Kentin Tozu 27 Ocak 2017
Cihan Uzunçarşılı Baysal
Zygmunt Bauman ile İnsanlığın Krizi ve Arka Planı
Yakınlarda vefat eden çağımızın ünlü sosyologu Zygmunt Bauman'ın ölümünden bir süre önce 23.06.2016’da Al Jazeera'ya verdiği mülakatı yayınlıyoruz.
Al Jazeera soruyor, Bauman yanıtlıyor: '' İnsanlığın Krizi ve Arka Planı'' :
https://www.youtube.com/watch?v=EG63MkQb1r4
SPİKER: Akışkan Korku adlı kitabınızda, her dakika başımıza gelebilecek beklenmedik tehlikeler altında bugün nasıl daimi bir kaygı içinde yaşadığımızı anlatıyorsunuz. Neden?
Z. BAUMAN: Akışkan korku, bizim kendi bahçemize akan korku demektir; bir yerde durmayan ancak yayılmış. Bildiğiniz ve aşina olduğunuz belirli somut korkudan farklı olarak, akışkan korkunun sorunu, nerden darbe vuracağını bilmemenizdir.
Bir mayın tarlası üzerinde yürüyor gibiyiz; bu benim meşhur metaforum . Tarlanın patlayıcılarla dolu olduğunu biliyoruz ancak nerede bir patlama olacağını da, bunun ne zaman olacağını da bilemiyoruz. Etrafımızda, umut ve beklentilerimizi koşabileceğimiz, bel bağlayabileceğimiz sağlam yapılar da yok. Çoğu kez, en güçlü iktidarlar bile verdikleri sözleri yerine getirmiyorlar. Bunu yapabilecek yeterli güçleri yok.
Sizin işiniz, en itibarlı ve görünüşe göre çok zengin bir şirkette bile, yarın sabah birden bire ortadan kalkabilir. Uykuya yatarsınız ve işsizliğe uyanabilirsiniz. İnsanlar arasındaki ortaklıklar ise bu kadar kırılgan değildir. ‘’Ölüm bizi ayırana kadar’’ da değildir ama bir sonraki bildirime kadardır. Ve iki kişi benzer bir mevki içinde bir arada yer alıyorlarsa, burada birbirlerinden memnun oldukları için bir arada olduklarını bilirler. Şimdi, bunu bildiklerinde de devamlı bir korku içinde yaşarlar: Ya en önce diğeri ortaklığı terke karar verir de ilk bildirimi o yaparsa, ne olacak kaygısı.
Dolayısıyla, insan yaşamının her düzeyinde aynı durumla karşı karşıyasınız: Belirsizlik! Geleceği tahmin etmenin imkansızlığı. Ve, uzun süre, çok dikkatlice, çok titiz, enine boyuna tartıp karara vardıktan sonra bile, geriye dönük baktığınızda, doğru kararı mı yoksa yanlış kararı mı verdiğinizden hala emin olamazsınız.
S: Ancak bu daha öncesinden çok farklı değil ki! Bu durum sadece bugünle mi sınırlı? Durum daha önceden de böyle değil miydi? Geçmişte de ‘belirsizlik’ durumu vardı.
ZB: İnsanlık dünya üzerinde var oldukça, elbette tehlikeler de bizimle, atalarımızla birlikteydi. Ama bu farklı bir öyküdür. Ortaçağlarda, ormanlarda kurtlar vardı; dolayısıyla, çocukları oraya gitmekten korumak için evde tutarlardı: ‘’ Ormana bir başına gitme, tehlike var!’’. Şimdi bunlar tehlikeler.
Büyük Alman sosyoloğu Ulrich Beck’in ‘’Riskler Toplumu’’ diye adlandırdığı durumdayız. En iyi yönünden, risklerin felaket olasılıklarını hesaplayabiliyoruz demektir; Ancak, ‘’olasılık’’ sözcüğü, bildiğin üzere, çok puslu bir ifade. Olasılık, %90 olabilir ama sen burada hala %10’un içinde bulunabilirsin, veya tam tersi; sadece %10 olasılık vardır ama sen bu %10’un içine saplanıp kalmışsındır. Ben bu durumu aslında tek bir sözcük ile açıklıyorum, devamlı bir ‘’belirsizlik’’ durumu ve bugün bizi korkutan da budur.
