Kaç gündür buradayım bilmiyorum. Bölük pörçük hatırladığım da yoğun bakım odasına alınmadan hemen önce koridorda bir ara gözlerimi açtığımdaki belleğimde kalan soluk bir fotoğraf. İsimlerini çıkaramadığım siluet halindeki birkaç kişi sedyemin kenarından tutmuşlar. Sonrası yok.
Buraya getirilmeden önce, Haznedar Ömür Hastahanesi’ne yetiştirmişler beni. Ora, gereken tıbbi müdahaleler için yeterli olmadığından aynı hızla Çapa diye de bilinen İstanbul Tıp Fakültesi Hastahanesi Acil bölümüne götürmüşler. 1994 senesinin Ocak ayındaydık. O yıllarda koca İstanbul’da yoğun bakım ünitesi olan birkaç hastaneden birisiydi burası.
Kaç gündür buradayım bilmiyorum. Zaman kavramını yitirmiş bir vaziyette yatıyorum. Verilen ilaçların etkisiyle mi, yoksa yediğim 11 kurşunun sebep olduğu aşırı kan kaybından takatsiz düştüğüm için midir bilmem sürekli uyuyorum uyanıyorum, dalıyorum ayılıyorum. Bu arada rüya mı, gerçek mi olduğunu ayırt edemediğim garip şekiller, gölgeler, yaratıklar dolanıyor etrafımda. Devamlı tuhaf sesler çıkan, çığlıklar atılan bilmediğim bir mekandayım. Adeta bitmeyen bir kabus gibi.
Gelir gelmez ameliyata almışlar beni ve vücudumdaki kurşunların boynumda olan bir tanesi hariç tümünü çıkarmışlar. Omuriliğime boyun kısmından saplanan bir kurşun sebebiyle bütün vücudum felç olmuş, boynuma bir korse takarak yoğun bakıma getirmişler.
35 gün kaldığım bu yoğun bakım servisi, getirilen birçok hasta ve yaralının akıbetleri farklı da olsa, son durakları gibiydi. Trafik kazasında yaralananı, yangında yananı, silahla vurulanı… her gün -24 saat boyunca- onlarca kişinin bir umutla sokulup ve çoğunun çok kısa bir süre sonra ölerek çıkarıldığı adeta sürekli ölüm kalım mücadeleleri yapılan bir savaş meydanıydı.
Yoğun bakıma alındıktan ne kadar sonraydı bilemiyorum ama bir gün nur yüzlü babamı başucumda gördüm. Arada bir eğilerek başımı mesh ediyor, kulağıma ne olduğunu bugün bile anlamadığım ama beni dirilten kelimeler fısıldıyordu. Dudakları dualarla kıpır kıpır olan annem, sanırım serum takılı elimin bilek kısmından tutmuş ama ben onun şefkat dolu sıcaklığını hissedemiyordum. Yüzüm hariç vücudumun hiçbir yerini hissetmediğim gibi kımıldayamıyordum da. O ilk gün ve o ilk birkaç dakika hiç bitmesin istedim lakin daha sonraları öğreneceğim üzere yoğun bakımda hastası olan ziyaretçilere kural gereği iki üç günde bir, o da birkaç dakika ancak müsaade ediliyormuş.
Yoğun bakımın her açılıp kapandığında beni irkilten demir bir kapısı var. Görmüyordum ama kovboy filmlerindeki barların kapısı gibi yaylı ve iki kanatlı olduğunu hayal ediyordum. Gece gündüz hiç bitmeyen hasta trafiğini haber verirdi bana. Sedyelerin o kapıya çarpmasıyla oluşan metalik bir “çangg… donggg” sesinden ya yeni bir hastanın geldiğini veya birinin daha morga kaldırıldığını anlardım.
Yoğun bakımda geçen günlerim uzadıkça orada olan bitenleri görmesem de anlamaya, çalışan personeli bir müddet sonra seslerinde ayırt edip tanımaya başladım. Yoğun bakımda hepsi can çekişen onlarca hastadan başka ortada dolaşan birkaç hemşire ve doktor vardı ve bunlar sürekli birilerine müdahalede bulunuyorlardı. İnlemeler, hırıltılar, can hıraş sesler, sayıklamalarla dolu bir ortamda daha güvenli olduğu düşünülen bir köşede yatıyorum. Daha güvenli dedim; çünkü, yoğun bakımın kapısında terörle mücadele polisleri benim için nöbet tutuyorlardı.
