“Mardin Artuklu Üniversitesi Sosyoloji bölümünden Yard. Doç. Dr. Musa Öztürk ve araştırma görevlisi Mehmet Ali Demirdağ, Mardin Cezaevi'nde namus davası nedeniyle yatan 12 mahkûmla görüşerek anket yaptı. 'Namusunu kanla temizleyenler' isimli anketten çarpıcı sonuçlar çıktı.
Mahkûmların çoğu çevre baskısıyla cinayet işlediğini belirtirken, 'Pişman değiliz' dediler Mahkûmların ifadeleri şöyle:
Erkek, 28 yaşında: Öldürdüğüm akrabam şerefimizi beş paralık etmişti. Uyuşturucu bağımlısıydı. Amcam ve dayım beni ona karşı doldurdular. Ya öleceksin, ya öldüreceksin. Ben öldürmesem çevre onu bana yaptırır.
Annesinin kaçtığı adamı öldüren Y. (erkek): Pişman değilim, uzayda da olsa yine öldürürdüm. Namussuzluk devam ettikçe bu da sürecek. Devlet ne yaparsa yapsın bu iş önlenemez. İşlediğim suç diğer mahkûmlarca el üstünde tutuluyor.
Eniştesini ve ablasını öldüren W: Eniştem ablamın içeceğine ilaç atıp tecavüz etmiş, sonra evlenmişler. Eniştem sağda solda anlatıyormuş yaptığını. Bana öldürme dışında yol bırakmadılar.
Araştırmada ölen kişilerin tek yakının dahi katilden davacı olmadığı, katil aleyhine şahitlik yapmadığı ortaya çıktı. Yine araştırma sonucunda cinayet işleyen 12 mahkûmun 7'sinin kurbanı erkek 5'inin ise kadın.”
Görüldüğü gibi kanunun ve mahkemelerin “suçlu” gördüğü kişiler “vicdanen” bile olsalar kendilerini suçlu görmüyor. Aslında “meslek körlüğüne” kapılmamışlarsa hâkimlerin bile vicdanen altına imza attıkları karara inandıklarına kişisel olarak inanmıyorum. Zaten pek haksızca bir söz vardır, toplum içerisinde: “Kader Mahkûmu.” Onlar kaderin değil, yanlış kanunların ve yanlış sosyal ve siyasal düzenin mahkûmlarıdır.
İslami bir davadan örnek vereyim. Adana 7. Ağır Ceza Mahkemesi (2010 /64) gerekçeli karar: “Sanık telefonda sık sık ve art niyetle HÂKİMİYET ALLAH’ındır sözünü söylemiştir. Bu sözle sanık Demokratik-Laik Türkiye Cumhuriyeti devletine karşı olduğunu ifade etttiğinden Türk Milleti adına sanığa 6 yıl 3 ay ceza verilmesi uygun görülmiüştür.” Bu kararı Yargıtay’da onaylamıştır. “Hakimiyet Allah’ındır” sözünü sanık telefonda söylüyor. Velev ki açıkça söylüyor bu kişinin dinini açıklama hakkı yok mu? Türkiye’de mahkemeler “Niye insan olarak doğdun” sorusunu insanlara soruyor.
Gözlerimizin önünde olmadığı için cezaevlerindeki problemler dikkatimizi çekmiyor. İdareciler, insanları hayvan gibi kafeslere atınca rahatlıyorlar. Koskoca Adalet Bakanları, “taciz” suçlarında cezanın üst sınırını arttırmayı adalet zannediyor. Ha bir de cinsel tedavi uygulayacaklarmış… Göz yaşartıcı… Sadece beyana dayanarak insanları “sapık” ilan eden kanunlarda onun eseri. Ama feministler alkışlasın… Neyse konumuz bu değil…
İnsanları hayvanlar gibi içeriye atabilirsiniz ve ailelerini de “hayvanat bahçesi ziyaretçisi gibi” de görebilirsiniz. Ama unuttuğunuz bir şey var: Ne içerdekiler hayvan ne de ziyaretçileri… İçerdekiler için her an hürriyet ve hapislik gerilimi mevcut… Dışarıdakiler için hasret ve çaresizlik… Ana babasız çocuklar yarının yeni suçluları olmaya aday… Aileler parçalanıyor. İçerideki ölse kendine yeni bir düzen kuracak ama ölmemişte…
Ülkede 180.000 kişi hapiste… Aile sayısını ortalama 5 ile çarpacak olursak yaklaşıkj 800.000 kişi hapiste… Her yüz kişiden biri hapishanede yaşıyor… Bu 180.000 içerisinde namusunu korumak isteyenler, canını savunanlar, çaresizlikten suç işleyenler, sadece fikirlerinden dolayı içeride olanlar vs. var. İşin daha acısı17/25 Aralık darbe girişiminden sonra Erdoğan’ın açıklamaları. Japonya’ya giderken aynen şöyle demişti: “Hapishanelerde paralel devlet yüzünden haksız yere yatan birçok insan var. Biz en kısa zamanda yeniden yargılama kanununu çıkaracağız.” “Yeniden Yargılama” kararı 15 Temmuz darbesine rağmen yalan oldu. İdarecilerin verdikleri sözleri tutmamalarına ülke insanı alışık. Ya idarecinin hapishanelerde haksız yere yatan insanlar var demesi. İşte bu yenilir yutulur bir şey değil.
İstanbul’da deprem olacak mı? Onu bilmem ama çok kısa zamanda cezaevi merkezli bir deprem Türkiye’de olacak.
Türkiye bu gerilimi kaldıramayacak…