S: Bu durum, şunun nedenini açıklamaya yardımcı oluyor mu? ABD’den Donald Trump gibi kimi siyasilerin mesela, neden popüler olduklarını açıklamaya yardımcı oluyor mu; çünkü bu ‘belirsizlik’ durumuna karşı yanıtları, kesin yanıtları olduğunu iddia etmekteler?
ZB: Öz biçimde açıklarsak, var olmadıklarında, insan yaşamını tasavvur edemeyeceğimiz 2 tane hayati önem taşıyan değer vardır: Bir tanesi emniyet; emniyetin ölçütü, kendini emniyette hissetmek. Diğeri, özgürlük; kendini ifade etmek, gerçekten yapmak istediğini yapabilme özgürlüğü falan filan. Bunların ikisine de gerek vardır. Özgürlük olmadan emniyet kölelik demektir. Emniyet olmadan özgürlük ise kaybolduğunuz, yüz üstü bırakıldığınız, ne yapacağınızı bilemediğiniz tam bir kaostur. Bu nedenle, birinin veya diğerinin ayarına ihtiyacınız vardır.
Büyükbabalarımız veya büyük büyükbabalarımızın olduklarından çok daha fazla, inanılmaz derecede özgürüz; ancak, bunun bedelini ödedik. Şimdi emniyet için trampa ediyoruz. Emniyetin önemli bir kısmından feragat edilmişti. Şimdi gözlemlediğimiz ‘’Sarkacın dönmesi’’ diye adlandırdığım durumdur. İnsanlar kendilerini huzursuz, kaybolmuş hissetmekteler ve kendilerinden emin biçimde kuşku duymadan hareket edebilmekten aciz hissetmekteler. Bugün olanlar bence sarkacın dönüşü ve diğerlerinin yanı sıra Donald Trump’dır.
Donald Trump spot ışıklarında, ilgi odağında çünkü , kim bilebilir ki, belki de ‘’Büyük ‘’! ABD’nin gelecekteki Cumhurbaşkanıdır. Ama gördüğünüz üzere, bu eğilim esas itibariyle, sadece ABD’de değil tüm diğer ülkelerde de var. Güçlü adamlar , ‘‘İktidarı bana verin ve ben sizin geleceğinizin sorumluluğunu üstleneceğim’’ diyecek cesaret, hırs ve cürete sahip adamlar düzenine dönmeyi, insanlar giderek daha çok hayal etmekteler. Bunlar da tam olarak Donald Trump’ın söylediği şeyler. Ve bunlar gibi pek çok insan var. Bu çeşit vaatler yapmanın siyasi kazancı çok fazla: ‘‘Bakın, demokrasi bu sınavı geçemedi, demokrasi güçsüz, demokrasi çözüm üretmiyor, demokrasi söylemde güçlü ama fiiliyatta değil. Ama bana güvenin ve ben bu durumu düzeltirim’’! ‘’Amerika yeniden büyük olacak’’ veya Fransa’da Marie Le Pen ‘’Fransa yeniden büyük olacak’’! ‘’Büyük güç ve biz bu gücün parçalanmasına veya azaltılmasına izin vermeyeceğiz’’. Bu, işin bir yönü. Sorunun bir yanıtı. Bugün, büyükbabalarımızın karşısında savaştıkları güçlü adam, güçlü iktidara gereksinim var. Onlar totaliteryanizmden korkmaktaydılar. Senin gibi genç insanlar totaliteryanizmin ne olduğunu unuttular. Okul kitaplarını okurken öğrendiniz ancak sizler bunu yaşamadınız. Ben deneyimledim.İki tanesini yaşadım!
Bununla birlikte, sorunun diğer yanıtı, büyüyen Gayri Safi Milli Hasıla içinde, iktisadi gelişme içinde ve bunlar gibi şeylerde. Burada her zaman kazanan insanlar ve kaybeden insanlar vardır. Sosyal güvenlik ağlarının yok edilmesi, özellikle, toplumsal hiyerarşinin alt basamaklarında, yoksulluk içinde ya da yoksulluğa yakın yaşayanlar veya prekarya olarak adlandırılan insanlar tarafından kuvvetle hissedildi.Orta sınıftaki insanlar şu anda kendilerini güvenceye almışlar ve iyi durumdalar. Ancak, bunun uzun süremeyeceğinden ve herhangi bir anda toplumsal mevkilerini kaybedebileceklerinden de aşırı derecede korkmaktalar. Bu nedenle, böyle bir fenomen, belki de bir çeşit sihirbaz, çok güçlü bir adam, yani siyaseten doğruculuk tarafından kısıtlanmayacak ve herkesin aklından geçirip de kamuoyu önünde belirtmeye cesaret edemediklerini söyleyecek biri! Belki de O, bir mucize gerçekleştirebilir. Bu çeşit hayaller kurmak, böyle hayallere kapılmak kuşkusuz boşa zaman harcamadır; ancak şu anki koşullarda da anlaşılabilir bir durum.
