a itaat ederek yaşamak ve sonunda ahiret hayatında Allah’a hesap vereceğimiz anlamında olduğunu anlayacaklar. Kısaca, onlara müslüman olmanın, “müslümanım” demekten ibaret olmadığını vereceğimiz örneklerle bir şekilde anlatmamız lazım.

 

Bunu anladıktan sonra onlarda güçlü bir ahiret bilinci oluşması için çaba sarfedeceğiz. Bunun için her fırsatta ahireti hatırlatacağız. Çünkü insanlar çoğu zaman doğrunun ve yanlışın ne olduğunu biliyorlar. Ancak doğruyu bilmek onu yapmak için yeterli olmadığı gibi, yanlışı bilmek de ondan kaçınmak için yeterli değildir. Bunun için güçlü ahiret inancı olması lazımdır.

Bütün bunları onlara Kur’an okuyarak ve anlayarak Kur’an okumalarını teşvik ederek sağlamaya çalışacağız. Çünkü Rabbimiz Kitabında şöyle buyuruyor:

“Tehdidimden korkanlara Kur’anla öğüt ver”(Kaf/45)

 

Günümüzde islama davet adına yanlış şeyler yapılıyor. Mesela, namaz kılmaya davet olunuyor. Eğer kişide namaz kılacak doğru bir Allah inancı ve ahiret korkusu olsaydı zaten kılardı. Çünkü insanlar namazı biliyorlar. Böyle derin/tevhidi bir problem varken bir vesile ile namaza başlatmak çok önemli olmayacaktır. Ama doğru bir Allah inancı, tevhidi bir şuur ve kuvvetli bir ahiret inancı sen söylemesen bile zaten onu namaza başlatacaktır.

Davetin amacı insanları sadece Allah’a kulluk etmeye çağırmaktır. Ancak çoğu zaman davet adına insanlar cemaatlara, tarikatlara, partilere…vb yerlere davet olunup, o yerlerin adam sayısını çoğaltmaya çağrılıyor. Bunlar çok yanlış ve davet adına üzüntü verici şeylerdir.

 

Bu konudaki yanlışlarımızdan biri de, müslümanların özellikle kendi aile fertlerini müslümanlaştırmaya çalışırken biraz da onlar üzerindeki otoritesini kullanarak zorlama yoluna başvurmalarıdır. Oysa bu işin tabiatı zorlamaya hiç gelmez. Hatta zorlama ve baskılar dine ve maneviyata karşı nefrete bile yol açabilir. Bu konuda öteden beri devamlı söylenen ve neredeyse her müslümanın bildiği ya da duyduğu bir hadis var:

Resulullah(sav) şöyle buyurmuştur:”Çocuklarınıza yedi yaşına geldiklerinde namazı öğretin, on yaşındayken (kılmazsa) dövün”(Rudani,Hadis külliyatı,c.1,s.148)

Çocuklarına zorlama ve baskı yapan Müslümanlar, eğer bu hadisi gerekçe gösteriyorlarsa benim islami anlayışıma göre bu rivayet problemlidir. Ben bu rivayeti dinde delil olarak kullanmıyorum. Çünkü bu rivayet islamın genel prensiplerinden olan dinde zorlamanın olmadığı(2/256) ve kolaylaştırınız, zorlaştırmayınız şeklindeki hususlara aykırıdır. Ayrıca benim tanıdığım kadarıyla hayatında kimseye tokat atmamış, hele çocuklara karşı daha çok merhametli olan bir peygamberin çocukları dövmeyle alakalı bir şey söylemiş olacağına ihtimal vermiyorum. Hele bu dövme işi din eğitimi gibi normal eğitimden daha hassas bir iş konusunda ise, mükemmel bir eğitimci olan Resulullah’ın böyle bir şey söyleyeceği nasıl düşünülebilir? Şahsen ben anlamış değilim.

Çocuklara, peygamberimizin böyle söylediğini bildirerek onları bu gerekçeyle dövün bakalım, o çocuğun kafasında nasıl bir peygamber tasavvuru oluşur? O çocuk böyle bir peygamberi nasıl sevecek? “Çocuk dövdüren bir peygamber” imajı sizin hoşunuza gidiyor mu?

 

Hem zorla namaz kılan çocuklar serbest kaldıklarında namaz kılmayacaklardır ve bu onları yalana, dolayısıyla münafıklığa sürükleyecektir. Zaten bu metod müslüman değil, ancak münafık yetiştiren bir metoddur ki, insanın doğasına da aykırıdır. Zorlama ve baskılar sadece küçükleri değil, büyükleri bile nifaka sürükler.

Demek ki, namaz kılmayan çocukları dövmeye izin veren bu rivayet hem islamın, hem de insanın doğasıyla bağdaşmamaktadır. Öyleyse Resulullah(sav) ile nasıl bağdaştırılabiliyor? El insaf doğrusu! Ben bu izahlarımla Resulullah(sav)ın namaz konusunda çocukların dövülmesine izin vermeyeceğini düşünerek, Resulullah hakkında en azından hüsn-ü zan besliyorum. Bir kimse hakkında – hele o kimse Allah’ın resulü ise – hüsn-ü zanda bulunmak güzel bir şey değil midir? Bir de yukarıdaki hadis konusunda yaptığım yorumları bu açıdan düşünün!

Buna rağmen hala Resulullah bunu söylemiştir diyerek din adına çocukları dövüyor ya da baskı uyguluyorsanız, ben de “Siz Resulullah(sav)ı tanımıyorsunuz” derim, başka ne diyeyim!

 

Hasıl-ı kelam, davet işi hassas bir iştir. Bizim kendi kusurlarımızdan dolayı insanları Allah’ın dininden soğutmaya hakkımızın olmadığını bilelim. Tıpkı bir esnaf mantığıyla hareket edelim. Hani, gerçekten esnaflık yapanlar müşteriyi ta kapının önünde karşılar ve kapıya kadar uğurlar. Müşteri ile ilgilenirken son derece kibar ve güzel cümlelerle onda satın alma duygularını tetikler, hatta isteksiz müşterilere bile bazen mal sattığı olur. Müşteri bir şey almadan çıksa bile en azından o güzel iltifatların etkisiyle oradan ayrılır. O etki bir başka sefere onu tekrar müşteri olarak dükkana getirir ve bu defa alışveriş yapar.

İşte böyle bir esnaf edasıyla Allah’ın malını! pazarlamaya çalışalım. Ama “Ne pahasına olursa olsun malı satmalıyım” diyerek fiyatı düşürmemek şartıyla!… Çünkü islam insanlara muhtaç değil, bilakis insanlar islama muhtaçtır. En azından bunu anlasınlar…

 

12 ARALIK 2014

HASAN EKER

 

ALINTIDIR