Misafir Yazar

Misafir Yazar

Alıntı makaleler
fatihten@gmail.com

YİNE DAĞLARIN ARDINDAN, YİNE BURHAN PAZARLAMA’DAN

14 Ağustos 2017 - 00:09

O Zamanlarda Vapurların en eğlenceli tarafı seyyar satıcılardı. Vapur kalktıktan az sonra, akla hayale gelmeyecek şeyler satan seyyar satıcılar gösterilerine başlarlar, “Bu saati alıp gitmiyorsunuz, yanında bir adet tarak, bir adet dolmakalem, beş permatik, bir el feneri, dört adet kalem pil…” şeklinde uzayıp giden listeyi sayarlardı. Hiçbir zaman bir malı tek başına satmazlar, yanına mutlaka bir şeyler eklerler, böylece sattıkları malı cazip kılmaya çalışırlardı. Seyyar satıcılık mesleğinin zirvesi, duayeni, “baş seyyar satıcı” ise Burhan Pazarlama’ydı. Unutulacak bir karakter değildi. Sloganı “Yine dağların ardından, yine Burhan Pazarlama’dan” idi. Uçakta bile satış yaptığını iddia ediyor, satış yaparken araya ciddi ciddi reklam alıyordu. Burhan Pazarlama’nın sattığı belirli bir şey yoktu. Pahalı kol saatlerinden kantaron otuna, pilli bebekten bıçak takımına, İsveç çakısından kâfuruya, limon sıkacağından rendeye, çatal-bıçak setinden Paşabahçe bardak takımına, kırtasiye setinden kışlık yün çoraba kadar, her şeyi satıyordu. Asistanı vardı, asistanı satılacak paketleri hazırlarken, o, patatesi dantel gibi desenli kesen rendeyi tanıtmaya başlardı. Yaratıcı bir adamdı, hazırcevaptı. Yolcularla konuşur, ilgisiz görünmeye çalışanlara bulaşır, güzel kızlara iltifat eder, hatta asılırdı. İstanbul vapurlarına birkaç yıl binmiş ve Burhan Pazarlama’dan bir şey almamış yolcu çok azdı. Vapur yolcuları arasında bir fenomen, eğlenceli ve şaşırtıcı bir hikâyeydi. Hakkında, çok zengin olduğuna, artık otomobil sattığına, iflas ettiğine, bankerliğe başladığına dair, birbirini tutmayan söylentiler dolaşırdı. Burhan Pazarlama vapurların en eğlenceli parçasıydı.

80’li yıllarda sefere başlayan deniz otobüsü toplu taşıma hayatına şıklık getirdi. Çok süratliydi, klimalıydı, alt katında müzik, üst katında televizyon yayını yapılıyor, ayakta yolcu alınmıyordu. Şehir Hatları vapurlarının inanılmaz pislikteki tuvaletlerinin yanında, deniz otobüslerinin WC’leri çok konforluydu. Sıvı sabun, tuvalet kâğıdı bulunuyor, rezervuar düğmesine basılınca klozete ilaçlı su akıyordu. Büfesinde kâğıt bardakta içilen poşet çay ve neskafe, kutu kola, gazoz satılıyordu. Kırmızı ve mavi kumaş kaplı yumuşak koltukları vardı. Sisten fazla etkilenmiyordu, ama lodosta çok sallandığı için, kusma tehlikesine karşı görevliler yolculara poşet dağıtıyorlardı. Başlangıçta bir-iki iskelesi olan deniz otobüslerinin zamanla hem iskele, hem de otobüs sayıları arttı.

Günümüzde sayıları çok azalan ve yerlerini birer karıncayiyene benzeyen tuhaf minibüslerin aldığı, eski Amerikan arabalarından oluşan, genellikle koldan vitesli dolmuşlar, rahatsız olmakla beraber, yine de çok keyifli taşıtlardı. Her biri sekiz yolcu alırdı. Yekpare olan ön koltuğa, şoförün yanına iki kişi, arkaya iki sıraya üçer kişi otururdu. Bazı şoförler arabalarına çok düşkün olurlar, ayna gibi parlatırlarken, bazı arabaların orijinal parçaları yok denecek kadar azdı. Gösterge tablosunda hemen hiçbir ibre çalışmaz, mesafeler kilometre olarak değil, mil olarak ölçülürdü. Şimdi olduğu gibi, eskiden de alt sınıflar için pahalı taşıtlardı. Yeni türeyen semtlerde değil, Bostancı-Kadıköy, Kadıköy-Moda, Kadıköy-Üsküdar, Kadıköy-Şişli-Taksim, Yeşilköy-Taksim, Taksim-Nişantaşı gibi hatlarda çalışırlardı. Buralarda artık eski Amerikan arabaları değil, rengi sarı, konforlu, ama o eski yolculuk keyfini vermeyen dolmuşlar işliyor. On beş kişi alabilen ve çoğunlukla yeni oluşan kenar semtlerde

oturanları, şehrin merkezi semtlerine taşıyan minibüsler ise “yeni” İstanbul’un biricik taşıtı oldu.

Ayfer Tunç tan alıntıdır