S: Mülakatlarınızın birinde belirttiğiniz şeylerden birisi, diğer insanların başlarına gelen insanlık trajedilerinin Yahudi halkının katlandığı trajedileri çok fazla aştığını düşündüğünüzdü. Bahsettiğiniz insanlık trajedileri nelerdir?
ZB: Aslında, trajedi darlığımız hiç yok. Kısmen bizim büyük büyük suçumuzdan dolayı bakın neler oluyor. Aptal politikamızla istikrarsızlaştırdığımız ve insanların hayatlarını nispeten düzenli yürütmeleri için, rutin işler için gerekli olan normal kurumları kaldırdığımız yeryüzünde bakın neler oluyor. Arap dünyasında neler olduğuna bakın; Yemen, Suriye, Libya ve şimdi neler oluyor. Zaten onlarca yıl Avrupa üzerinde her zaman bir baskı vardı; çünkü, mesela, Afrika’da yaşamanın ve Avrupa’da yaşamanın düzeyleri arasında esaslı farklar bulunmaktaydı. İktisadi göçmenler olarak adlandırılanların baskısı.
Ve bakın şimdi tekrar yeni bir dalga var ve bu nedenle kapılarını çaldıkları Avrupa bu kadar gergin şekilde tepki veriyor. Bunun psikolojik bir açıklaması olduğunu düşünüyorum. Şimdi şöyle, gelen bu insanlar, su ve ekmekten yoksun aç halklardan mülteciler değiller. Onlar, dün evleriyle iftihar eden insanlardı; toplum içindeki mevkileriyle iftihar eden insanlardı, çoğunlukla çok iyi eğitimli ve çok iyi durumda falan böyle insanlardı. Ancak onlar şimdi mülteciler. Evlerini kaybetmişler, toplumdaki mevkilerini kaybetmişler, hayatları boyunca çalışarak elde ettikleri her şeylerini kaybetmişler. Ve buraya geliyorlar. Ve burada kimlerle karşılaşıyorlar? Daha önce bahsettiğim prekarya ile. Kabuslarımız var. Çok iyi bir sosyal mevkiim var; ona bağlı kalmak ve devam etmek istiyorum ama ya yarın şirketimin artık var olmadığını öğrenirsem ne olacak? Ya da hizmetlerime artık ihtiyaç duyulmadığını? Dolayısıyla, zaten korkuyoruz. Prekarya kaygıyla, korkuyla yaşamakta. Prekaryayı tanımlayan en önemli belirteç budur. Prekarya, Fransızcadaki ‘’prekarite’’ sözcüğünden gelir. Laçka bir tercümede, prekarite, ‘hareket eden kumlar üzerinde yürümek’, demektir. Ayaklarının altında sabit bir zemin olmamasıdır. Ve biz bu korkuyu, mantıken, şöyle bir olguya atfediyoruz: Siber uzamda bir yerde, kendi kontrolümüz şöyle dursun, hükümetimizin kontrolü dışında, küresel diye adlandırdığımız kuvvetler var; küresel güçler. İstedikleri her şeyi yapabilir, her hangi bir zamanda aniden vurabilirler. İşini kaybetme tehdidi altında yaşıyorsan, bu da küreselleşme sürecindendir. Ve böyle düşünmekte biraz hakikat payı da vardır. Böyle bir şey demek aptallık değildir. Ve şimdi bu insanlar, mesela, Suriye’den Libya’dan geliyorlar ve kötü haberler getiriyorlar. Uzak ülkelerden buraya, arka bahçemize, bu tehditleri getiriyorlar. Onlar birdenbire yanı başımızda beliriyorlar; arkamızı dönemiyoruz; yüzümüzü çeviremiyoruz. Onlar çok göze batıyorlar; ortalıkla çok fazlalar; varlıklarını es geçemeyiz. Ve onlar tüm korkularımıza işaret ediyorlar, cismanileştiriyorlar. Dün, geride bıraktıkları ülkelerinde, bugün bizim burada olduğumuz gibi, çok güçlüydüler. Ama bak bugün ne oldu? Evsizler, dileniyorlar, var olma / yaşam olanaklarından yoksunlar.