Bir de telefon vardı serviste… Bu telefon kapıya yakın bir yerde de orada bir masanın üstünde mi duruyor, yoksa duvara monte bir telefon mu bilemiyorum. Pek sık kullanılıyordu. Gece gündüz devamlı çalar ama görevliler genelde meşgul olduğundan pek bakılmazdı.
Yoğun bakım personeli içerisinde görev yapan Barbaros isminde bir doktor vardı. Çok çalışkan, işine önem veren, sorumluluklarına sadık, değişik birisiydi. O nöbetçiyken bir dakika boş durmaz, bütün hastaları tek tek kontrol eder, bir hastadan diğerine koşar dururdu. Onun nöbetinde bütün işler muntazam yapıldığı gibi, çalan telefonlara da mutlaka cevap verirdi.
-Alo, doktor Barbaros..
-Alo, doktor Barbaros..
Bitmek bilmeyen saatler günlere, günler haftalara dönüşürken, ben de yavaş yavaş sıhhatime kavuşuyordum. Hiç kımıldamadan yatmakla birlikte ilk günden itibaren şuurum açıktı. 11 kurşunla yaralanıp ardından çok ağır ameliyatlar geçirmiş olmam ve dolayısıyla verilen ilaçların tesiri ile belki günlerce kendime gelemedim. Fakat insan kendine gelir gelmez sevdiklerini arıyor. Artık o odanın dışı ile irtibat kurmak, orada bulunduğunu bildiği sevdiklerine kavuşmak için çırpınıyor. Hele ki, ben ecel meydanının bir köşesine kıvrılmış yatarken herkesten daha çok bunu arzu ediyordum.
Ülküdaşlarımdan filanca gelmiş kapıda bekliyormuş, arkadaşlardan falanca gelmiş, selam bırakmış gibi dışarıdan sözlü haber veya yazılı bir not aldığımda o kadar mutlu oluyordum ki, uyanık zamanlarımın en büyük tesellisi bunlar oluyordu. Dışarıdaki beni soran soruşturan, kollayan gözetleyen adeta nöbetimi tutan bu dava arkadaşlarımdan güç alıyordum.
Sanırım günlerden Cuma idi. Doktor Barbaros o sabah yine nöbetteydi. Yoğun bakımda dört dönüyor, hastalarla bizzat ilgilenip gerekli müdahaleleri yaptığı gibi, yanındaki hemşirelere de emirler yağdırıyordu.
-Ona kalp masajı yapın çabuk!
-Bu serumu değiştirin hemen!
Öğleye doğruydu. Telefon çalmaya başladı. Bir başka köşede olduğunu bildiğim halde doktor hemen telefona yetişerek cevap verdi:
-Alo, doktor Barbaros!
Kısa bir sessizlikten sonra, doktor bir hastanın durumu ile ilgili bilgiler vermeye başladı. Garip ama bu bilgiler bana sanki benimle ilgili gibi geldi. Birkaç saniye sonra da doktor Barbaros başucumda belirdi.
-Bünyamin… Alpaslan Türkeş telefonda… Durumunu sordu. Ona sağlığınla ilgili gelişmeleri anlatarak bilgi verdim. Sana çok selamı var, geçmiş olsun dileklerini iletiyor ve bir isteği var mı diye soruyor. Kendisine ne söylememi istersiniz?
Şoke olmuştum. Gönlüme binlerce minnet duygusu hücum etmişti. Heyecandan ne diyeceğimi bilemedim. O telefona kadar gidip bizzat konuşmayı çok istedim.
-Çok selam söyleyin, ellerinden öpüyorum, diye bildim sadece, aklıma başka da bir şey gelmemişti zaten.
O an ne kadar duygulandığımı tarif edemem. Bugün bile bu hatıram aklıma geldiğinde aynı anları yeniden yaşarım. Bu kısa telefon araması beni hayata bağlayan çok güçlü bir manevi destek olmuştu. Alpaslan Türkeş in fikirlerini benimseyen bir insan olarak, onun liderliğinin de büyüklüğünü gösteren bu hatıramı bugün paylaşmakla günümüzde sık sık yaşanan vefasızlıklara dikkat de çekmek istedim. Başbuğum Alpaslan Türkeş’e bu vesileyle Allahtan rahmet diliyorum. Emanetlerinin her şeye rağmen bekçisi olmaya devam edeceğiz.
Gazimiz Bünyamin Çiftçi'nin anısı..jpg)