Kanımca, şok daha yeni başlıyor. Yeni durumu hazmedecek hale gelmekten, bu yeni duruma uyum sağlamaktan çok uzağız. Misafirperverlik olanakları sınırsız değildir. Ve onların, ıstıraplarına ve reddedilmelerine katlanma gücü de sınırsız değildir. Dolayısıyla, empati denen şeyi yerine getirmek… Fakat; ve ne yazık ki kocaman bir ‘’fakat’’ diyeceğiz. Bu başımızdan geçmekte olan süreçte, hiçbir kestirme çözüm, ivedi çözüm yoktur. Diyalog, uzun, uzun bir süreçtir. Anlaşmaya varmak belli bir zaman alır; bütün bir nesil belki de bir nesilden daha uzun süre. Bu nedenle, gelmekte olan çok zor bir zamana kendimizi alıştırmalıyız. Geçen seneki bu göç dalgası en sonuncusu değildi. Giderek daha çok sayıda insan sadece bunu yapmak için, göç için bekliyor. Dolayısıyla, şunu anlamanız gerekiyor: Durum budur! Haydi bir araya gelelim ve bir çözüm bulalım.
S: Çok- kültürlülük bir işe yarayabilir mi? Bir zaman şu sözleriniz alıntılanmıştı, şöyle diyordunuz, ‘’Büyük kentlerde, etnik, dini grupların hiçbiri kültürel asimilasyon niyetinde değildir ve her grup kendi kültürel kimliğinin tanınmasını talep eder’’ ama çok-kültürlülük çok zor.
ZB: Şahsen ‘çok- kültürlülük’ terimini kabul etmiyorum. ‘’Hepimiz çok- kültürlü ortamların içine atılmışız’’, demek çok çok daha fazla isabetli ve meselenin özüne çok daha yönelik. Çok- kültürlü olan ortamdır; çok-kültürlülük politikası ise fazla bir anlam ifade etmiyor.
Bunun bir veçhesi bir sonucu, bildiğiniz üzere, bugün hepimiz Facebook, twitter ve genel olarak bilgisayarlara erişim ile silahlanmış durumdayız. Dolayısıyla, yaşamlarımızı da çevirimiçi kısım ve çevirimdışı kısım olarak bölmekteyiz. Çevirimdışı denince, sokakta yürümek, dükkanınıza gitmek, işyerinize gitmek gibi şeyler ve yabancıları görmekten kaçınamazsınız. Onlar orada sizi bekliyor olacaklar. Onların mevcudiyetleriyle baş etmek için bir beceri geliştirmeniz gerekir. Şansımıza, hayatın çevirimiçi kısmı var ve tüm incelemeler ve sosyal araştırmalar gösteriyor ki, kullanıcıların çoğu, bilgisayarlarını, farklı, yeni alternatif yaşam biçimleri öğrenmek anlamak ve onlardan bir şey kapmak gibi şeyler için kullanmıyorlar, aksine, kendilerine ‘’ rahatlık / konfor alanı’’ yaratmak üzere, bunlarla, ötekilerle irtibatı kesmek için kullanıyorlar. Orada hiç yabancı yok. Eğer birisi, şahsen sevmediğim fikirleri telaffuz ederse, onu kendi ağımdan kolayca dışarı atıyorum ve sadece her sözümü alkışlayan insanların arasındayım. Bu çok memnuniyet verici ancak çok tehlikeli çünkü çevirimdışı dünyada, bu çok-kültürlülük durumunda bize mutlaka gereken becerileri unutuyoruz. Hepimiz birlikte kenetlenmişiz ancak tehlike şu ki kozmopolit bilinç geliştirmeye daha başlamadık bile. Bu da, sadece ve doğrudan kendi civarımız ve çevremiz üzerinden düşünmemizle olmuyor ; fakat, aynı zamanda, içinde yaşadığımız şartları tayin eden eden küresel bağlantıları anlamamız da demek oluyor.
S: Öyleyse bu sadece zaman alıcı bir şey midir? Yani, insanların birbirlerine karşılıklı bağımlılıkları fikrine alışmamızın gerekliliği; ve yan yana yaşayabiliriz ve bizden çok farklı olsalar da komşularımıza bağımlı olabiliriz. Bu neden istenildiği gibi olmuyor?
ZB: Ah! ‘’Neden istenildiği gibi olmuyor?’’! Bu çok güzel bir soru; ancak, insanların aralarındaki bölünmeler ve aralarındaki çatışmalar, insanlık kadar eskidir. Entegrasyon ve bölünme süreçlerinin her zaman birbirlerine karıştığı oldu. Ancak, ilk kez, öyle bir durum içindeyiz ki, entegrasyon yolunda atacağımız bir sonraki adımı, bölünme olmadan atmamız gerekiyor. Bölünme her zaman, birleştirici/ entegre edici çabanın vasıtası, yol gösterici stratejisi oldu. İnsanları birleştirmek istiyorsan, ortak düşmanlarını işaret etmen gerekiyordu. ortak öteki, yabancı, bize karşı olan. Gözetlememiz gereken, uyanık olmamız ve kendimizi korumamız gereken. Fakat, bundan sonraki adım zaten kosmopolit bir durum içinde olan insanlara yönelik ve bu da tüm insanlık demektir. Bu durumda, karşısında bir araya geleceğimiz bir düşman kalmıyor. Bu, şimdiye kadar test edilmemiş, denenmemiş yeni bir durum. Bu nedenle de içinde bulunduğumuz anı, bir yönüyle bu kadar dehşet verici, bir yönüyle de bu kadar heyecan verici yapan budur. Çok büyüleyici.
Belki duymuşsundur, Çinlilerin bir atasözü var fakat bir küfür, Çin küfürü. ‘’Dilerim enteresan zamanlarda yaşarsın’’ Ve zamanımızda, bu küfür oldukça gerçek. Ancak, halihazırda söylediğim üzere, kısa vadede karamsarım. Uzun, uzun bir yolun başındayız. Ama, İsrail-Filistin çatışmasının geleceği haricinde, bir bütün olarak uzun vadede ben iyimserim.
S: Genç insanların şu anda yaşamakta oldukları belirsiz zamanı ve kaygılı zamanı göz önüne aldığınızda, gelmekte olan dönemde, gelecekte değil de yaşadığınız devirde yaşamış olmaktan memnun musunuz?
ZB: Büyük Alman şairi Wolfgang Goethe’yi hatırladım, romantik bir şair. Kendisine de benzer bir soru sorulmuş; mutlu bir hayatı oldu mu; hayatı üzerine ne düşündüğü. Ve cevabı: ‘’Evet, çok çok mutlu bir hayatım oldu’’ olmuş. Ancak sonra hemen eklemiş ‘’Fakat’’ ‘’bir tek mutlu hafta hatırlamıyorum’’. Ve bu çağdaş felsefeye aykırı. Bu bize bir uyarı çünkü mutluluğu, kesintisiz ve daha iyi ve daha iyi keyifler/ hazlar dizisi olarak düşündürtecek şekilde ve pazarlama, reklamcılık, her daim yeni ayartmalar, baştan çıkartmalar bu gibi şeylerle, her daim yeni bir moda ile yetiştirildik. Ve Goethe’nin tavsiyesine gelirsek, O sadece büyük bir şair değil aynı zamanda çok çok bilge bir insandı. Ona göre mutluluk, mutsuzluğu, zorlukları alt etmek içindir. Şiirlerinin birinde, en kötü kabusun bir dizi uzun uzun güneşli günler olduğunu söyler. Bunun ürünü mutluluk değil sıkıntıdır, heyecan yokluğudur, takip edilecek, uğruna savaşılacak amaç yokluğudur ve bu gibi şeylerdir. Goethe’nin dedikleri gençler için bir uyarıydı. Hayatınızı, hoşa giden öğelerin sonsuz konteynerinden toplanmış hediyeler yığını olarak düşünmeyiniz. Hayatınızı uzun, uzun bir mücadele olarak düşününüz. Uzun, uzun mücadele, bir zorluğu yenersiniz bir başkası gelir; yan etkileri çoğu kez hoşa gitmez. Dolayısıyla, halihazırda üçüncü kez tekrarlıyorum, bu da beni kısa dönemde karamsar, uzun dönemde iyimser yapan şeydir.
